Kasabanın ilk doğduğu ve büyüdüğü dönemlerinde yaşamış olan bu iki ciddi ve enerjik adam tarafından atılan tohumlarımızın üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, her zaman büyük saygı görmüş olan şerefli geçmişimiz, günümüze kadar hiçbir aile üyemiz tarafından lekelenmemiştir; ancak ilk iki kuşaktan sonra akılda kalıcı herhangi bir iş yapan ya da insanların hafızalarına kazınacak kadar büyük bir olaya sebebiyet verebilecek neredeyse hiçbir aile üyemiz de olmamıştır. Yavaş yavaş, zaman ilerledikçe sokakların orasında ya da burasında duran, yeni biriken topraklar yüzünden saçaklarının yarısına kadar gömülen eski evler gibi, atalarım da neredeyse gözden kaybolmuşlardır. Babadan oğula süregelen bir gelenek olarak yüz yıldan fazla süredir denizlere açılmışlardı. Her nesilde güvertesinden ayrılıp çiftliğine geri dönen ak saçlı bir kaptanın arkasından, on dört yaşındaki oğlunun kalıtsal olarak tuzlu sularla ve sayısız fırtınalarla boğuşmuş, büyükbabalarından miras kalan gemilerinin güvertesinde babalarından devraldığı kaptanlık görevini yerine getirdiği gözlemleniyordu. İşte bu çocuk da zaman içerisinde güvertede geçirdiği zorlu mücadelelerinin ardından, kaptanlık kamarasına geçerek fırtınalı bir erkeklik dönemi geçiriyor, dünyayı dolaşarak yolculuklarını tamamlayıp yaşlandıktan sonra da tıpkı ataları gibi, ölmek için küllerin küllere, toprağın toprağa karışacağı kendi topraklarına geri dönüyordu. Bir ailenin uzun yıllara dayanan geçmişinin olduğu, doğduğu ve öleceği belli bir yer arasındaki bağlantısı, onunla çevresindeki manzara ya da ahlaki koşulların cazibesini asla bozamayacağı bir bağ yaratır. Bu sevgi değil, tamamen bir içgüdüdür. Yeni bölge sakinleri, daha doğrusu kendisi, babası ya da büyükbabası yabancı bir ülkeden gelmiş ve buraya yerleşmiş birisinin kendisini Salemli olarak adlandırmaya hakkı yoktur; çünkü böyle birisi, tıpkı bir istiridyenin kayalara yapışması gibi, nesillerdir buraya tutunmuş olan, neredeyse üçüncü yüzyılını dolduran eski bir yerleşimcinin azim duygusundan yoksundur. Bu toprakların yerlisi olan birisi; eski ahşap evlerinden, çamurlu ve tozlu çevresinden, ölü toprağı serpilmiş gibi soğukluğundan, neşesiz ve soğuk doğu rüzgârından ve ondan çok daha soğuk olan sosyal ortamından asla yakınmaz; onun açısından tüm bunların, her ne olursa olsun gördüğü ya da hayal edebileceği hiçbir kusurun bir önemi yoktur. Bu kişi için doğduğu ve hayatını geçirdiği bu yer sanki dünyanın cennetten bir köşesiymiş gibi onu güçlü bir şekilde büyülemektedir. İşte bu yüzden, benim durumum da öyleydi. Salem’e yerleşmemin neredeyse kaderim olduğunu hissetmiştim; her yerli ailenin bir temsilcisi mezarına konduğunda, bir diğerinin ana caddelerde onun yerine dolaşma görevini devraldığı, bana tamamen aşina olan bu eski kasabamda ömrümün son günlerini yaşamak istiyorsam bunu yapmam gerekiyordu. Bununla birlikte, bu bahsettiğim duygu, sağlıksız bir hâle gelen bağın da sonunda kesilmesi gerektiğinin bir kanıtıdır. İnsan doğası gereği, aynı yıpranmış toprağa çok uzun bir dizi nesil boyunca ekilir ve yeniden ekilirse, bir patatesten daha fazla gelişmeyecektir. Çocuklarım farklı topraklarda doğmuştu ve onların kaderlerini kontrolüm dâhilinde tutabildiğim sürece de köklerini yeni topraklara salacaklardı.
