Читать книгу «Eylül» онлайн полностью📖 — Mehmet Rauf — MyBook.

Süreyya bütün bütün söyleyecekti fakat Suat o kadar derin, yalvaran bir nazarla baktı ki, karşıdan Necip, Süreyya’nın mukavemet edemeyip susmasına hak verdi.

Yemekten kalktıkları zaman üç dost Süreyya’nın küçük odasına geçti; balkona çıkmış olan Suat havaya bakarak:

“Hava pek kapanık, Allah vere yağmur yağmasa!” diyordu.

Süreyya artık gülünç bir tavırla:

“Ne?” dedi. “Yağmur mu? Taş yağsa vallah yine gideriz… Değil mi Necip?”

Necip gülerek:

“Hayhay!” dedi.

O zaman tekrar konuştular; yarın nereye gidip nasıl yapacaklarını müzakere ettiler. Suat Emirgân’dan aşağı olmamasını istiyordu. “Beykoz olsa fena mı?” diyordu; Necip karşı sahili tercih ederek Yeniköy’de yahut Yenimahalle’de küçük bir şey bulacaklarını söylüyor, “Oralarda içerilerdeki evler bile yalı gibidir.” diye teşvik ediyordu. Suat’ın asıl istediği tenhalık idi.

On bire kadar konuştular; Süreyya bol bol hayal kurarak yaz hayatını bin türlü sözler içinde şimdiden tertip ediyor, bazı ufak mülahazalarla Suat buna başka tertipler ilave ediyordu.

Süreyya bir sandal bulacaktı; gülerek:

“Bir de araba.” diyordu.

Suat mahzun mahzun başını sallarken:

“Bu uzun olur, değil mi? Asıl o vakit aç kalırız işte.” diye içini çekiyordu.

Yalıda sürülecek zevkleri şimdiden ifrata vardırarak mahzuz olurken birdenbire:

“Lakin bu söylediklerimizi yapmak için bütün yaz yetişmeyecek.” diye gülüşüyorlardı.

Ve Necip son dakikalarda garip bir hüzün içine gömülerek bu mesut karı kocaya bakıyor, “eğer evli olmak bu ise” hiç fena olmadığını görüyordu. Fakat bu izdivacın nasıl müstesna şartlar, tesadüflerle husul bulduğunu düşünerek birçok fena izdivacı göz önüne getiriyor, kendisine “kabil değil, kabil değil böyle bir ikbal teveccüh etmeyeceğini; bu kadar muvafık bir kadına kabil değil nail olamayacağını, mahrum ve zelil hayatını ihtiyarlığa kadar böyle yalnız ve bedbaht sürükleyeceğini” kuruyordu.

Yarın erken kalkılacağından erken yatılmak tavsiyesiyle dağıldıkları sırada Necip hep bu fikirlerin zebunu idi. Odasına gitmek için balkona geçtiği zaman iri, rüzgârlı damlaların yağdığını görerek bu serinlikten istifade için orada durdu, alnını bir direğe koydu ve gecenin karşısında bir müddet öyle kaldı.

Kendini, hayatını düşünüyordu. Evlenmemek hakkındaki kati kararı ara sıra zaafa uğruyordu; şimdi yine o zaaf zamanında idi. Bu karı koca arasında şahit olduğu anlaşma ve yakınlık, bu hararet, bu birinin küçük bir emeli için öbürünün canını verecek derecede telaşı, bu sakin ve mesut muhabbet onu harap ediyordu. Muvaffakiyetleri hep birer hüsran ve azap olan kendi hayatının uzun uzun arzu edilmiş, çalışılmış, kazanılmış muzafferiyetlerinde bile böyle kavi, böyle fedakâr, böyle müşfik ve sıcak samimiyet hamlesine nail olamamıştı. Birçok saadeti, zehirli bir ayrılık yahut muhakkak bir lakaydi ile bitmiş, hiçbiri en mesut zamanında bile şu saadetin sükûn ve letafetine benzeyememişti. Ve bu hayatı tatmadıktan sonra yaşamak ona boş, pek boş geliyordu. “Niçin?” diyor, sonra mutsuzluk ve umutsuzluğun ebedî nakaratı, “Neye iyi!” hitabı takip ediyordu. Onun, zevkin hay ve huyuna tutulmuş, sergüzeştlere meyyal olan tabiatı bunlarla anlaştığı için artık huy olmuş, şimdi kendisinde sükûn ve şefkate, gölgeye, azamet ve şiire müştak bir tabiat uyanmaya başlamıştı. Hayatın en memnun olduğu anında bile ruhundaki eksiklik hissi bir başka ihtiyaç ile dağlanıyordu; şimdi zannediyordu ki, bu ihtiyaç ancak böyle sıcak bir muhabbetle, böyle dostane bir vefa ile tatmin edilecek…

