Namık Kemal, “Vatan Şairi” olarak bilinir. Çünkü o, aşk ve padişah övgülerinin yerine özgürlük ve vicdanı getiren ilk yazardı. İlk kez biri şöyle demiş: “Vatan, padişah değil. Vatan, içindeki her bir insandır.” Bu, bir kebapçıda hayatın anlamı tartışmasını duymak kadar beklenmedik bir şeydi.)
Uzun süre şunu anlayamadım: Bir yazar vatanseverse, sürekli neden sürgün edilir, cezalandırılır? Sonra bu paradoksu anladım: Sorun, onun “Vatan padişah değil, halktır” demesiydi. Daha da ötesi: Ona göre biri sadece işine geldiğinde vatanı seviyorsa — Bu aşk değil, çıkar ilişkisidir.
Genelde bu hikâye, gönüllü bir genç kızın hikâyesi olarak anlatılır. Sevdiği adamın ölüme gitmesini uzaktan izlemek istemedi — Artık kenarda duramazdı. Peki ya bu hikâye, sandığımız gibi kahramanlık değil de... yalnız kalmaktan korkan birinin hikâyesiyse? Ben oldukça hüzünlü bir gerçeği fark ettim: İslam Bey, vatanı Zekiye’den daha çok seviyor. Zekiye ise İslam Bey’i, kendisinden bile çok seviyor.
Ve eğer bunun doğru olduğunu kabul edersek… o zaman her şey tersine döner. Zekiye savaşa bir yoldaş gibi gitmiyor — bir daha terk edilme korkusuyla gidiyor. Bir kere zaten babası tarafından bırakılmış... Şimdi de, yeniden terk edebilecek birinin peşinden koşuyor.
Ve geldik o meşhur finale. Dışarıdan bakınca mutlu son gibi… Ama aslında sistem kazanıyor, duygular değil. Zekiye'nin kabul görmesi için önce kendini ispat etmesi gerekiyor.
‘Vatan Yahut Silistre’, bir zafer hikâyesi değil; zaferin bedelini anlatan bir hikâyedir.