Eski Papaz Evi’nden çıktıktan sonra, başka bir yere gitmek yerine beni yeniden kasabanın içine, bu tuğladan yapılma eski Sam Amca’nın binasına getiren asıl neden, yine doğduğum bu kasabaya duyduğum garip, saçma ve körü körüne bağlanma duygusuydu. Kıyametim çok yakınımdaydı. Bu, sonuç olarak sürekli gitmeye niyetlenerek sonrasında tıpkı sahte bir yarım kuruş gibi geri dönüşümün ya da sanki Salem benim için evrenin kaçınılmaz merkeziymiş gibi düşünmemin ne ilk ne de ikinci seferiydi. Böylece, güzel bir sabah, cebimde başkanın inisiyatifiyle imzalanmış (Başkan James Polk, Hawthorne’u memur olarak atadı) atama belgesiyle merdivenlerden çıktım ve Gümrük Dairesi müdürü olarak bana verilmiş olan ağır sorumluluğumda yardımcı olacak beyefendilere takdim edildim.
Amerika Birleşik Devletleri’nin sivil ya da askerî, hatta ve hatta herhangi bir kamu görevlisinin emri altında benimkiler kadar ataerkil bir gaziler topluluğunun olduğunu hiç sanmıyordum. Onlara baktığım anda, kasabanın en eski yerleşimcilerinin görünüşünün nasıl olduğu zihnimde tam olarak oturmuştu. Bu dönemden yirmi yıl önce, Tahsildarın bağımsız pozisyonu Salem Gümrük Dairesini siyasi zaferin girdaplarından uzak tutmuş ve bu da görev süresinin genel olarak çok kırılgan olmasını sağlamıştır. Bir asker; New England’ın en seçkin askerî, cesur hizmetlerinin kaidesinde dimdik duruyordu ve bu tahsildar, makamını görev yaptığı ardışık idarelerin bilgece liberalizminin ona verdiği güvencesiyle, birçok tehlikeli ve sarsıntılı dönemlerde astlarının da güvencesi olmuştu. General Miller aşırı derecede muhafazakârdı; kendine aşina olan yüzlere güçlü bir şekilde bağlanan ve değişikliklerin tartışılmaz bir iyileşme getirdiğini görmesine rağmen, iyiliksever karakterinin kendisi üzerinde fazlasıyla etkisi olduğu için değişimleri çok zor kabullenen bir adamdı. İşte bu nedenlerle, bölümümün sorumluluğunu üstlendiğimde neredeyse hepsi yaşlı olan adamlarla çalışmak zorunda kaldım. Onların çoğu, genellikle azgın denizlerle mücadele etmiş ve hayatın fırtınalı patlamalarına karşı sağlam bir şekilde ayakta durmayı başararak nihayetinde sessiz bir köşeye sürüklenen eski kaptanlardı; başkanlık seçimlerinin dönemsel sarsıntıları dışında, onları rahatsız edecek çok az şeyle birlikte, burada hepsi yaşam sürelerini biraz daha uzatacak yeni bir kira sözleşmesi imzalamışlardı. Hepsi birbirinden yaşlı ve düşkünlük açısından belli hastalıklara sahip olmalarına rağmen, belli ki sığınmış oldukları bu rıhtımın, ölümü onlardan uzak tutan bir tılsımı vardı. Gördüklerim arasında, iki ya da üçünün gut ve romatizmalı hastalıkları vardı, hatta bazılarının yılın büyük bir bölümünde Gümrük Dairesinde görünebileceğini bile hiç sanmıyordum; ancak boğuk geçen bir kışın ardından, mayıs veya haziran ayının sıcak güneşi ışığını almaya başladıklarında, hepsi tembelce görev dedikleri şeyi yapmak için dışarı çıkarak, kendilerini eğlendiriyorlar ve rahatlıkla istedikleri zaman yataklarına çekiliyorlardı. Bu noktada, cumhuriyetin bu saygıdeğer hizmetkârlarının birden fazlasının resmî olarak memuriyet hayatlarını kısalttığım suçlamalarını kabul edebilirim. Benim görev aldığım dönemde, gerçekten buna yürekten de inandığım üzere, sanki tek yaşam amaçları ülkelerine tüm gayretleriyle hizmet etmek olan bu saygıdeğer adamların zorlu işlerden geri çekilmelerine ve dinlenmelerine izin verilmişti ve bu yaşlı adamların bazıları kısa bir süre çok daha iyi bir dünyaya göç etmişlerdi. Müdahalem sayesinde, elbette her Gümrük Dairesi memurunun gerçekleştirmesi gereken şeytani ve yozlaşmış uygulamalarından tövbe etmeleri için yeteri kadar zaman tanınmış olması, benim açımdan da dindar bir teselli olmuştu. Gümrük Dairesinin ne önü ne de arka girişi, cennete giden yola açılmazdı.
