Süleyman bezzaz biricik oğlundan tüccar çıkmayacağını anlayınca, onun sonraki kaderinin İslâm’ın kudretli binası altında geçmesini istedi. Genç kalem sahibinin sadece Taşkent ve Fergana’da değil, belki Ufa ve Bahçesaray gibi şehirlerde yayımlanan gazetelere tehlikeli sonuçlar doğuracak haber ve makaleler göndermek suretiyle kendine düşman olanların sayısını artırması, babasının ise itibarına “halel” getirmesi, onu haddinden ziyade endişelendirdi. Abdülhamid gibi edepli, büyük küçük herkese hürmet eden, Kur’ân-ı Kerim sûrelerini Osmanlı telâffuzu ile okuduğunda, yetmiş yaşındaki ihtiyarın da yüreğinin tellerini titreten delikanlının mescit veya medrese görevlisi olup halka hizmet etmesi iyi değil midir, şeklindeki düşünce, onun zihninde yer etti. Yazarlık işi ile çarı öfkelendirmek de iyi âkıbetlere sebep olmuyordu. Bunun için onu vakitlice bu tehlikeli yoldan döndürmek lâzımdı.
Süleyman bezzaz, oğlunun Mirkâmilbay ve medreselerin vaziyeti hakkındaki haber ve makalelerinden sonra böyle bir karara gеldi.
Cengiz Han ve Batu hakkındaki rоmanların müellifi V.Yan ile olan sohbetinde Çolpan, babam benim müderris olmamı istedi, dеmiş. Böyle nazik meseleleri kendine has nezaketi ile telkin eden tiyatrocu âlim Sirâciddin Ahmed ise Süleyman bezzazı kastederek, “O, biricik oğlunu imam-hatip olarak görmeyi arzu etti”, diye yazmış.
Her ne ise, işte bu şekilde baba ile oğlu arasına soğukluk girdi. Devrin ilerici gayeleri deryasında yüzen delikanlının kendi vicdanı ve seçtiği yoluna karşı çıkması müşküldü. Baba da, oğlu da kendi kararlarından vaz geçmediler.
Genelde duygu ve fikirlerin mücadelesi başlayınca, birisi meydanı terk eder. Baba ile oğlu arasında alevlenen meydandan Çolpan ileri atıldı ve doğru Taşkent’e, onu gıyabında tanıyan tek adres olan “Sadâ-yı Türkistan” gazetesinin idarehanesine gitti. Münevver Kaari Abdürreşidov, Ubeydullah Hocayev, Mirmuhsin Şermuhammedov, Tevellâ, Abdullah Avlânî, Muzafferzâde gibi gönülleri alevli Taşkentli Ceditçilerle tanıştı. Onlarla olan sohbetleri sırasında fikir ve görüşleri daha da billûrlaştı, kendisinin istikametini belirleyici ehemmiyete sahip şiir, hikâye ve makalelerini yazdı.
Çolpan, “Sadâ-yı Türkistan” gazetesinde birkaç ay çalışıp, tecrübe kazanınca, Andican’a dönüp, her iki “Sadâ”nın muhabiri olarak çalışmaya başladı.
(Bazı hatıralara göre, Çolpan Andican’a dönüp geldiği zaman, babasının evinde değil, onun edebî kabiliyetini takdir eden ve seçtiği yola saygı gösteren başka kişilerin evinde yaşamıştır.)
Birinci Cihan Savaşının cepheleri Türkistan’dan ne kadar uzakta olursa olsun, onun ateşli nefesi Özbek toprağına kadar ulaştı. Aslında, Rusya’nın başka bölgelerinde kıvılcımlanan cereyanlar, Türkistan için de yabancı değildi. Bunu, savaştan birkaç yıl evvel Çar hükûmetinin hususî görevlileri de fark ediyordu.
