Читать книгу «Bin mumlu ev» онлайн полностью📖 — Meredith Nicholson — MyBook.

Altıncı Bölüm
KIZ VE KANO

“Hurmalar buranın mahsulüdür, efendim. Bay Glenarm bu meyveye pek düşkündü.”

Daha önce hiç Amerika hurması görmemiştim ama yeni şeyler deneyecek bir haletiruhiyedeydim. Buzlu dış yüzeyi kesinlikle iticiydi ama zengin posası damağımda şaşırtıcı bir lezzet bıraktı. Bates saygılı bir tatminle beni izledi. Sağ gözünün üzerine düzgünce yapıştırılmış ten rengi yara bandı, ciddiyetinden zerre götürmemişti. Havada zayıf bir arnika kokusu vardı.

“Burada yaşam sakin,” dedim ona sabahki karşılaşmayı anlatsın diye bir fırsat vermek için.

“Çok haklısınız, efendim. Büyükbabanızın da sık sık dediği gibi huzurlu bir yer.”

“Tabii birileri sana pencereden ateş etmediğinde,” dedim.

“Bu tür şeyler her beyefendinin başına gelebilir,” diye yanıtladı. “Ama kabul edersiniz ki birden çok gerçekleşmesi pek muhtemel değildir.”

Bekçiyle karşılaşmasından bahsetmedi. Ben de bildiklerimi kendime saklamaya karar verdim. Her zaman serserilerin kendilerini asmalarına izin vermeyi tercih etmişimdir. Bu durumda da Bates, Pickering’ın ona yüklediği görevlere sadakat göstermediyse, ihaneti önünde sonunda kendini açığa çıkaracaktı. Gardını düşürmüşken ona baktığımda, sandalyemin arkasında kollarını kavuşturmuş dikilirken yüzünde tam bir keder ifadesi görmek beni şaşırttı.

Kızardı ve kıpırdanmaya başladı. Sonra elini alnına götürdü.

“Bu sabah küçük bir kaza geçirdim, efendim. Ceviz kütükleri biraz sert oluyor, efendim. Bir parça tahta fırlayıp bana çarptı.”

“Ne kötü!” dedim anlayışla. “Öğleden sonra biraz dinlensen iyi olur.”

“Teşekkür ederim, efendim. Ama önemli bir şey değil. Sadece küçük, çirkin bir iz.”

Sigaram için bir kibrit yaktı. Ona bir kez daha bakmadan çıktım. Ama kütüphanenin eşiğinden geçer geçmez notumu düştüm: “Bates öncelikle bir yalancı ve saldırgan düşmanları olan biri; onu dikkatle izle.”

Her şey hesaba katıldığında gün gayet iyi geçiyordu. Bir kitap seçip keşiflerime devam etmeden önce, biraz sigara içmek ve düşünmek için kendimi rahat divana bıraktım. Orada uzanırken Bates bana bir telgraf getirdi. Pickering’e gönderdiğim mesaja cevap gelmişti. Şöyle diyordu:

“Varışını bildirdiğin mesaj alındı ve dosyalandı.”

Glenarm'daki işlerim gerçekten de tuhaftı. Birkaç saat boyunca düşler kurarak ve gözlerim ağrıyana dek büyük kristal avizedeki mumları sayarak uzandım. Sonra kalktım, şapkamı aldım ve göle doğru ilerlemeye başladım.

Kayıkhanede birkaç küçük sandal ve petrolle çalışan bir tekne vardı. Bir kanoyu suya indirdim ve yan duvarlarıyla bacaları Glenarm kıyısından açıkça görülebilen yazlıklara doğru kürek çekmeye başladım.

Karaya çıktıktan sonra, yapraklarla kaplı yolda aylak aylak ilerleyerek pencerelerindeki ve verandalarındaki kışlık örtülerin korkutucu ve soğuk bir hava yaydığı yüz küsur kulübeye yaklaştım. Bir yerde geniş verandası gölün üzerine uzayan bir kumarhane vardı. Verandanın alt tarafında, su kısmında bir kayıkhane mevcuttu. Buradan güzel bir göl manzarası görülebiliyordu. Bunun avantajını kullanarak bölgenin topoğrafyasını zihnime kazıdım. Glenarm Malikânesi’nin kalın katlarını, kırmızı kiremitli çatısını görebiliyordum. Duvarın diğer tarafındaki küçük kilisenin gri kulesi de yumuşak bir gururla korunun üzerine uzatmıştı başını. Ağaçların üzerinde sonbaharın belli belirsiz pusu asılıydı.