Memurlarımın büyük bir kısmı Whigs idi. Saygıdeğer birliktelikleri açısından, amirlerinin bir politikacı olmaması ve prensipte sadık bir demokrat olmasına rağmen, makamını siyasi hizmetlere herhangi bir atıfta bulunmadan elde etmiş olması, bir avantajdı. Aksi takdirde; Gümrük Dairesine adım atmasından en fazla bir ay sonra, tıpkı bir cehennem meleği gibi, aktif bir politikacı bu etkili göreve yerleştirilmiş olsaydı, Whig tahsildarın uygulamalarına kafa tutarak hastalık ve yaşlılıktan dolayı görevlerini tam olarak yerine getiremeyen bu adamlara, memuriyet hayatlarının son nefesini verdirmiş olurdu. Bu tür konularda alışılageldiği üzere, bir siyasetçi için bu beyaz kafaların her birini giyotin bıçağının altına yatırmak mutlak bir görev olarak görülebilirdi. Bulunduğum koşullarda da, bu yaşlı dostlarımın onlara karşı böyle bir hamlede bulunmamdan korktuklarını yeterince açık bir şekilde fark edebiliyordum. Atlatmış oldukları yarım asırlık fırtınaların oluşturduğu kırışmış yanaklarının, benim gibi zararsız birisini gördükleri anda kül gibi solgunlaşmasını görmek, göreve başladığımı öğrendikten sonra onların yaşamış olduğu korkuyu izlemek, benim açımdan hem acı verici hem de eğlendiriciydi. Uzun zaman önce başkalarına seslerini duyurmak için bir mikrofon gibi ağızlarına dayadıkları huniyle Boreas’ı18 bile korkutmaya yetecek kadar gür sesleriyle bağırmayı âdet edinmiş olan bu insanların sesleri benim önümde birden titremeye başlıyordu. Bu mükemmel yaşlı insanlar, tüm yerleşik kurallara göre -ki bazıları artık ellerinden iş gelmediğinin ve verimsiz olduklarının farkındaydı- ortak amacımıza hizmet edebilmemiz için yerlerini, siyasette daha Ortodoks ve kendilerinden tamamen daha zinde ve genç erkeklere bırakmaları gerektiğini biliyorlardı. Bunu elbette ben de gayet iyi biliyordum ama yüreğim bunu onlara söylemeye el vermiyordu. Bu yüzden de zararını görevime duyduğum vicdani sorumluluklarım üzerine, konu hakkındaki büyük yükün günahını yüreğime hapsederek bu yaşlı adamların benim görev sürem boyunca Gümrük Dairesinde avare bir şekilde bir aşağı, bir yukarı dolaşmasına göz yumdum. Sandalyeleri duvara yaslanmış olarak alışılmış köşelerinde uyurken de çok zaman geçirdiler; bununla birlikte sadece bazı akşamüstleri, binlerce kez tekrarladıkları eski deniz maceralarını anlatmak ve kendi aralarında bir parola gibi belirledikleri bayat esprilerini söylemek için kalkıyorlardı.
Gözlemlerim sonucunda, yeni amirlerinden onlara herhangi bir zarar gelmeyeceğini kısa sürede anlamış olduklarını fark etmiştim. Böylece, ferahlamış yürekleri ve yararlı bir şekilde istihdam edilmenin mutlu bilinciyle -sevgili ülkemiz için olmasa bile- bu iyi yürekli yaşlı beyefendiler ofisin çeşitli formalite işlerini halletme girişiminde bulundular. Burunlarının üzerine yerleştirmiş oldukları gözlükleriyle, gemilerin ambarlarını kontrol eden gözleri mutlulukla parlıyordu! Bazı küçük meselelerde ortalıkta büyük şamata koparmalarına rağmen, kalın kafalılıkları yüzünden kimi büyük sorunların parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin vermeleri gerçekten inanılmazdı! Buna karşılık, ne zaman böyle bir yanlışlık olsa -örneğin bir vagon dolusu kıymetli mal gündüz vakti burunlarının ucundan kaçak olarak karaya çıkarılacak olsa- hiçbir şey bu kaçakçılık olayının öğrenilmesinden sonra el koyulan geminin tüm giriş ve çıkış yollarının kilitlenmesi, dikkatlice mühürlenmesi ve bu konuda gösterdikleri uyanıklıkları karşısında onlarla yarışamazdı. İşte bu sayede de önceki ihmallerinden dolayı kınanacakları yerde, işlenen suçun ardından gösterdikleri takdire şayan dikkatleri yüzünden övülecekleri gibi ve tüm işlemlerin sona ermesinden sonra da gösterdikleri büyük çabadan dolayı minnettarlıkla anılmayı hak ediyorlarmış gibi bir intiba bırakıyorlardı!