Ilık bir rüzgârla büyük büyük bulutlar uçuşarak geçtikçe seyrek, ağır damlalar serpiliyor, etrafında bunların yapraklara düşmesinden ileri gelen vezinsiz bir ses hışıldıyordu. Necip ıslandığını fark edip karanlığın içinde odasına giderken durdu, yanı başında şimdi işitiyorum zannettiği asude bir teneffüsle uyuyan bu karı kocanın büyük bir hürmet ve muhabbetle mesut olmalarını temenni etti. Layık olan mesut olur fikri bir müddet zihnini işgal etti. Odasına geçip soyunurken hâlâ bunu düşünüyordu.

“Evet.” dedi. “Layık olan mesut olur yahut Goethe’nin dediği gibi layık olan kazanır, kazanamayan layık değildir.”

Sabahleyin Süreyya’nın sesini işitip uyandığı zaman hemen yeni uyumuş gibiydi, o kadar başı küflü ve ağır kalktı fakat panjurları açıp da dışarıdan taze, yeşil, parlak bir yaz sabahı bütün neşe ve tazeliği ile içeri dolduğu zaman derin bir ferahlık hissetti.

Süreyya “Çabuk, çabuk, treni kaçıracağız…” diyordu. Sonra balkonun parmaklığından aşağı sarkıp “Araba hazır mı Selim, araba?” diye haykırdı.

Necip beş dakika sonra hazırdı. Onları odalarının önünde buldu, Suat tavsiyelerini bitiremiyor, tekrar ediyordu. “Aman Süreyya, Allah aşkına…” derken Necip birden dün geceki mülahazalarına döndü, gülümsedi. Suat arabaya kadar yanlarında gelmişti. Süreyya “Bağın kapısına kadar beraber gel, orada seni bırakırız, dönersin…” diyor; Suat, “Ya bırakmazsanız…” diye tereddüt ediyordu. Necip, Suat’ın gözlerinde istasyona kadar gitmek arzusunu okuduğundan “İstasyona gelseniz de yine araba ile dönseniz daha iyi olmaz mı?” dedi.

Karı koca ikisinin de bunu istediği hemen gösterdikleri sevinçli kabulden anlaşılıyordu. Araba hareket etti. Bağın bozuk yolundan bazen devrilecek gibi giderken Necip şu on dakikalık mesafede bile, beraber bulunmak için hatta açıkça itiraf edemeyecek kadar istekli olan bu iki kalbin şimdi yetişmek telaşıyla birbirine bakmadığına dikkat ederek “Beraber olmak yetiyor.” diyor ve tekrar –bulanık ve tortulu cevap vermek yahut tutunmak için mülahazaları daima inkisara uğrayarak– bu hâli bile bir saadet mertebesine çıkaran yakıcı, kavurucu değil teskin edici aşkı, hayır bu aşk olamaz, kalp bağlılığını düşünüyordu.

Tren hareket ettiği zaman istasyonun arkasında arabasından kendilerine bakan Suat’ı aradılar; elleriyle selamlar göndererek uzaklaşırlarken onun da araba ile yola düzüldüğünü gördüler.