Yeniden kanomu bıraktığım rıhtıma doğru ilerledim. Tam kanoma binecektim ki yanımdaki iskelede benimkiyle aynı tipte hafif bir kano gördüm. Ama o koyu kestane rengine boyanmıştı. Ben geldiğimde o kanonun orada olmadığından emindim. Muhtemelen bekçiye, Morgan’a aitti. Yanına gidip inceledim. Hatta ağırlığını test etmek için hafifçe kaldırdım. Küreği rıhtımda, hemen yanımda duruyordu. Onu da dikkatle tarttım ve bana göre fazla hafif olduğuna karar verdim.

“Lütfen… Rica etsem…”

Döndüğümde kırmızı İskoç bereli kızla yüz yüze geldim.

“Affedersiniz,” dedim kanodan uzaklaşırken.

Sabahki uzun paltosu üzerinde değildi ama kırmızı, örgü bir ceket giymiş, düğmelerini sıkıca kapamıştı. Her yönüyle oldukça gençti. Bir çift koyu mavi göz, iyi niyetli bir merakla beni izledi. Güneşle arası iyiydi. Yanaklarının kahverengiliği, dış dünyayla kurulmuş güzel bir arkadaşlık belirtisi beni sevindirdi. Cennetin güzelliğinin bir belgesi gibiydi. Ekim ayında yüzü güneş yanığı, elleri kürek tutan ya da bir golf topu süren ya da yazın mavi kemerleri altında uçan bir kız gösterin bana, küçümseyişini neşeyle karşılayayım. Beni ahmak yerine koyabilir ve en bilgece sözlerimi kahkahalarla çürütebilirdi. Çünkü o Diana kardeşliğinin ayrıcalıklarına sahipti. O yumuşak bronz ten, gözlerinin altındaki o cüretkâr geçici çiller flütünü üfleyen Pan’ın zamanına, o uzak günlere aitmiş gibi gösteriyordu onu.

Sessizce yaklaştı. Gafil avlanışımdan duyduğum rahatsızlığın ona keyif verdiğinden emindim.

Şapkamı çıkararak kanonun yanında, itiraf etmeliyim ki bir başkasının -özellikle de bakılması son derece memnuniyet verici birinin- malını uygun olmayacak şekilde incelerken yakalandığım için hafif bir suçluluk duyarak dikildim.

“Yani eğer o küreğe ihtiyacınız yoksa…”

Başımı eğdiğimde küreği ellerimde tuttuğumu fark ederek kızardım. Hatta sanki kendi malımmış gibi tutuyordum.

“Tekrar affınızı dilerim,” dedim. “Ben beklemiyordum da…”

Yanlışlıkla misafir odasının kapısına gelip misafirleri hiçbir şaşkınlık ifadesi göstermeden izleyen bir çocuğun bakışlarıyla sakince izledi beni. Ne beklemem ya da beklememem gerektiğini bilmiyordum. O da bana açıklamaya niyeti olmadığını gösteriyordu. Kısa eteği en fazla on beş on altısında olduğunu gösteriyordu. Eğer gerçekten öyleyse bu durumda üstünlüğün bende olmaması için hiçbir sebep yoktu. Pipomla oynarken sıcak tütün közleri elimi yakınca pipoyu birden elimden fırlattım.

Biraz güldü ve piponun rıhtımdan sekerek suya düşüşünü izledi.

“Ne fena!” dedi gözleri hâlâ pipodayken. “Ama acele ederseniz dalgalar uzaklaştırmadan alabilirsiniz.”

“Öneriniz için teşekkür ederim,” dedim. Ama bana gülmek için hazır beklediğine emin olduğum tuhaf bir okul kızının önünde rıhtıma diz çöküp de bir pipoyu yakalamaya çalışma fikri hiç hoşuma gitmedi.

Kanosunun bağlı olduğu iskeleye doğru bir adım attı.