İnsanlara genel anlamda geçimsiz olmadıkları sürece, her zaman nezaketle yaklaşma gibi aptalca bir alışkanlığım vardı. Etrafımdaki yoldaşlarımı, şayet varsa genellikle karakterlerinin daha iyi yönlerine bakarak değerlendirir, kendi açımdan karakterlerinin üstünlüğünü özelliklerine göre sınıflandırırdım. Bu eski Gümrük Dairesindeki memurların da çoğunun iyi özellikleri bulunduğundan ve üstleri olarak onlara babacan ve koruyucu bir tavır takınmama gayet elverişli insanlar olduklarından kısa sürede hepsini sevmeye başlamıştım. Yaz sabahlarında, bu kasabada yaşayan insanların geri kalanını neredeyse eritecek kadar sıcak zamanlarda, onların yarı uyuşmuş bünyelerinin hafiften ısınmaya başladığını, ayrıca onların arka girişte bir sıra hâlinde dizilerek sırtlarını her zamanki gibi duvara yaslayarak kendi aralarında sohbet ettiklerini duymak ve kahkahalar atmaya başladıklarını görmek gayet hoştu. Dışarıdan bakıldığında, bu yaşlı erkeklerin neşeli kahkahalarının, çocukların şen cıvıltılarıyla oldukça fazla ortak noktası vardı; derin mizah anlayışı olan neşeli insanların görüntüsünde zekâ ışıltısı yoktur; her ikisinin yüzeyine de yeşil dallara benzer şekilde güneşli ve neşeli bir görünüm, yaşlı ağaç gövdelerinden onları ayıran bir parıltı yansırdı. Bununla birlikte, çocuklarda gerçek güneş ışığının, diğerlerinde ise çürümekte olan ağaçların fosforlu parıltısını görebilirdiniz.
Ancak bu noktada okuyucu şunu da anlamalıdır, burada takdim ettiğim tüm mükemmel yaşlı dostlarımı sanki hepsi birer bunakmış gibi anlatmam da büyük haksızlık olurdu. Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, yardımcılarımın hepsi de yaşlı değillerdi; aralarında güçlü, genç, belirgin yetenekleri ve enerjileri olan, bu kötü kaderin onları sürüklemiş olduğu bu bitkin ve bağımlı yaşam tarzından çok daha fazlasını hak eden adamlar da vardı. Dahası, bu erkeklerin erken yaşta beyazlamış olan uzun kır saçları, tıpkı dışarıdaki ucuz ancak fazlasıyla eski evlerin sazdan yapılma çatıları gibi görünürdü. Saygı duyduğum bu gazilerim hakkında konuştuğumda, onları genel olarak çeşitli yaşam deneyimlerinden korunmaya değecek hiçbir şey elde edememiş bir dizi yorgun, yaşlı ruh olarak karakterize edecek olursam, haksızlık etmemiş olurum. Ellerindeki bilgelik adına büyük bir nimet olan yaşam deneyimlerinin tüm altın tohumlarını etrafa savurmuş ve sanki bütün değerli anılarını bu tohumların arasındaki en değersiz kabukların içine saklamış gibi görünüyorlardı. Sabah kahvaltıları ya da dünün, bugünün ya da yarının akşam yemeğinden bahsederken kırk ya da elli yıl önceki gemi enkazından ve genç gözleriyle tanık oldukları tüm dünya harikalarından bahsettiklerinden çok daha fazla heyecan duyuyor ve neşeleniyorlardı.