Vagonda iki kişi yalnızdı. Necip nasıl olup da Süreyya’nın şimdi bu noksanı, hatta kendisini mahzun eden bu kadın noksanını hissetmediğine şaştı. Bu kadar rabıta üzerine bu ayrılığın muayyen bir müddet için olsun kalbi elbette mahzun etmesi gerekirdi. Ve bu kadar sadık bir aşkın bile böyle mahzunlukları olduğunu düşünerek boynunu büktü.

Süreyya başını trenin hızından hasıl olan havaya açmış yarı durgun, susuyordu. Sonra:

“Bakalım ne yapacağız?” dedi. Daha sonra ilave etti; “Sahi güzel bir şey bulursak… Suat ne kadar sevinecek değil mi?”

Evet, Suat… Şimdi onsuzluktan mahzun iken bu mülahaza onu sevindirmek, onun sizi beklediğini, şimdi fikren sizinle beraber olduğunu, her an yanınızda hissettiğinizi bilmek, hissetmek, yanınızda görmek… Bu mahzunluğa sonsuz bir lezzet veriyor, sevilen için çekilen ezaları bir gam damlasıyla karışık bir hoş sarhoşluk hâline getiriyor, zaman geçtikçe bir esef kadar tatlılaştırıyordu.

Süreyya:

“Ah bak, akşam bizi araba ile beklemesini tembih etmeyi unuttuk.” diye esef etti. Sonra hemen, “Ama zannederim düşünür ve gelir.” dedi.

Eğer geleceğini zannetmeseydi haksızlık edecekti; zira Necip, Suat’ı onun kadar bilmediği hâlde bundan şüphe etmiyordu. Ve birden, kendisine daima mevcut olan tahlil vesvesesi ile bu saadetin de derinliklerine girip hakikati görmek merakına düştü. Elbette bunların da göründükleri kadar mesut olmadıklarını, Suat’ın da hakikat hâlde bu kadar kusursuz bulunmadığını tekrar etmeye başladı. Kendisinin bunların karşısındaki hayran vaziyetini pek gülünç buluyordu. İşin karşıdan böyle göründüğünü, esasen kim bilir neden ibaret olduğunu söylerken; niçin hiçbir noksan alameti kendi “müşikâr nazarına”1 isabet etmediğini soruyordu. Birden bir tepki ile “Bu kadarı da bir muvaffakiyet değil mi? Bakalım ben bu kadarına nail olacak mıyım?” dedi.

Akşama kadar dolaşıp nihayet işlerini sevine sevine bitirdikten sonra trene geldikleri zaman büyük bir rahatlık hissettiler. Önlerinde memnun ve mutlu geçecek birkaç gün vardı. Süreyya muvaffakiyetli zamanlarına mahsus evza ve etvarı ile ve hayal ile anlatıyordu: Şimdi Suat’ı bulacaklar, ona anlatacaklar. Süreyya’nın “mücevher kutusu, fildişi yuva” diye tarif ettiği yalıyı o kadar sevecek… Sonra evdekileri nasıl şaşırtacaklar… Süreyya hepsinin taklidini yapıyordu. Fatin kuduracak, beyefendi köpük saçacak…

Necip:

“Ya Hacer?” dedi.

“Hacer mi? Görürsün, o da kocasına bir yalı tutturacak…”

Sonra gülerek:

“Fakat Fatin… Vallah onu boşar da öyle bir halt etmez.” dedi.

O asıl onu görmek istiyordu:

“Ah şu Fatin.” diyordu. “Patlayacak, patlayacak…”

Sonra birden:

“Patlasa da Hacer de kurtulsa.” dedi.

Necip, Suat’ın ciddiyet ve metaneti yanında Süreyya’nın da böyle küçük hislere kapılışına bakıyor fakat kendisi de Fatin’i o kısa boynu, daima para görür gibi akı çok gözleri, başını çevirmeden sağa sola bakışı ile o kadar iğrenç buluyordu ki hak veriyordu.