“Müsaade ederseniz…”

“Eğer yapabileceğinizi düşünüyorsanız… Sağ salim,” dedi ve gözlerinde oynaşan kahkaha beni öfkelendirdi.

“Kadınsı düğüm, erkeklerin kafasını karıştırmak için tasarlanmıştır,” dedim, aşina olmadığım ilmeklerle düğümlenmiş ipi boş yere çekerken.

Garip bir tepkisizlikle bekledi. Muhtemelen sakarlığıma gülüyor olduğunu düşünmek parmaklarımı daha atik kullanmamı sağlamıyordu.

“St. Agatha’daki denizcilik hocasının bir kadın olduğuna şüphe yok. Bu düğüm mezuniyet sonrası kurslarında anlatılmalı. Ama benim kibarlığım da sizin sabrınıza denktir, sizi temin ederim.”

Kırmızı İskoç bereli kız sessizliğini korudu. Islak ip inatçıydı. Düğüm giderek karıştı ve benim durumu çözme çabalarım kızda hiçbir tepki uyandırmadı. Dolaşık düğümlerine çeşitli teorilerle saldırdığım ipi çekiştirdim.

“Ameliyatlık bir durum korkarım. Tam bir kördüğüm ama bıçağım yanımda değil.”

“Ah, ama yapmayın!” diye haykırdı. “Ben kendim halledebileceğimi düşünüyorum.”

Eğildi -ceket kolunun omzumu sıyırdığını hissettim- benim göz ardı ettiğim bir ucu tutup ince, esnek eliyle sertçe çekti ve düğümü çözdü.

“İşte!” dedi küçük bir kahkaha eşliğinde. “Sizi onca zahmetten kurtarabilirmişim.”

“Ne kadar da kalın kafalıyım! Ama şifreyi bilmiyordum,” dedim, hatamı biraz olsun düzeltebilmek için kanoyu dikkatle düzleştirirken.

Uzattığım ele küçümser gibi baktı. Sonra küçük, temkinli bir adımla teknesine bindi ve küreği aldı. Saat geç oluyordu. Korudaki gölgeler giderek koyulaşırken suyun üzerinden serin bir rüzgâr esti. Şapel kulesinin ardındaki gökyüzü, günbatımının ihtişamıyla parlıyordu.

Kız birkaç becerikli darbeyle küçük, el yapımı kanosunu pipoma yaklaştırdı, pipoyu aldı ve rıhtıma fırlattı.

Kürekleri tereddütle oynatırken, “Belki ezgili tüttürürsünüz,” dedi.

“Beni büyük bir yükümlülük altına sokuyorsunuz,” dedim. “St. Agatha’daki kızların hepsi böyle cana yakın mıdır?”

“Öyle olduklarını söyleyemem! Ben büyük bir istisnayım ve cidden sizinle konuşmamam gerek! Kurallara aykırı! Ayrıca tütün içilmesini teşvik etmeyiz.”

“Papaz içmiyor herhalde.”

“Şapelde içmez. İçmediğine inanıyorum. Onu başka bir yerde de nadiren görürüz zaten.”

Kürekle şimdiye kadar sadece boş boş oynamıştı ama bu kez gözlerini kaldırdı ve uzun bir hamleyle geri çekildi.

“Ama koruda… bu sabah… duvarın kenarında!”

Onu öyle şaşırttığım için kendimden hâlâ nefret ederim. Küreğin dengeli duran palası birden etrafa su sıçratarak göle düştü. Kız, kanoyu neredeyse hiç seçilmeyen bir hamleyle rıhtıma yanaştırdı. Gözlerinde hayret ve dehşetle bana döndü.

“Demek insanları dinleyen bir dedektifsiniz, öyle mi? Efendinize saygılarımı iletin lütfen! Size gerçekten bir özür borçluyum, bir beyefendi olduğunuzu sanmıştım!” diye haykırdı utandıran bir vurguyla. Sonra da küreğini suyun derinliklerine batırdı.