İslâm medeniyetinin yayıldığı, millî an’aneleri ve hayat tarzı müşterek olan memleketlerin kendi aralarında yakınlaşması tabiî ve kanunî bir hadisedir. Lâkin bu hâlin müstemlekeci devletin menfaatlerine uygun gelmediği de açıktir. Zira meselâ, Rusya tasarrufundaki Türk devletleri “İslâmperestlik” veya “Türkperestlik” bayrağı altında birleşecek olursa, “ak” saltanat paramparça olur. Çar hükûmetinin bütün gücü ise müstemleke ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerinden besleniyordu. Bunun için de gizli pоlis, Çolpan gibi gözü açık gençlerin ve Mirkâmil gibi kudretli zenginlerin her adımını takip etti; bununla yetinmeyip, onların arasına fitne tohumu saçıp, onların birini ikincisine devamlı surette tahrik etti.
Çar hükûmetinin gizli polis teşkilâtının demir sandığından çıkan gizli ihbarnamelerin birinde, 1914 yılı Ekim ayına kadar Türkistan Müslümanlarının vaziyeti hakkında malûmat verilmiş. Meçhûl bir hafiye tarafından merkeze yollanan bu belgede, Çar hâkimiyetinin, hafiyenin ifadesi ile belirtmek gerekirse, imparatorluğun Müslüman ahalisi arasında son üç-dörtyıl içinde İslâmperestlik gayeleri canlanmış olup, bu esas doğrultusunda halk galeyanlarının yaklaşmakta olduğu anlatılmıştır. İslâmperestlik hareketinin maksat ve mahiyeti, onun anlattığına göre, bütün Müslüman dünyasını Türkiye bayrağı altında hem iktisadî, hem siyasî-ictimaî bakımdan birleştirmektir.
“Bunun için de Türkiye ve Rusya’daki Müslümanlar milletine mensup yazarlar, – diye yazmaktadır o, – öz ırkdaşları arasında (dikkat edin: milletdaşları değil, ırkdaşları arasında!– N.K.) Ruslara karşı nefret duygusu uyandırma ve istikbâldeki umum Müslüman fеdеrasyonuna katılma duygusunu peyda etmek için son zamanlarda galeyan ateşini yakmaya şiddetle çalışmaktadırlar.
Müslümanların hususî hayatında İslâmperestlerin şifahî propagandası ayrı ve özel bir güce sahip, bu sebeple de onlar İslâmperestlik gayesinin daha da derine kök salması için bütün dikkat ve itibarlarını başlangıç mektep ve medreselere çevirdiler. Bu eğitim kurumları, İslâmperestlik gayesinin gelecekteki propagandacılarını yetiştirdi, bu yol ile bütün talebeleri, Ruslara karşı nefret ruhuyla eğitti…”
İsmi meçhûl hafiye, bu şekilde Türkistan’daki mahallî halkın hayatında meydana gelen yeniliklerin, hayriye cemiyetleri ve yeni usûl mekteplerin, gazetelerin, hattâ Şarkta kabûl edilen “söz”lerin, sonunda Rus imparatorluğunun bütünlüğüne ve kudretine zarar getireceğini bildirmektedir. Şüphesiz, Çar hükûmetinin Türkistan’daki güvenilir temsilcileri böyle gizli ihbarnameler vasıtasıyla mahallî halk arasındaki vaziyetten iyi haberdar idiler. Bunun için de onlar yeni açılan mektepleri kapatmaya, medresedeki eğitim sistemine Rus dilini (Yani, Rus muallimi kılığında hafiyeyi) sokmaya, terakkiperver gazeteleri yasaklamaya, tiyatro sanatının medenî hayatta sağlam bir yer edinmesine mani olmaya çalıştılar. Bu cümleden olarak, “Sadâ-yı Türkistan” ve onun onlarca takipçileri türlü bahane ve sebeplerle kapatıldı.
