Annandale esas önemini, iki demiryolu hattının burada kesişmesinden alıyordu. Chicago Ekspresi yalnızca birkaç dakikalığına durduğunda hamal eşyalarımı yanıma, platformun üzerine koydu. İstasyonun kapısından bir ışık akıyor gibiydi. Birkaç aylak platformun üzerinde geziniyor, vagonların camlarından içeri bakıyordu. Köy şoförleri uyuşuk uyuşuk işimi görmeyi önerdi. Derken gölgelerin arasından bir anda uzun, tuhaf bir adam belirdi. Uzun bir paltoya sarınmıştı. Bates’le ilk karşılaşmamda duyduğum his buydu, tıpkı yazdığım gibi. İnce uzun, kasvetli bedeni karşımda dikiliyordu ve saygıyla şapkasına dokunarak beni selamlarken sesindeki o derin hüznü duydum:
“Affedersiniz beyefendi. Bay Glenarm siz misiniz? Ben Glenarm Malikânesi’nden Bates. Bay Pickering sizi karşılamamı belirten bir telgraf gönderdi efendim.”
“Evet, tabii,” dedim.
Şoför eşyalarımı toplamaya başlamıştı bile. Valiz fişlerimi ona verdim.
“Ne kadar mesafe var?” diye sordum, gözlerim, itiraf etmem gerekirse, biraz da pişmanlıkla uzaklaşan trenin ardındaki ışıklara takılıyken.
“İki mil, efendim,” diye yanıtladı Bates. “Kış aylarında attan başka ulaşım yok. Yazınsa iskelemize buharlı gemi yanaşabiliyor.”
“Ayaklarımı biraz esnetmem gerek, yürüyeceğim,” dedim serin havayı ciğerlerime çekerek. Durgun, yıldızlı bir ekim gecesiydi ve uyku tulumunun sıcaklığından sonra temiz hava çok iyi gelmişti. Bates önerimi hiçbir yorum yapmadan kabul etti. Platformun sonuna kadar yürüdük. Sürücü, bavullarımı oraya götürmüştü bile. Hepsinin sıradan arabaya yığılışını izledikten sonra, köyün geniş, sessiz sokakları boyunca Bates’i takip etmeye başladım. Annandale’de hayal ettiğimden fazlası vardı. Orada burada birkaç uzun fabrika bacası yıldızlı göğe uzanıyordu.
“Tuğla fabrikaları efendim,” dedi Bates elini bacalara doğru sallayarak. “Bu iş için oldukça önemli bir merkez.”
“Samansız tuğlalar mı?” diye sordum yaya yolunu aydınlatan ışıltılı bir dükkânın yanından geçerken.
“Affınıza sığınarak söylemeliyim ki efendim, bu tür yerler insanlığın enkazıdır.” Bates’in bu sözleri, onun beni kendi faziletiyle etkilemeyi arzuladığına dair zihnime bir not düşmeme neden oldu.
Yanımda salınarak ilerlerken sorularıma kısa ve öz cevaplar veriyordu. Karşımda insan ilişkilerini gereklilik temeline indirgemiş bir adam olduğu aşikârdı. Bir yıl boyunca bu adamla bir yerde kapalı kalacaktım ve pek de neşeli bir gardiyan olmadığını göstermişti. Köy yolunun sonundaki çakıl taşlı araba yoluna ayak basınca birden suyun çarpışını duydum.
“Bir göl, efendim. Bu yol doğruca eve çıkıyor,” diye açıkladı Bates.
Bu kısımlarda manzaranın güzelliği karşısında sürekli düşüncelere daldığımı hayal ettim ve elimde yalnızca sıkıcı bozkırlar ya da kasvetli bir orman olmadığına sevindim. Rüzgâr sudan aldığı ferah kokuyu bize taşıdı.
“Mevsiminde iyi balık verir. Bay Glenarm balığa çıkmaktan büyük zevk alırdı. Levrek, evet efendim. Bay Glenarm kara levreğe denk hiçbir şeyin olamayacağını söylerdi.”