Gümrük Dairesinin babası olan kişinin -sadece bu küçük resmî kadronun değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanındaki gelgit bekçilerinin saygın reisi- kesinlikle daimi müfettişi olduğunu iddia etmeye cüret ediyorum. Gerçekten de onu hakiki ya da daha ziyade doğuştan bu yana vergi sisteminin meşru çocuğu olarak adlandırabilirdiniz; sonuç olarak devrimci bir albay ve limanın daha önceki tahsildarı olan babası, ona özel bir ofis yaratmış ve onu şimdilerde o zamanları hatırlayacak çok az kişinin kaldığı bu mekândaki yerini doldurması için buraya atamıştı. Bu müfettiş, onunla ilk tanıştığım zaman, seksen dört yaşındaydı ve kesinlikle hayatınız boyunca arayıp bulamayacağınız, kış mevsiminde bile muazzam yeşilliğini yitirmeyen bitkilerin en harikası gibiydi. Al basmış yanakları, sağlam bedenine sımsıkı oturan parlak düğmeli şık ceketi, tempolu ve dinç adımları ve cana yakın tavırlarıyla genç biri gibi değil, aslında doğanın bir mucizesi olarak yaşlılık ve hastalığın ona hiç yaklaşamayacağı bir insan şeklinde karşımızda duruyordu. Sürekli olarak Gümrük Dairesinde çınlayan sesi ve kahkahasında kesinlikle yaşlı bir adamın titrek ve hırıltılı ses tonundan eser yoktu; gülmeye başladığı anda kahkahaları ciğerlerinden gür sesli bir horoz ya da güçlü bir borazanın ötüşü gibi patlayarak çıkıyordu. Onu karşınızda sadece bir hayvan olarak değerlendirecek olursanız -zaten bakacak çok az şeyi vardı- bünyesinin tam olarak sağlıklı ve dinç oluşundan ve aşırı derecede ilerlemiş yaşına rağmen, tadını çıkarmak istediği her zevkten büyük haz alabilmesiyle, daha önce hedeflediği ve tasarladığı becerileriyle mükemmel bir yaratık olduğunu düşünebilirdiniz. Gümrük Dairesinde, neredeyse hiç çıkarılma korkusu yaşamadan, düzenli bir gelirle çalışıyor ve hayatını bu sayede rahat sürdürebiliyor olmasının da yılların onu yıpratmaması konusunda büyük bir katkısı vardı. Bununla birlikte, orijinal ve daha güçlü nedenler, hayvani doğasının nadir mükemmeliyetinde, kararında zekâsında, ahlaki ve manevi içeriklerin çok heyecan verici karışımında yatmaktaydı; işte bu ikincil nitelikler, aslında yaşlı beyefendinin dört ayak üzerinde yürümesini engelleyecek ölçüdeydi. Karakter olarak genel anlamda ne düşünce gücü, ne duygu derinliği ne de aklını kurcalayan hassasiyetleri yoktu; kısacası fiziksel zindeliğiyle desteklenen neşeli yapısı ve kalbinin sesini dinlemek yerine her zaman işe yarayan sıradan içgüdülerinin haricinde hiçbir şeye sahip değildi. Her biri uzun süre önce vefat etmiş olan üç eşe kocalık yapmıştı; çoğu çocukluk ya da olgunluk döneminde olan farklı yaşlarda, aynı şekilde toprağa karışmış yirmi çocuğun babasıydı. Bu noktada, kişi her ne kadar güneş gibi parlayan bir neşeye sahip olsa da yüreğinde sakladığı bazı kederleri olduğu düşünülebilirdi. Ancak, yaşlı müfettişimiz için bu durum kesinlikle geçerli değildi! Sadece kısa bir iç çekiş, bu kasvetli anıların tüm yükünü üzerinden atması için yeterli oluyordu. Bir sonraki anda ise daha henüz pantolon giyecek yaşa gelmemiş bir çocuk kadar eğlenmeye hazır hâle gelebiliyordu; hatta kimi zaman yanında işi öğrenmeye çalışan henüz on dokuz yaşındaki kâtibinden bile daha hevesli olabiliyordu.