Hafiye, Türkistan’daki ictimaî, medenî ve marifî hayat manzaralarını tasvir ettikten sonra, şöyle bir sonuca varmış:
“Eğer Hindliler ve Müslümanların umumi düşmanları olan İnglizlere karşı birleşmesinden sonra işgâlcilerin Hindistan’ı bırakıp çıkmaya mecbur olacağını hesaba katarsak, bu durumun Türkistan’da da meydana gelmesi hâli son derecede tehlikelidir,”
Bu gizli ihbarnameyi okuyan Çar idarecisinin, “Keçe ve Kündüz” rоmanındaki bölge yöneticisi gibi, “bu ulu gemi… bu büyük imparatorluk dehşetli dalgalar içinde… yokluğa doğru gitmektedir. Onu… kurtaracak hiçbir güç görünmüyor”, dеmiş olması da yahut “büyük imparatorluğu”n parçalanmasını durdurmak için zulmü ve terakkiperver güçleri takip etmeyi artırmış olması da mümkündür.
Şüphesiz, Çolpan da, onun üstadları da bu devirde hürriyet için mücadele şiarını ortaya atmadılar. Cemiyet henüz böyle ulu bir harekete hazır değildi. Lâkin onlar Türk halklarını kendi aralarında yakınlaştırma, Türkistan ahalisini siyasî ve ictimaî bakımdan şuurlandırmaya ve onun gözlerini marifet suyu ile yıkamaya samimi olarak girişmişlerdi. Bunun için az önceki gizli ihbarnamede söylenen sözler, genç Çolpan’ın faaliyetiyle de doğrudan ilgiliydi.
Maalesef biz Çolpan’ın Birinci Cihan Savaşı yıllarındaki sanat ve toplum faaliyeti hakkında, onun inkılâp arefesindeki gelişmelere karşı ilgisi hakkında mükemmel bir tasavvura sahip değiliz. Lâkin o yirmi yıl sonra, biz aradığımız suale “Keçe ve Kündüz” rоmanında mufassal şekilde cevap vermiş.
Hatırlıyor musunuz, Miryakub yönetici efendiye nâdir bir elyazma getirip, onun gönlünü biraz memnun edince, aralarında şöyle bir sohbet cereyan eder:
“…İkisi de sessiz kaldılar. Biraz sonra Miryakub söz açtı:
– Gazеte haberlerinden bahsedin, efendi.
Efendinin o zamana kadar gülüp duran yüzünü birden bir keder kapladı. Kaşları çatıldı, dudakları sıtma nöbeti tutmuş gibi hafifçe titredi…
– Şöyle, dostum, işler kötü. Bizim sayısı herkesinkinden daha çok olan müthiş ordumuz mağlûp oluyor. En usta ve en akıllı kumandanlarımızın bütün tedbirleri sonuçsuz kalıyor.
– Ak padişah neredeler? Bir çare bulmuyorlar mı?
– Bu suali, Miryakub, biz hepimiz birbirimizden soruyoruz. Hiç birimiz cevap bulamıyoruz… Ne özümüzden cevap var, ne de başkasından! Bu, mel’un sual, Miryakub!
– Öyle dеmeyin, efendi… Biz, sartiya halkı, Tanrı’dan sonra ak padişaha güveniyoruz.
– Güvenmeniz iyi. Biz de hepimiz sizler gibi güveniyoruz, fakat ağzına dikkat et… fakat… güvenmek başka, iş, emel, hadise yine başka. Birbirine zıt! Biliyor musun, Miryakub, Rus halkının okuyanları arasında me’yusluk var, ağır bir me’yusluk var. Onlar bütün bu bahtsızlıkları ak padişahın kendisinden görüyorlar.
– Ak padişahtan? Hiçbir padişah kendi yurdunu düşmana vermek ister mi?
– Sеnin hanların ile bizim padişahımız yurtlarına çok da acımadılar. Sеnin Hudayarhan’ına: ‘Ruslar Akmescit’i aldı’, dеmişler. Hudayarhan: ‘O yurdum kaç günlük yolda?’ diye sormuş, ‘Bir aylık yolda’, dеmişler. ‘Öyleyse, bana o kadar uzak yerdeki yurdun gеreği yok. Alırsa, alsın!’ dеmiş… Bizimki de, Allah bilir, ondan geri kalmaz.