Adamın büyükbabamdan bahsetme şeklini sevdim. Sadık bir hizmetkâr olduğu açıktı. Şüphesiz büyükbabamın geçmişten birçok anısını hatırlayabilirdi ve ben de onun güvenini teşvik etmeye karar verdim.
Büyükbabamın vasiyetinin şartlarını ilk duyduğumda hissettiğim kızgınlık tamamen geçmişti. O bana tam da hak ettiğim gibi davranmıştı ve ben de en azından aklı başında ve samimi bir ruh hali içinde kestiği cezaya katlanabilirdim. Araba yolu boyunca bu düşüncelerin peşine takılıp gittim. Yol tekrar gölden uzaklaşarak yoğun bir ormana doğru ilerlemeye başladı. Sağda karanlık bir çit uzanıyordu. Elimi uzatıp kaba taştan yapılan ve hemen hemen 2,5 metre boyunca uzanan duvara dokundum.
“Bu nedir Bates?” diye sordum.
“Efendim burası Glenarm arazisi. Duvar büyükbabanızın fikriydi. Çeyrek mil boyunca uzanıyor ve sizi temin ederim ona epey pahalıya mal oldu. Yol şimdi gölden uzaklaşmış olsa da Glenarm mülkü tamamen göl manzaralı.”
Demek hücre evimin etrafında bir duvar vardı! Kendi kendime neşeyle gülümsedim. Birkaç dakika sonra rehberim, uzun bir duvarın ortasındaki kemerli kapının önünde durdu. Paltosundan bir dizi anahtar çıkardı, parmaklarıyla arayarak demir bir kapının anahtarı olabilecek anahtarı seçti. Macera ruhunun içinde canlandığını hissedebiliyordum.
Kapı arkamızdan bir tıkırtıyla kapandı. Bates bir fener bularak alışkın bir edayla yakıverdi.
“Daha yakın olduğu için bu kapıyı kullanıyorum. Normal giriş, yolun biraz daha ilerisinde. Fazla uzaklaşmayın efendim.
Ağaçlar pek düzenli değil.”
Çalılar gerçekten de yoğundu. Rehberimin fenerini güçlükle takip ettim. Karanlıkta burası bana tropikal ormanlar kadar yabani ve engebeli gelmişti.
“Çok az kaldı,” dedi önümde ilerleyen Bates. Ardından, “İşte ışık, efendim,” dedi. Gözlerimi kaldırınca büyük bir ağacın köklerine takıldım; Glenarm Malikânesi’nin karanlık dış cephesini ilk kez gördüm.
“Geldik, efendim!” diye haykırdı Bates ayağını yürüyüş yoluna atarken. Ben de evin ön kapısı olduğunu düşündüğüm yere doğru peşinden gittim. Devasa bir girişin iki yanında birer lamba parlıyordu. Bates kapıyı sessizce açtı. Alelacele, duvarlardaki raflara yerleştirilmiş mumlarla aydınlanan loş, geniş hole adım attım.
“Umarım büyük bir beklentiniz yoktur Bay Glenarm,” dedi Bates, uysalca özür diler gibi bir sesle. “İçinde yaşamak için oldukça yetersiz.”
“Eh, elimizden geleni yapmaya çalışacağız,” diye yanıtladım ama sesim pek neşeli değildi. Ayak seslerimiz büyük merdiven sahanlığında yankılanıyordu. Görebildiğim kadarıyla içeride bir parça mobilya bile yoktu.
“Şurada hoşunuza gidebilecek bir şey var, efendim.” Bates biraz ileride durup bir kapıyı açtı.
Tek bir mumun etrafına ışık saçtığı, büyük bir oda gibi görünen bir yere açıldı kapı. Bomboş bir çirkinliğin ortaya çıkışına hazırlamıştım kendimi. Kederli bir önseziyle, sessiz rehberimin kasvetli hücreyi ifşa etmesini bekledim.
“Lütfen şöyle oturun, efendim,” dedi Bates. “Ben de ışığı artırayım.”
