Читать книгу «Bin mumlu ev» онлайн полностью📖 — Meredith Nicholson — MyBook.
cover

“Ben pek öyle düşünmüyorum,” dedi Pickering. Sonra cebinden saatini çıkarıp tombul parmaklarıyla sapını çevirdi. Kısa boylu, tıknaz, yağlı bir adamdı. Köşeli bir çenesi, şimdiden seyrelmiş saçları ve kısa kesilmiş bıyıkları vardı. Yaş almanın onu pek geliştirmediğini düşündüm.

Huzursuz olduğumu göstermeye hiç niyetim yoktu. Sigara tabakamı çıkarıp masanın üzerinden uzattım.

“Buyur! Madrid’de bana özel olarak yapıldılar.”

“Tütünün hiçbir şeklini içmediğimi unutmuşsun.”

“Hayatın zevklerini hep kaçırdın, evet,” dedim tüten kibritimi, görünür öfkesine rağmen çöp sepetine atarken. “Eh, ben hikâyelerdeki kötü çocuğum ama mirasımın bununla ilgili bir şartı olmasına gerçekten üzüldüm. Param bitmek üzere. Herhalde bana beklenen mirasımın birkaç binini önden vermezsin.”

“Bir kuruş bile vermem,” dedi gereksiz bir canlılıkla. Onunla ilgili ilk değerlendirmemi, büyük rakamlarda cömertlik sergilemediğini hatırlayarak tekrar güldüm. “Bunu yapmam, büyükbabanın isteklerine uymamak demek. Şu kaplan avı maceralarında sağlam para harcamış olmalısın,” diye ekledi.

“Elimde ne varsa harcadım,” diye cevapladım tatlılıkla. “Tanrı’ya şükür ki elim sıkı değil! Dünyayı gördüm ve bunun için para harcadım. Senden hiçbir şey istemiyorum. Benim yerinde duramayan ya da düzenli, saygın bir yaşam sürdüremeyecek yabani bir adam olduğum konusunda büyükbabamla aynı düşünceleri paylaşıyorsun şüphesiz. Ama seni büyük bir hayal kırıklığına uğratacağım. Bu mülkün büyüklüğü nedir?”

Pickering beni izledi -sanırım huzursuz olmuştu- ve ardından bir kalemle oynamaya başladı. Pickering’in ellerini hiç sevmemişimdir. Kalın ve bembeyazdırlar. Bir erkeğin ellerine göre fazla bakımlılardı.

“Korkarım biraz moralin bozulacak. Buradaki kasalarda yalnızca on bin dolar değerinde tahvil bulabildim. Bir ihtimal -kuvvetli bir ihtimal- servetinin boyutu konusunda hepimiz yanıldık. Rahibe Theresa tatlı diliyle ondan büyük miktarlar aldı ve senin de göreceğin gibi Annandale’deki eve küçük bir servet harcamasına rağmen bitiremedi. Ucuz bir teklif değildi ve bitmemiş haliyle pek bir değeri yok. Şunu bilmelisin ki Bay Glenarm yaşarken epey bir para dağıttı. Üstelik babana adadı hepsini. Ne bıraktı, biliyorsun. Tüm o şeyler hesaba katıldığında pek de küçük bir servet değildi.”

Anlattıklarından huzursuz oldum. Babamın mülkü hatırı sayılır bir büyüklükteydi ve ben onun tamamını çarçur etmiştim. Sudan’da yaptığım ve en azından beni gayet tatmin eden bir gezi sırasında görkemli bir şekilde harcadığım kırk bin doları hatırlayınca vicdanım sızladı. Ama Pickering’in sözleri beni şaşırtmıştı.

“Bakalım doğru anlamış mıyım…” diyerek ona doğru eğildim. “Büyükbabamın zengin olması gerekiyordu ama sen bana çok az mal bulduğunu söylüyorsun. Rahibe Theresa, bir okul inşa etmek için ondan para aldı. Ne kadar aldı peki?”

“Elli bin dolar. Açık bir hesaptı. Defterlerinde hesaplar var ama not tutmamış.”

“Peki bu iddianın dayanağı?”

“Ona karşı bireysel olarak iyi ama onun iddiasına göre…”

“Evet, devam et!”

Doğru noktayı yakalamıştım. Israrım onu öfkelendirmişti ve açıkça görülen huzursuzluğu beni memnun ediyordu.