Bu ataerkil şahsiyeti, orada bulunanlardan farklı olarak, insanlığı diğer tüm formlarından daha canlı bir merakla izler ve incelerdim. Gerçekten de nadir görülen bir olaydı; bir bakımdan tamamen mükemmeldi; ancak bir taraftan da fazlasıyla sığ, çok aldatıcı, çok elverişsiz ve kesinlikle mutlak bir hiçlik içindeydi. Onun kesinlikle ruhsuz, kalbi ve aklı olmayan birisi olduğu sonucuna vardım; daha önce de söylediğim gibi hiçbir suretle içgüdülerinden daha fazlası değildi ve yine de karakterinin çok az sayıdaki özelliklerini öylesine mantıklı bir şekilde bir araya getirmişti ki, eksikliklerinden dolayı ona üzülmek yerine, onda bulduğum tüm özellikler beni bütünüyle memnun etmeye yetmişti. Böylesine dünyevi ve görünüş olarak dünyanın her türlü zevkinden keyif alan biri gibi görünen kişinin, öbür dünyada nasıl bir varlığa sahip olacağını tahmin edebilmek gerçekten çok zordu; ancak elbette ki buradaki varlığını son nefesine kadar cömert bir şekilde şımartacağı da ortadaydı; üzerine yüklenmiş olan ahlaki sorumlulukları tarla hayvanlarından çok da yüksek olmamasına rağmen, bu hayvanların yaşlılığının getirdiği kasvetli ve karanlık içsel sıkıntılılarına karşı kutsal bir bağışıklık geliştirmeyi başararak zevküsefa kapsamını geliştirmişti.
Dört ayaklı kardeşlerine karşı bir noktada büyük bir avantaja sahipti, o da hayatının mutluluk açısından en büyük parçası olan akşam yemeklerinin lezzetlerini gayet iyi hatırlayabiliyor olma yeteneğiydi. Gerçek bir gurme olması son derece hoş bir özelliğiydi; ve onu kızartılmış bir dana etinden bahsederken dinlemek, tam anlamıyla bir turşu ya da istiridyeden bahsetmesi kadar iştah açıcıydı. Daha yüksek bir niteliği olmadığından ve tüm enerjisini ve ustalıklarını boğazının zevki ve yararına adamış bir adam olduğundan, bununla birlikte hiçbir suretle Tanrı’nın ona armağan etmiş olduğu manevi sermayesini feda etmediğinden, onu balık, kümes hayvanları, kasaptan alınan etler ve bunları sofra için hazırlamanın en uygun yöntemleri hakkında detaylıca konuşurken dinlemek, bana her zaman ayrı bir zevk vermiş ve beni çok mutlu etmişti. Gerçek ziyafet çok gerilerde kalmış olmasına rağmen, katılmış olduğu sofralardaki domuz ya da hindi etinin lezzetini öylesine iyi bir şekilde tasvir ederdi ki, o anlatırken bu yemeklerin kokusu çoktan burun deliklerinizi doldururdu. Damağında, neredeyse altmış ya da yetmiş yıldan daha uzun süredir kalan ve hâlâ kahvaltıda yemiş olduğu koyun eti kadar tazeliğini koruyan tatlar vardı. Kendisi hariç diğerlerinin çoktan solucanlara yem olduğunu, akşam yemeklerinde ağzını şapırdattığını duymuşluğum vardı. Geçmiş zamanlardaki yemeklerin hayaletlerinin sürekli gözlerinin önünde; öfke ya da intikam için değil, sanki eskiden tatlarına vardığı için minnet duyarak ve sonsuz bir keyif serisini aynı anda gölgeli ve şehvetli bir şekilde yeniden yaşamak istermiş gibi yükseldiğini gözlemlemek harikaydı. Irkımızın başına gelebilecek deneyimler ve bireysel kariyerini aydınlatan ya da karartan tüm olaylar, hafif bir esinti gibi aklında çok az kalıcı bir etki bırakarak geçerken bir dana bonfile, çeyrek bir dana budu, sade pişmiş domuz kaburgası ya da ziyafet sofrasında Adamsların en ileri gelenlerinin döneminde masalarını süslemiş olan bir tavuk ya da takdire şayan bir hindi yemeğini gayet net hatırlardı. Anlayabildiğim kadarıyla, bu yaşlı adamın hayatının en trajik olayı, yirmi ya da kırk yıl önce yaşayıp ölen bir kazla yaşadığı talihsiz bir aksilikti; masaya geldiğinde muazzam bir görsele sahip olan ancak servis yapılacağı zaman bırakın bir oymacılık bıçağını, belki bir balta ya da el testeresi ile kesilmek zorunda kalacak kadar sert ete sahip olan bir kazın yaşattığı talihsizlikti.
О проекте
О подписке
Другие проекты