Karanlık odanın içinde müthiş bir rahatlıkla ilerledi. Bir kibrit yakıp ince bir mumu tutuşturdu ve hızla ama usulca etrafta gezindi. İnce mumu arka arkaya başka mumlara değdirdi. Her yerde mum varmış gibiydi. Sonunda zayıf bir alacakaranlık elde etmeyi başardı. Işığın görkemiyle karanlık yavaş yavaş yumuşadı. Eski Dünya’daki loş katedrallerde rahip yardımcılarının muhteşem sunakları aydınlatan sayısız mumu yerlerine dizişini birçok kez izlemiştim. Ama bu aşina olmadığım evdeki sert görünümlü hizmetkâr, gölgelerin içinden çok daha tatlı, çok daha hayret verici bir büyü çıkarmıştı ortaya. Güzel şeyler arasında yalnızca gençlik, ışıktan daha tatlıdır.
Işık arttıkça duvarların çizgileri çekildi ve çatı kirişleri ortadan kaybolarak gözlerimi yukarıya doğru çevirmeme neden oldu. Dudaklarımdan dökülen boğuk bir hayret nidasıyla ayağa kalkarak etrafa bakındım ve odanın ruhu, büyüsünü içime akıttıkça şapkamı saygıyla başımdan çıkardım. Her tarafta kitaplar vardı. Bütün duvarlar tavana kadar kitaplarla kaplıydı. Koca odada bu düzeni boşan tek şey, bir Fransız penceresiyle devasa bir şömineden ibaretti. Şöminenin üzerinde büyük, koyu meşe renginde bir baca çıkıntısı, odanın büyüklüğünü daha da vurguluyordu. Uygun olan her yerde -bu amaçla yapılmış raflarda, kitapların arasından öne doğru uzanan kolların üzerinde, tavandan sarkan büyük, kristal şamdanda ve baca çıkıntısında- sayısız mum, baş döndürücü bir parlaklıkla yanıyordu. Bates, sihirli değneğini elinde tutarak durduğunda hayret ve hazla haykırdım.
“Bay Glenarm mum ışığını çok severdi. Mumluk toplamaktan da hoşlanırdı. Çok iyi bir koleksiyonu var. Buraya ‘Bin Mumlu Ev’ derdi. Burada sadece yüz tane kadar var ama ev tamamlandığında bin ışığı olacağı düşüncesi onun gururlandığı şeylerden biriydi. Büyükbabanızın şakacı bir yanı vardı. Bin demek mizah anlayışına da uygundu. Kendi zevklerinden haz almayı bilirdi, efendim.”
“Eminim öyledir,” diye yanıtladım hayretle bakarak.
“Belki gaz lambaları sizin zevkinize daha uygundur, efendim. Ama büyükbabanızda hiç yoktu. Eski pirinç ve bakırlar onun uzmanlık alanıydı ve Bay Glenarm cam mumlukları özelikle severdi. Kristalin en etkileyicileri olduğunu söylerdi. Ben gideyim de valizleri getiren adamı içeri alayım. Sonra da size biraz yemek ikram edeyim.”
Ağırbaşlı bir edayla dışarı çıktı. Ben de hayrete düşmüş, keyifli bakışlarla odayı inceledim. Sert ahşap zemin şık halılarla kaplanmıştı. Bütün mobilyalar antika ya da ilginçti. Şöminenin üzerindeki koyu meşe panelin üzerine eski İngiliz harfleriyle bir yazı kazınmıştı:
İnsanın ruhu, Tanrı’nın mumudur.