“Ödemeyi reddediyor. Bay Glenarm’ın parayı ona hibe ettiğini söylüyor.”

“Bu mümkün, öyle değil mi? Kiliselere hep bağış yapardı. Okullar ve teolojik seminerler onun zayıflıklarından biriydi.”

“Bu kesinlikle doğru ama bu hesap mülkün kazancından. Vasiyetin uygulayıcısı olarak o kazancı toplamak benim işim.”

“Bunu geçelim. Bu parayı alırsan, mülkün değeri altmış bin dolar artı Annandale’deki arazinin değeri. Ve Glenarm Malikânesi’nin değeri de…”

“Ah, işte beni yakaladın!”

İlk kez bir yumuşama ifadesi göstermesi beni gardımı almaya zorladı.

“Değerine dair bir fikrim olmalı. Bitmemiş bir evin bile bir değeri vardır.”

“Oradaki arazinin bir dönümünün değeri yüz, yüz elli dolar kadar. Düz hesap yüz dönüm var. Oraya gittiğinde eve senin biçeceğin değeri duymak isterim.”

“Saçmalık! Gururumu okşuyorsun Pickering. Oradaki başıboş eşyaların değeri ne?”

“Hepsi kütüphanede. Büyükbabanın zayıf noktası mimariydi.”

“Ben de öyle biliyorum!” diye araya girdim, John Marshall Glenarm’la meslek seçimime dair yaptığımız fırtınalı tartışmaları hatırlayarak.

“Son yıllarında kendini giderek kitaplarına verdi. Oraya ülke sınırları içinde mimariyle ilgili bulabildiği en iyi koleksiyon kitaplarını doldurdu. Senin de hatırlayacağın gibi kilise işlerinden sonraki en büyük hobisi buydu ve üzerine epey düştü. Ama çalışmaları ona büyük de bir tatmin sağladı.”

Bir kez daha güldüm. Bu durumda gülmek, ağlamaktan iyiydi.

“Herhalde orada, mimariyle ilgili kitapların ortasında oturmamı, tek gelir kaynağımın da bu konuda çalışma fikri olmasını istedi. Tam Glenarm'a göre bir plan! Demek elimde yalnızca değersiz bir ev, yüz dönümlük bir arazi, on bin dolar ve büyükbabamı ona bir okul kurması için kandıran Protestan bir rahibeye karşı açılmış şüpheli bir dava var! Çok sağ ol. Anladığım kadarıyla mirasım, Afrika’da kalsam cebimde olacak parayla aynı.”

“Hemen hemen.”

“Ama kişisel eşyaların tamamı benim. Orada bulunan her şey. Belki de büyükbabam eski bir kabın içine sırf vârislerinin, onların haleflerinin ve onlardan sonra geleceklerin merakını uyandırmak için birkaç hükümet bonosu saklamıştır. Oralarda bir yerdedir!”

Pencereye doğru ilerleyip şehri izledim. Aniden arkamı döndüğümde Pickering’in gözlerinin tuhaf bir dikkatle üzerimde olduğunu gördüm. Gözlerini hiçbir zaman sevmemiştim. Fazlasıyla sabitlerdi. Eğer bir adam bakışınızı sükûnetle ve zorlanmaksızın karşılıyorsa, ondan sakınmanız gerekir.

“Evet, şüphesiz o mekânı tam anlamıyla hazinelerle dolu bulacaksın,” dedi ve güldü. “Herhangi bir şey bulduğunda bana telgraf çekersin.”

Gülümsedi. Bu fikir onu memnun etmiş gibiydi.

“Başka bir şey olmadığına emin misin?” diye sordum. “Bir yedek, bir ek vasiyetname falan?”

“Senin bildiğin bir şey varsa ortaya çıkarmak senin işin. Tüm olasılıkları tükettik. Vasiyetin hükümlerinin alışılmadık olduğunu biliyorum. Büyükbaban pek çok yönden tuhaf bir adamdı ama aklı tamamen başındaydı ve akli melekeleri son dakikaya kadar yerindeydi.”

Kalbimde bir sızıyla, “Bana hak ettiğimden çok daha iyi muamele etmiş,” dedim. Sorumsuz yaşamımda pek sık rastlamadığım bir sızıydı bu. Arthur Pickering’in karşısında duygularımı göstermeye katlanamazdım.

Vasiyetin bir kopyasını alıp inceledim. Çok özgün olduğu su götürmezdi. Üzerinde Wabana Bölgesi, Indiana kâtibinin onay mührü vardı. Tanıklar Thomas Bates ve Arthur Pickering’di.