Arkasından abuk subuk kekeleyerek seslendim ama hafif teknesi suyun üzerinde durmadan ilerledi. Kürek antrenmanlı bir kesinlikle inip kalkarken neredeyse hiçbir dalgaya neden olmuyordu. Kız usulca günbatımında masalsı görünen kulelere doğru ilerledi. Arkasından öyle bakakaldım. Kendimi ayıplayıp duruyordum. Batı tarafını sarı ve kırmızının görkemi sardı. Bir rüzgâr aniden kulübelerin ardındaki koruda inledi, benim etrafımdan geçti ve gölün yüzeyini dalgalandırdı. Kızın kanosuna ulaşana dek rüzgârı izledim ve ince, el yapımı kanonun suyun sallanışına verdiği hızlı tepkiye baktım. Sular kızın tetikteki bedenini bir dalgayla yükseltirken kürek hâlâ düzenli olarak suya dalıp çıkıyordu. Sonunda okul arazisinin yakınlarındaki rıhtımı oluşturan yarımadanın ardında gözden kayboldu.

Kırmızı İskoç beresi, sonunda kırmızı gökle bir oldu. Ben de kanomu çevirerek neşesizce eve doğru kürek çekmeye başladım.

Yedinci Bölüm
DUVARDAKİ ADAM

Kıyı boyunca bir saat kadar boş boş dolandıktan sonra bile kendime o kadar öfkeliydim ki karaya çıktığımda yolumu kaybettim ve Bates’in bize hayvan yemlerini getiren köylülerle iletişim kurmak için kullandığı arka kapıda buldum kendimi. Mutfağa kolaylıkla ulaştım, birinci ve ikinci katları birbirine bağlayan merdiveni çıktım. Ev karanlıktı ve karanlıkta bilmediğim bir yolda sendeleyip durmak da ruh halime pek iyi gelmiyordu. Korkarım ardında tamamlanmamış ve böylesine akıl almaz görünen bir ev bırakan büyükbabama edilen beddualar yüzündendi. Kıza karşı affedilmez çıkışım içime dert olmuştu. Gece serinliği birdenbire suyun üzerine çökünce üşümüştüm ve bir an önce rahat kıyafetler giymek istiyordum. İkinci katta odama giden yolu bulabileceğimi düşündüm ve oturma odamdan gelirmiş gibi duran kısık sesleri duyduğumda, engebeli zeminde oraya doğru ilerliyordum.

Koridor zifiri karanlıktı. Olduğum yerde durup dinledim. Odamın kapısı açıktı ve kısacık bir an koridora zayıf bir ışık vurup tekrar ortadan kayboldu. Bir çekicin ahşaba vurduğunu duydum.

Sonra ses kesildi ve bir fısıltı duyuldu:

“Beni burada bulursa öldürür. Yarın tekrar denerim. Tanrı adına yemin ederim ki, sana yardım edeceğim ama şimdi daha fazla…”

Derken ses boğuklaştı ve yine çekiç sesi duyuldu. Bu şekilde birkaç dakika daha devam eden çekiç darbelerinin ardından anlayamadığım fısıltılar duydum.

Her ne oluyorsa, o an dikkatimi çeken iki ya da üç nokta vardı. Komploculardan biri eyleme katılmaya pek istekli değildi ve tanınmıyordu. İkincisi, başarısız olmuşlardı ve başka bir fırsat kollamaları gerekecekti. Üçüncüsüyse her ne iz üstündeyseler benim için önemliydi çünkü büyükbabamın bu tuhaf evinde bana ait odalar seçilmişti araştırma için.

Olayın ortasına düşmeye hazırlıklı olmadığım açıktı ama ziyaretçilerimi korkutma fikri muzip yanımı cezbetmişti. Parmaklarımın ucunda merdiven sahanlığına doğru ilerledim. Ses çıkarmadan aşağı indim, ön kapıyı buldum ve içeriden açıp sertçe geri kapadım. Üst katta telaşlı bir koşuşturma duydum anında. İçlerinden biri karanlıkta sendeleyip düştü. Bu kazanın sesini duyunca keyifle sırıttım ve hızla, evin diğer yerleri gibi karanlık olan büyük kütüphaneye ilerledim. Uzun pencerelerden birini açıp balkona çıktım. Evin arka tarafından sinsice atılan adımların sesini duydum. Geçitteki köprüye yaklaştıkça adımlar sıklaştı ve bir koşuya döndü. Firarilerin koruya doğru kaçışlarını dinledim. Sonunda sesler göle doğru uzaklaşıp duyulmaz oldu.

Конец ознакомительного фрагмента.

1
...