Ve iki yanında büyük bir şamdanın uzun kolları ocağa doğru uzanıyordu. Bütün kitaplar mimariyle alakalı gibiydi. Alman ve Fransız çalışmaları, İngiliz ve Amerikan otoriteler tarafından yapılmış çalışmalarla yan yana duruyordu. Bütün başlıkların Latince ya da İtalyanca olduğu bir bölüm buldum, tamamı arkeolojiyle ilgiliydi. Açtığım birkaç dolabın içinde taslaklar ve çizimler vardı ve hepsi dikkatle düzenlenmişti. Bir diğerinde özenle hazırlanmış bir kart kataloğu buldum. Becerikli ellerin işi olduğu açıktı. Titiz bir araştırma benim için fazlaydı. Kendimi bir katedralden alınmış olabilecek büyük sandalyeye bıraktım. Genel etkinin mutluluğuyla tatmin olmuştum. Indiana ormanlarının ortasında böylesine şık ve zevkli bir daire bulmak beni şaşırtmıştı. Eve yaklaşırken mekânın karakterini ya da boyutlarını hiçbir şekilde açık etmeyen karanlık bir hacim görmüştüm yalnızca. Giriş holü de beni bu odanın güzelliğine hazırlamamıştı doğrusu. Düşüncelerime öyle dalmıştım ki ardımdaki kapının açıldığını duymadım. Bates’in saygılı, kederli sesi, “Size yiyecek bir şeyler hazırlattım, efendim,” dedi.
Koridor boyunca onu takip ederek basit bir masanın kurulduğu lambrili, küçük bir odaya girdim.
“Bay Glenarm buraya yemekhane derdi. Evin diğer tarafında kalan yemek odası henüz bitmedi. Kendisi yemeklerini burada yerdi. Onun için esas önemli olan kütüphaneydi. Bu evi bitirmeye ömrü vefa etmedi. Ne yazık, değil mi efendim? Birkaç yılı daha olsaydı çok şık bir yere dönüştürürdü burayı. Ama umarım siz tamamlandığını göreceksiniz, efendim. Onun son dileği de buydu.”
“Evet, elbette,” diye yanıtladım.
Soğuk hindi eti ve salata getirdi ve gerçekliği su götürmez bir parça rokfor peyniri çıkardı.
“İngiliz birasının zevkinize hitap ettiğini umuyorum. Belirtmem gerekirse, büyükbabanızın favorisiydi, efendim.”
Adamın alçakgönüllülüğü hoşuma gitmişti. Ciddi bir saygıyla ve alışkın el hareketleriyle servis yaptı. Kristal mumluklardaki mumlar masayı makul derecede aydınlatıyordu. Oda küçük ve rahattı. Küçük şöminedeki cevizden kütükler neşeyle çatırdıyordu. Eğer büyükbabam yalnızlığı silah olarak kullanarak beni cezalandırmayı planladıysa, ruhu buralara uğradığında büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaktı muhtemelen. Uzun zamandır kendi toplumumu kanıksamıştım. Yemeklerimi genellikle yalnız yerdim ve bu tuhaf, gizli evin sessizliğinde bir keyif bulmuştum. Tabii bir de en sonunda büyükbabamın isteğine itaat ediyor, onun benden istediği bir şeyi yapıyor olmanın verdiği tatmin de vardı. Her yerde kendisinin sanatların sanatı olarak gördüğü ilgi alanına dair izler görmek beni etkilemişti. Bu sanata duyduğu adanmışlıkta müthiş bir incelik vardı. Küçük yemekhanenin bile herhangi bir dekorasyonu olmamasına rağmen kendine has bir havası vardı. Büyükbeyin mimariye düşkünlüğünde garip ve hatta hastalıklı bir yan olduğu aile arasında hep konuşulan bir şeydi. Ama ben bunun onun zihninde ve karakterinde asil ve kibar bir şeyleri cezbettiğini hissettim ve kalbimi, yıllardır taşıdığımdan daha nazik bir haletiruhiye ele geçirdi. Büyükbabam benden ufacık bir şey istemişti ve ben onun için bu ufacık şeyi başarmaya kararlıydım.
Bates bana kahve verdi, ulaşabileceğim bir yere kibrit bıraktı ve odadan çıktı. Sigara kutumu çıkarıp hafifçe aralamıştım ki arkamdaki pencerenin camında keskin bir çatırtı duydum. Bir mermi ıslık çalarak başımın üzerinden geçti ve karşıdaki duvara çarpıp yassılaşmış, bozulmuş bir halde masanın üzerine, elimin altına düştü.
О проекте
О подписке
Другие проекты