Yönetici efendi biraz sükût ederken, Miryakub söze karışır:
– Önceden bir aylık yol olsa, şimdi tren ile üç günlük yol hâline geldi.
Hava gemisi ile yarın üç saatlik yol olur. Umumen, yarın mesafenin önemi kalmayacak, Miryakub. Bizim büyüklerimiz asrın süratini anlamak istemiyorlar…”
Gerçi bu sözler her ne kadar yönetici efendinin dili ile söylenmiş ise de, onların ardından Çolpan’ın nidası, yürekten gelen haykırığı uzaktan gök gürültüsü gibi duyuluyor. Vatanı-milleti diye yanan Çolpan, çağdaşlarına mesafenin önemi olmadığını, yurdumuzun uzaktaki bir karış toprağının da millî zenginliğimiz, evlâtlarımızın ve soyumuzun hakkı olduğunu yine bir defa daha duyurmakta. Maalesef, bu basit hakikati büyüklerimiz anlamıyor, asrın süratini anlamak istemiyor, diye feryat ediyor.
“– Gel, içelim, Miryakub. Biz, Ruslar, rakı içmeyi herkesten iyi biliriz… Sen de kabiliyetli bir halkmışsın, bizi geçmeye başladın…
Kadehleri tokuşturdular. Efendi bir şeyin sağlığına kaldırdı…
– Sеn çare ne, diye soruyorsun, – diyerek az önceki sözünü devam ettirdi efendi. – Çaresini bulmaktan biz, idareciler, âciziz. Doğru, içimizdeki düşmana, kara halka karşı olsa, tedbir kolay. Kazak Rusumuz, polisimiz, jandarmamız, askerimiz var… fakat!.. Dışarıdan gelmekte olan düşmana karşı biz âciziz, ne yapacağımızı bilmiyoruz…”
Çolpan yönetici efendinin, bütün Çar idarecilerinin gönlündeki sözü, sadece sarhoşluk anında söylemesi mümkün olan hakikati aşikâr etti. Rusya’nın idaresi altındaki Müslüman halklar, onlar için Çar devrinde de, Şûrâ devrinde de pоtansiyel iç düşman olarak görüldü. Bunun için de Rus Kazakları, Daşnaklar, polisler ve askerler, kılıçlarını sıyırıp daima hazır vaziyette durdular.
Miryakub, Rusya’da ortaya çıkan inkılâpçılar ve onların ak padişahı devirme, zenginlerden arazileri, fabrikatörlerden fabrikaları… çekip almak hakkındaki fikirlerini duyunca, kahkaha ile güler:
“– Ahmak atın fışkısını yemiş, onlar! Hiçbir bilgisi yok, ümmî bir baldırı çıplak, gеlecek ve almacakmış… Yoksul ne kadar küfredip azarlasanız da yerinizi böyle bilerek işlemez… efendi olmazsa, çalışır mı? O savaşı durdursun, demesi doğru. Savaş çıktığından bеri yurtta pahalılık arttı… Ama bu pahalılık olduğundan bеri insanların gözüne bakarsanız, korkarsınız, efendi.
– İşte bu kadar! Bizim bütün korkumuz o ‘gözler’den… O gözler çok soğuk bakıyor. O gözlerin haddi hesabı yok. Alman’ı yenersek, gözler mülâyimleşir. Tanrı saklasın, eğer bu şekilde gidersek, o gözlerin bizi yemesi mümkündür.
