O da artık yalnızlıktan hoşlanmaya ve hayale dalışların zehirli tadına varmaya başlamıştı. Yaz akşamları, o ateşten gurup renklerine büründüğü saatlerde, çoğu zaman bulanık ve belirsiz bir melankoli kaplıyordu içini. Bahçenin en kuytu köşesine oturup ya da yatağına uzanıp, efsane prenseslerini hayal ediyordu. Luba ya da tanıdığı öteki genç kızlar şeklinde beliriyordu prensesler; yarı karanlıkta sessizce dalgalanıyorlardı önünde ve muammalı bir bakışla gözlerinin içine bakıyorlardı. Bazen bu hayaller müthiş bir enerji gücü uyandırıyordu onda ve bir çeşit sarhoşluk hâli yaratıyordu; ama zaman oluyor, aynı hayaller dayanılmaz bir kedere boğuyordu onu. Ağlamak istiyor, gözyaşlarından utanıp zapt ediyor kendini, sonra yine dayanamayıp sessizce ağlıyordu.
Babası, sabır ve ihtiyatla iş âlemine alıştırmaktaydı Foma’yı; sık sık borsaya götürüyor, siparişlerden, teslimattan, ortaklarından söz ediyordu; kendilerine nasıl “güneşte bir yer” edindiklerini anlatıyor, şimdiki servetlerini ve piyasadaki tutumlarını açıklıyordu. Foma hızla alışmıştı işlere, el attığı her şeyi düşüne taşına ve büyük bir ciddiyetle yürütmekteydi.
İnyat’a göz kırparak, “Bizim küçük şalgam, harika bir çiçek verdi!” diyordu Mayakin hafiften alaycı bir sesle.
Ama yine de Foma’da, artık on dokuz yaşını aştığı hâlde, çocuksu ve alabildiğine saf bir yan vardı: Buydu onu arkadaşlarından ayıran. Ve bu yüzden, arkadaşlarının gözünde, alay edilmeyi hak eden bir aptaldı; onların bu tavrından dolayı da yanlarına sokulmuyordu. Oğullarını bir an bile gözden kaçırmayan İnyat’la Mayakin’e gelince, Foma’daki bu karakter belirsizliği karşısında ciddi olarak endişeye kapılıyorlardı.
“Katiyen anlamıyorum bu çocuğu!” diyordu İnyat üzgün bir sesle. “İçkisi yok, hovardalığı yok. Seninle, benimle son derece saygılı; her şeyi büyük bir dikkatle dinliyor. Bir delikanlıdan çok, bakire bir kız havası var. Oysa hiç de aptala benzemiyor, öyle değil mi ?”
“Yaşıtlarından daha aptal bir havası yok evet…” diyordu Maya-kin yavaşça.
“Beni asıl tedirgin eden nedir biliyor musun? Bir şeyler bekler gibi hep bu çocuk, gözlerinde bir perde varmış gibi bir hâli var. Rahmetli annesi de hep böyle el yordamıyla yürürdü bu dünyada… Oysa şu bizim Afrikan Smolin’e bak bir de; Foma’dan topu topu iki yaş daha büyük o kadar, ama cin gibi çocuk! O kadar ki, insan, babası mı oğluna, oğlu mu babasına çekmiş diye düşünüyor vallahi! Eğitim görmek üzere büyük bir fabrikaya gitmek istiyormuş şimdi, katiyen soluk aldırmıyormuş babasına: ‘Beni tam yetiştirmediniz, yarım yamalak kaldım…’ diyormuş… Vallahi! Oysa benimkinin içinden kopup da böyle bir laf ettiği yok… Hey Allah’ım, sen bilirsin!”
Aynı öğüdü veriyordu Mayakin her seferinde:
“Bak ne yapacaksın… Boğazına kadar herhangi bir işin içine gömeceksin oğlanı! En iyisi budur, gel beni dinle! Demir tavında gerek demişler. Sür işe ve serbest bırak ki, eğilimlerini anlayabilelim… Tek başına ‘Kama’ üzerinde bir sefere gönder oğlanı!”
“Yani sonucu göze alıp şöyle bir sınayalım mı diyorsun?”
“Elbette! Ama peşin pazarlık: Mutlaka bir şeyleri berbat edecektir… Birkaç kuruş zararı göze alacaksın tabii… Yalnız buna karşılık, oğlanın ne edip ne etmediğini öğrenmiş olacağız… Değmez mi?
Nihayet kararını vermişti İnyat:
“Haklısın…” dedi. “Yollamaktan başka çare yok.”