İstasyonda Suat’ı bulur bulmaz bütün emelleri altüst oldu. Süreyya ona müjde verirken o:

“Nafile… Her şey bozuldu.” dedi ve merak ettiklerini görerek anlattı:

“Ben dadıma tembih etmeyi unutmuştum, hepsini Hacer’e söylemiş… Şimdi herkes biliyor.”

Süreyya eyvah makamında elini alnına götürerek:

“Ne söylüyorsun Suat?” dedi. Sonra saadetinin çokluğundan onu da bir muvaffakiyet sayarak:

“Bilsinler, ne yapalım, menetmek de ellerinden gelmez ya…”

Suat öyle düşünmüyordu. “Beyefendi mâni olmak isterse?” diyordu. Süreyya yavrusunu müdafaaya hazırlanan bir canavar mehabet ve tehevvürüyle bakarak:

“Ne?” dedi; azametle omuzlarını kaldırdı, “Ben artık mektebe gitmiyorum.” diye güldü. Sonra arabaya bindikleri zaman Süreyya, “fildişi yuvasını” tarif için her şeyi unuttu. O kadar galeyan ile naklediyor, Suat da deminki kederi unutarak öyle şen şakrak görünüyordu ki Necip bile kendisine, “Bunda sana ait ne var?” diye içinden yükselen zehirli sesi unutarak cereyana kapıldı.

Süreyya methettikçe Suat, Necip’e dönüyor, “Sahi mi Allah aşkına, sahi mi?” diye soruyordu.

Evet, hepsi sahi idi. Bu fildişinden yuva Boğaz’ın üstünde Kavaklar’ın yanında, Yenimahalle’nin bir köşesinde, heyeti mecmuası fildişinden yapılmış kadar temiz, parlak, Pazarbaşı’nda idi. Otuz yedi liraya tutmuşlardı. İçerisi yarı döşeli idi.

Süreyya:

“Suat, piyano da var.” diyordu.

Bunların hepsi Suat için bir neşe kaynağı oluyordu. Süreyya oranın sükûnundan, gölgesinden, manzarasından galeyanla bahsediyor, söyleyeceği şeylerin çokluğundan eksik anlatarak:

“Deniz, kapısının önüne kadar geliyor Suat, bilsen!” diye sevincinden taşıyordu.

Sonra Suat, Hacer’in nasıl mosmor kesilip “karısının parasıyla sayfiyeye giden” Süreyya’nın artık gözünden düştüğünü nasıl söylediğini anlattı. Süreyya hiddetlenerek “Niçin? Kocanın parası başka, karının parası başka mı olur?” dedi ve zalimleşerek “Herkes kendi kocası, her kadın kendisi mi?” diye söylendi. Suat eliyle ağzını tutarak susturmak istedi. Süreyya haksızlıklara böyle acı mukabele ettiği zaman içi ezilir, onu sevememekten korkardı. Necip’e dönerek:

“Düşününüz Necip.” dedi. “Biz gidince yalnız kalacak, bütün bütün yalnız… Zavallı kız ne yapacağını şaşırıyor, sonra…”

Süreyya, Suat’ın sözlerini kendi fikirleriyle tamamladı:

“Sonra… Sonra da kıskanıyor… Niçin bir şeye kendi adını vermezsiniz? Kıskanıyor… İşte bu… Ve kıskançlığı onu şirret, hain ediyor… Bunda acınacak ne var?”

Köşke geldikleri zaman kapının önünde Hacer’le Fatin’i gördüler. Fatin iki eli böğründe, pantolonunu çekerek ve gözlüğünün üstünden bakıp yılışarak:

“Maşallah efendim, Boğaziçi’nden öyle mi?” dedi.

Yukarıda, balkondan hanımefendinin sesi:

“Allah güle güle oturmak kısmet etsin… Nerde tuttunuz bakayım?” dedi.