“Bates kim?” diye sordum adamın imzasını işaret ederek.

“Büyükbabanın keşiflerinden biri. Evin idaresi onda. Güvenilir bir adam. Her şey bir yana, iyi bir aşçı. Bay Glenarm, Bates’i nerede buldu bilmiyorum ama ona çok güvenirdi. Son anlarında yanında o vardı.”

Tek akrabası uzak ülkelerde gezerken başucunda yalnızca hizmetçisi bulunan ölüm döşeğindeki büyükbabamı gözümde canlandırmanın beni pek mutlu etmediğini söylemeliyim. Büyükbabam sürekli uzun, siyah bir palto giyip ipek bir şapka takan, tuhaf, gümüş başlıklı bir baston taşıyan ve insanların gülmeleri mi ağlamaları mı gerektiğini çözemedikleri kafa karıştırıcı şeyler söyleyen garip, küçük bir adamdı. İyilikleri için ona teşekkür edilmesini istemezdi. Ama cömert, yardımsever bir adamdı ve daima iyilikler yapardı. O acayip insancıllığı gazetelerde sık sık yer bulurdu. Bir defasında Boston’da revaçta olan bir kiliseye sağlam bir para bağışlamış, ancak hukuki olarak güvenceye aldığı bir şart koşmuştu. Eğer cemaat bir gün ruhani refahını Reginald, Harold ya da Claude adında bir vaize tevdi ederse, yaptığı bağış miktarınca para, faiziyle birlikte Massachusetts İyilikseverler Derneği’ne aktarılacaktı.

Onu düşünmek içime dokundu. Parasının beni asla cezbetmediğini hissetmekten memnundum. Mülkünün büyük ya da küçük olması önemli değildi. Adını taşıdığım bu ihtiyarın isteğini yerine getirerek en azından vicdanımı rahatlatabilirdim. Hayattaki güzel şeylere ve sanata duyduğu ilgi ona inkâr edilemez bir seçkinlik katmıştı.

“Bay Glenarm’ın son günlerine dair bir şeyler öğrenmek isterim,” dedim birden.

“Doğduğu köyü ziyaret etmek istemişti. Yoldaşı ve hizmetçisi Bates de onunla birlikte Vermont’a gitti. Aniden öldü ve eski köy mezarlığında babasının yanına gömüldü. Onu en son yazın başlarında gördüm. Şehir dışındaydım ve öldüğünü her şey olup bittikten sonra duydum. Bates yanıma gelip durumu bildirdi ve vasiyeti resmen onaylamak için gerekli evrakı imzaladı. İşlemlerin merhumun ikametgâhında yapılması gerekiyordu. Biz de beraberce Wabana’ya, Annandale’in bulunduğu bölgedeki konuta gittik.”

Bir süre sessizce durup gençliğimde ötesindeki dünyaları düşlememe neden olarak beni cezbeden denizi izledim.

“Düşük bir hisse, Glenarm,” dedi Pickering teselli eder gibi. Birden ona döndüm.

“Sen düşük bir hisse olduğunu düşünüyorsun! Sanırım o ihtiyarın yaşamında paradan başka bir şey görmüyorsun. Ama bana kalan miras umurumda bile değil benim! Yaşarken büyükbabamın isteklerinden birini bile yerine getirmedim. Ama o öldü artık ve son isteğini yerine getirmek zorundayım. Sonunda ölecek bile olsam gidip orada bir yıl geçireceğim. Ne demek istediğimi anladın mı?”

“Peh! Sen zaten hep böyle parlayan bir tiptin,” dedi alayla. “Bence tanışıklığımızı tamamen iş ekseninde tutmak en iyisi olacak. Eğer vasiyetin şartlarını kabul ediyorsan…”

“Elbette ediyorum! Kıyameti koparıp ihtiyar bir adamın son isteğini yerine getirmeyi reddeceğimi mi düşünüyorsun? Yaşarken ona yeterince dert oldum zaten, bari mezarında hayal kırıklığına uğratmayayım. Vasiyete karşı çıkmamı bekliyordun herhalde ama seni hayal kırıklığına uğratacağım.”

Hiçbir şey söylemeden kalemiyle oynadı. Daha önce ondan hiç bu kadar nefret etmemiştim. Öyle kendini beğenmiş ve rahattı ki. Bürosu refah kokuyordu. Bir an önce işimi bitirip oradan çıkmak istedim.