Efendi sessiz kaldı. Miryakub da sessizce ona bakıyordu. Efendi uzak hayallere dalıp, başını salladı. Sonra başını ağır ağır sallayıp, konuşmasına devam etti:
– Hülasa-yı kelâm, bu ulu gemi… bu ulu gemi… bu büyük imparatorluk, dehşetli dalgalar içinde karanlığa, meçhûle, yokluğa doğru gidiyor. Onu durdurabilecek ve kurtarabilecek hiçbir güç görünmüyor. Belki öyle bir güç de aslında yoktur…”
Bugün biz bütün meselenin o “gözler”de değil, belki çürüyen, adaletsizliğe, başka memleketleri talan etmeye, onların müstakil yaşamaya olan hukuklarını ayaklar altına almaya dayanan sistemin çürümekte olduğunu iyi biliyoruz. Yine şunu tarihin acı tecrübesinden biliyoruz ki, çürüyen sistem mutlak bir felâketten kurtulmak için “iç düşman”a karşı mücadele edip, onu kara kana batırır mı veya başka memleketlerdeki “dеmоkratik güçler”in teklifi ile bu memlekete bastırıp girip, milyon milyon insanları mahveder mi, bununla kendisinin son, kokmuş nefesini asla devam ettirip uzatamaz.
25 Haziran 1915 günü ak padişahın merdikârlığa alma hakkındaki fermanı Andican ahalisini de ayaklandırdı. Az önceki “gözler”deki galeyan arzusu alevlendi. Türkistan’ın başka şehirleri gibi Andican da ateşler içinde kaldı. Ama Çar hükûmetinin Rus Kazakları, polisleri, jandarmaları, askerlerinin varlığını dikkatten uzak tutmayan Ceditçiler, vaziyeti müzakere yolu ile halletmek istediler.
1915 yılında “Sadâ-yı Türkistan”ın 66. sayısının çıkması ile birlikte askerî valilik, onun faaliyetini, yukarıda zikredildiği gibi, durdurmuştu. 1916 yılı isyanı, Türkistan’ı kendi girdabına çekmesi ile birlikte “Sadâ-yı Türkistan”ı tekrar ayağa kaldırmak, su ve hava gibi zaruret hâline geldi. Münevver Kaari Abdürreşidov ve Ubeydullah Hocayev, halk âzatlık hareketinin alevlenmesi münasebetiyle gazeteyi, belirttiğimiz gibi, “İntibâh-ı Türkistan” adı altında çıkarmaya karar verdiler. Askerî valiliğin ne Münevver Kaari’nin, ne de Ubeydullah Hocayev’in redaktörü olan gazetenin çıkmasına ruhsat vermeyeceği gün gibi aşikâr olduğu için yeni çıkacak gazeteye Mömincan Muhammedcan oğlı (Taşkın) redaktör olarak tayin edildi. Henüz sadece plan ve arzularda yaşamakta olan gazete redaktörü adına aşağıdaki dilekçe hazırlandı:
“Ul yüksek dereceli Fergana vilâyetinin askerî valisine Mömincan Muhammedcan oğlundan
Basınla ilgili yönetmeliğe eklenen 15. maddeye göre size, yukarı makama bildiriyorum ki, bеn Andican şehrinde sart dilinde “İntibâh-ı Türkistan” adında bir gazete çıkarmak istedim. Bu gazetenin prоgramı şu tartipte olacaktır:
1- Baş makale,
2- Rus ve Müslüman matbuatı (gazete, dergileri)ndan mülâhaza ve fikirler,
3- Savaş haberleri,
4- Ajans ve kendi muhabirlerimizin tеlgrafları;
5- Köşe (Fıkra) yazıları,
6- İlmî fıkra yazıları,
7- Andican ve çevresi haberleri,
8- Vilâyetin her tarafından mektuplar,
9- Yerli halkın hayatı ile ilgili yazılar,
10- Savaş meydanı ve savaş hakkında yazılar,
11- Her dilden tercümeler,
12- Usûl-i ta’lim, terbiye hakkında yazılar,
13- Pamuk ve diğer tarım faaliyetleriyle ilgili haberler,
14- İlânlar kısmı.
О проекте
О подписке
Другие проекты