Süreyya, Fatin’e omuz kaldırıp annesine cevap verdi:

“Hele yemek yiyelim, uyuyalım da… Rüyayı o zaman görürüz… Ne kadar sabırsızsınız!”

Hacer, öfkesine mağlup olarak birden atıldı:

“Ah, ben biliyorum canım… Bana Behice Dadı söyledi; hatta bak yengem inkâr edemiyordu, amma şimdi hep bir oldular, el birliğiyle saklayacaklar… Fakat ben biliyorum, bugün onlar Boğaziçi’ne gittiler, ev tuttular… Dün para gelmiş…”

Fatin kahkaha ile gülüyordu. Süreyya, Hacer’e dönüp hiddetli bir tavırla:

“Pekâlâ küçük hanım, farz edelim ki öyle olmuş! Bunda ne var? Siz de o kadar istiyorsanız, beyiniz de size tutsun.” dedi.

O zaman Fatin’in pantolonunu bir kere daha çekip sessizce içeriye kaçtığını görerek hep birden güldüler.

Yalnız kaldıkları zaman Süreyya:

“Aman kaçalım, yarından tezi yok kaçalım.” diyordu.

Suat:

“Dur bakayım, izin alalım bir kere.” dedi.

Süreyya:

“Kimden? Neden? İzin mi? O niçin?” diye söylenirken karısı:

“Yok, ben kimseyi darıltmaya razı değilim. Sen o işi bana bırak!” dedi. Ve sessiz, mütebessim gidip beyefendi ile hanımla görüştü. Dönüşünde, “Yalnız Hacer…” dedi, “Onu ne yapacağız?” Ve anlamayarak yüzüne bakan iki erkeğe kederle “Onu da götürsek…” diye yalvardı.

Süreyya yerinden fırlayarak haykırdı:

“Ne? Fatin’i de mi?”

Buna bir karar vermek için müzakere ediyorlardı, bu geç vakte kadar sürdü. Yatma zamanı gelince Necip:

“Artık ben de yarın iniyorum.” dedi ve Suat’a bakarak:

“Bana başka hizmet var mı?” diye sordu.

Suat güldü:

“İzin mi? Bir şartla!” diyerek kocasının yüzüne baktı. Süreyya da gülerek:

“Evet, taşınır taşınmaz postu bizim eve sermek şartıyla.” dedi.

Ertesi sabah kalktıkları zaman Süreyya anlattı ki, gece köşkün öbür köşesinde kıyametler kopmuştu. Hacer kocasını onlar gibi yalı tutup Boğaziçi’ne gitmeye icbar etmiş, o tabii bu teklife kulak asmamış… Süreyya “Yüreğine inmiştir!” diye gülüyor fakat sonra kızıyordu. Bunun üzerine atışmışlar, Hacer’e fenalık gelmiş, bey, hanım hep oraya koşmuşlar. Fatin ısrar etmiş, daha icbar edilirse rahat edeceği bir yere gitmekten başka çaresi kalmadığını söylemiş…

Süreyya:

“Katırı görüyor musun, katırı!” dedi. Sonra babasının barıştırıncaya kadar nasıl uğraştığını söyleyerek, “Katır çeksin meheldir!” dedi. “Araya araya bulduğu yakutu şimdi görsün… Çünkü o kızını evlendirirken bir gün öyle söylemişti: ‘Hanım, aradım amma öyle bir yakut buldum ki…’ Bulduğu yakutu şimdi nargilesinin marpucuna oturtsun da.” diyordu.

Suat darılarak:

“Bey, Bey!” dedi.

“Peki, sustum, sustum amma haydi kaçalım bakayım… Zira artık onların yüzünü görmek istemiyorum…”

Suat yalvardı:

“Yok, sen bir kere Hacer’e söyle de öyle… İstediği vakit gelsin… Söyleyeceksin değil mi?”

Kocasından muvafakat cevabını almadan işe başladı ve Necip kendilerine veda edip ayrılırken Süreyya, Hacer’le konuşmak için odasına gidiyordu.

1
...
...
8