Ve bahar gelir gelmez, iki buğday şalupasıyla “Kama” üzerinde bir sefere gönderdi oğlunu. “Hamarat” isimli römorkör çekiyordu şalupaları. Ve gemiye kumanda eden de, Foma’nın eski dostu, bir zamanların dikkafalı tayfası Yefim’di. Yefim İliç olmuştu artık ismi, otuz yaşında iri yarı bir adamdı; ölçülü, sağduyusu sağlam, gözünden hiçbir şey kaçmayan ve gayet sert bir kaptandı.
Hızla ve neşeyle geçiyordu sefer çünkü herkes memnundu. Foma ilk olarak sırtına yüklenen büyük sorumluluktan dolayı gurur duyuyordu; Yefim’se en küçük tersliği fırsat bilip, kendisine küfürle karışık ukalalık etmeyen genç patrondan memnundu. Ve gemideki iki şefin keyfi, doğrudan doğruya tayfanın üzerinde ışıldıyordu. Nisan sonunda buğday yüklemeleri gereken yerden ayrılmış, mayısın ilk günlerinde asıl konak yerlerine varmış bulunuyorlardı. Gemi, halatla kıyıya bağlıydı şimdi; kıyı boyunca demir atmış olan şalupalarsa, geminin yanı sıra sıralanmaktaydı. Foma buğdayı çabucak buraya boşaltıp parasını aldıktan sonra Perm’e yönelmek zorundaydı. İnyat’ın panayıra yetiştirmek üzere anlaşma yaptığı bir demir yükü bekliyordu Perm’de onları.
Şalupalar, bir çam ormanı boyunca kurulu büyük bir köyün karşısında bulunuyordu. Geldiklerinin ertesi sabahı, erken saatlerden itibaren kadınlı erkekli, atlı yaya, gürültücü bir köylü kalabalığı kaplamıştı rıhtımı. Ve yerine göre bağırıp çağırıp, yerine göre türküler söyleyerek güverteye yayılmış, göz açıp kapayıncaya kadar müthiş bir hızla çalışmaya koyulmuşlardı. Ambara inmiş olan kadınlar buğdayı çuvallara dolduruyor, erkeklerse bu çuvalları sırtlanıp rıhtıma taşıyorlardı. Ve rıhtımda uzun süredir beklenen buğdayla yüklü sıra sıra arabalar, köye doğru yol almaktaydı. Kadınlar türkü söylüyor, erkeklerse neşe ve umursamazlık içinde şakalaşıp küfürleşiyordu. Bu durumda, kendilerini nizamı korumakla görevli sayan tayfalar dört bir yana bağırarak emir yağdırıyor, şalupaları rıhtıma bağlayan kalaslar, köylülerin ağır ayakları altında yaylanıp gıcırdıyor, rıhtımda atlar kişniyor, arabalarla tekerlekleri altında ezilen kumlar aynı zamanda gıcırdıyordu.
Güneşin doğuşuyla birlikte, çam kokusuyla dolu olan hava, insana hayat veren yeni bir tazeliğe bürünmüş gibiydi. Irmağın sakin suyu nazlı nazlı şırıldıyordu; suda yansıyan gökyüzü, şalupaların gövdesine ve demirlere çarpıp kırılan dalgalarla parçalanıp yeniden yayılıyordu. Sevinçle çınlayan çalışma uğultusu, bahara bürünmüş tabiatın güneş ışınlarıyla süslü çocuk güzelliği, sözün kısası her şey Foma’ya mutlu ve hoş bir eziklik veren, onda yepyeni ve kışkırtıcı arzular uyandıran sadelik ve neşe dolu bir kuvvetle dolup taşıyordu. Römorkörün tentesi altındaki masaya kurulmuş, Yefim’le ve tesellüm memuruyla birlikte çay içiyordu Foma… Tesellüm memuru, il meclisine bağlı, kızıl saçlı, gözlüklü bir adamdı. Sinirli sinirli omuzlarını oynatarak, cırtlak bir sesle, köylülerin uğradığı açlığı anlatıyordu şimdi. Pek dinlemiyordu Foma; kimi zaman aşağıda çalışanlara bakıyor, kimi zaman da üzerinde çamların yükseldiği, sapsarı ve kumluk, sarp bir yamaç hâlinde duran karşı kıyıyı seyrediyordu. Sakin bir çöl uzanmaktaydı orada.
“Ta oralara kadar gitmemiz gerekecek…” diyordu kendi kendine.