“Sanırım o bölgede ölüm oranları yüksek. Sıtma ne durumda?”

“Korkulacak kadar yaygın değil anladığım kadarıyla. Annandale Gölü’nün bir kıyısında yazlık bir mesire yeri var. Oranın sağlıklı olması gerek. Büyükbabanın seni oraya ölmen için gönderdiğini düşünmüyorum.”

“Hayır, muhtemelen köyde yaşamanın beni adam edeceğini düşünüyordu. Kendi erzakımı götürmem gerekir mi? Herhalde yemek yememe izin vardır.”

“Bates sana yemek yapar. İhtiyaçları o alır. Emirlerine uymasını söylerim ona. Pek konuğun olacağını sanmıyorum. Aslına bakarsan…” Dikkatli bakışlarla elinin arka yüzünü inceledi. “Şartlar arasında belirtilmemiş ama düşünüyorum da belki de büyükbabanın niyeti, etrafını dolduran kişilerin…”

“Şamatacı eş dostlar olması!” diye tamamladım sözlerini en neşeli sesimle. “Hayır, örnek davranışlar sergileyeceğim Bay Pickering,” diye ekledim sonra nazik bir ironiyle.

Daktiloda yazılmış ince bir kâğıdı alıp masanın üzerinden bana uzattı. Vasiyetin hükümlerinin yer aldığı resmi bir muvafakatnameydi. Pickering belgeyi ben gelmeden hazırlamıştı. Şartları kabul edeceğimi varsayması huzursuz etmişti beni. Belirli şartlarda nasıl davranacağıma dair yapılan varsayımlar beni hep rahatsız etmiştir zaten. Özellikle de insanları şaşırtmaya ve hayal kırıklığına uğratmaya ne kadar meyilli olduğum düşünüldüğünde. Pickering, imzama şahitlik etmesi için kâtiplerden birini çağırdı.

“Mülkü ne zaman sahiplenebilirsin?” diye sordu. “Kaydını düşmem gerek.”

“Yarın Indiana’ya doğru yola çıkarım,” diye yanıtladım.

“Acelecisin,” diye yanıtladı az önce imzaladığım kâğıdı dikkatle dörde katlarken. “Yola çıkmadan önce benimle bir yemek yersin diye ummuştum ama sanırım Doğu’daki kahve ve pazarlardan sonra New York sana fazlasıyla yavan gelecek.”

Gezdiğim yerlerden bahsetmesi beni tekrar öfkelendirdi çünkü bu en hassas olduğum konulardan biriydi. Yirmi yedi yaşındaydım ve babamdan kalan mirası yiyip bitirmiştim. Pek çok ülkenin lezzetini tatmıştım ve büyükbabamın mirası için bir yılımı daha önce hiç görmediğim, hiç de ilgimi çekmeyen Indiana’daki terk edilmiş, ıssız bir çiftlikte geçirmek zorundaydım.

Odadan çıkmak için ayaklandığımda Pickering tekrar konuştu:

“Bana ara sıra, -mesela ayda bir diyelim- bir pusula yazıp orada olduğunu bildirmen yeterli olacaktır. Postane Annandale’de.”

“O zaman köyde kartpostalları birine verir, ayda bir göndermesini ayarlayabilirim yani.”

“Öyle de olur,” diye yanıtladı düz bir sesle.

“Açlıktan ya da can sıkıntısından ölmezsem tekrar görüşürüz belki. Hoşça kal.”

Resmiyetle el sıkıştık. Sonra ondan ayrılarak gözleri hevesle bakan, kaygılı adamlarla dolu bir asansörle aşağı indim. Hiç değilse iş gibi bir derdim yoktu. Piyasa yükselmiş mi düşmüş mü, hiç fark etmezdi benim için. Kalabalık Broadway boyunca Trinity Kilisesi’ni geçip bir bankaya girdiğimde ve kredi mektubumda kalan parayı çektiğimde, lanetim sayılabilecek macera ruhu kalbimi hızlandırmıştı. Bin dolardan biraz az bir miktarı nakit olarak çekmiştim.

Veznedarın penceresinden ayrılıp arkamı döndüğümde, dünyada görmeyi bekleyeceğim son insanla karşı karşıya kaldım.

Bu, İsa Efendimizin doğumundan bin dokuz yüz bir yıl sonraki ekim ayında gerçekleşti.

...
7