Bir yandan da memurun keskin ve telaşlı sesi, uzaklardan kopup gelen bir çığlık gibi belli belirsiz kulağına takılmaktaydı:
“Bana inanmazsınız ama sonunda gerçekten dehşet verici bir hâl almıştı durum. İşte size bir olay, dinleyin ve değerlendirin artık: Os köylülerinden biri, yanında on altı yaşındaki kızıyla gelip bir entelektüelin karşısına dikilmiş… ‘Söyle ne istiyorsun?’ demiş adam. ‘Size kızımı getirdim efendim…’ demiş köylü. ‘Niçin?’ ‘Hani belki alırsınız diye… Bekârsınız da…’ ‘Ne biçim iş bu? Ne demek yani?..’ O zaman köylü, kısık ama kesin bir sesle şunları söylemiş: ‘Efendim, önce şehre götürdüm kızı, hizmetçi olarak bir eve yerleştiririm elbette diyordum ama dönüp de bakan bile olmadı; siz bari alın da isterseniz metres diye kullanın!..’ Anlıyorsunuz değil mi? Kendi kızını kendi elleriyle getirip ikram ediyor! Metres diye, kendi öz kızını!.. Dehşetin derecesini ölçebiliyorsunuz değil mi şimdi?.. Entelektüel, tokatlamaya başlamış tabii köylüyü, ama adamcağız caymamış bir türlü dediğinden ve şunları söylemiş: ‘Efendim,’ demiş, ‘benim ne işime yarar şimdi bu kız? Hiçbir işime yaramaz ki! Buna karşılık üç tane küçük erkek evladım var; onlar büyür işçi olur, asıl onları esirgemem gerekli… Kız için bana on ruble verin yeter, hiç olmazsa oğlanların hayatını kurtarmış olurum…’ Ne dersiniz bu işe Allah aşkına? Tek kelimeyle korkunç değil mi ha?..”
Yefim, içini çekerek, “Kötü…” dedi. “Çok kötü! İşte bunun için demişler ya, açlık adamı öldürmez süründürür diye. Midenin de kendi kanunları var işte, amansız ve gaddar kanunlar…”
Bu hikâye allak bullak etmişti Foma’yı; genç kızın kaderini öğrenmek istedi birden, memura dönüp aceleyle sordu:
“Peki o bey ne yapmış? Satın almış mı sonunda kızı?”
Serzeniş dolu bir bakışla haykırdı memur:
“Alır mı canım! O ahlaksızlığı yapar mı hiç!..”
“Peki nereye sokmuşlar kızı?”
“İyi insanlar girmiş işin içine ve düzelmiş durum…”
“Tamaaam!..” dedi Foma. Sonra birden öfkeli bir sesle ekledi: “Ben olsam, bir güzel pataklardım o köylüyü! Ağzını burnunu birbirine karıştırırdım.”
Sımsıkı yumduğu kocaman yumruğunu gösteriyordu memura. Memursa, gözlerini çıkardı ve acılı bir sesle sordu:
“Niçin ama?”
“Bir insan varlığı satılır mı hiç?”
“Vahşiliktir gerçi, kabul ederim ama…”
“Üstelik de bir kız çocuğu! Ben olsam, gösterirdim ona on ruble ne demektir!..”
Hoş olmayan bir jest yaparak susmuştu memur. Bu hareket Foma’yı isyana sürükledi. Masadan kalkarak parmaklığa doğru yöneldi ve neşe içinde çalışan insanlarla dolu olan şalupanın güvertesini seyretmeye koyuldu. Sarhoş gibi oluyordu uğultudan ve varlığında oradan oraya dolanan o bulanık duygu, birden, müthiş bir kendi elleriyle çalışma arzusu hâlinde belirdi; baş edilmez bir kuvvete sahip olduğunu göstermek ve bütün bu insanları büyülemek için yüz buğday çuvalını muazzam omuzlarına tek seferde yüklemek isteğiyle kavruldu bir an.
“Davranın!..” diye haykırdı aşağıya, olanca sesiyle. “Elinizi çabuk tutun biraz!”
Birkaç kişi başını kaldırıp baktı ona; birtakım çehreler gördü ve bu çehreler arasında siyah gözlü bir kadın yüzü, okşayıcı ve kışkırtıcı bir şekilde gülümsedi Foma’ya. Göğsünde bir alev parladı birden bu gülümseyişle ve yakıcı bir alev dolaştı bütün damarlarını. Yanaklarının kıpkırmızı kesildiğini hissetti ve parmaklıktan aniden ayrılıp döndü masaya.
“Dinleyin…” dedi memur. “Babanıza bir telgraf çekin de lütfen, hasarı dengelemek üzere bir miktar buğdayı hesaptan düşsün! Akıp telef olan şu buğdaya bakın ve bilirsiniz ki bu insanlar için her avuç değerlidir! Anlamanız lazım bunu!..”
İğneleyici bir edayla yüzünü buruşturarak devam etti memur:
“Siz bari anlayın… Çünkü babanız, öyle bir babanız var ki, siz de bilirsiniz ya…”
Foma, güven dolu, aşağılayan bir sesle sordu:
“Ne kadar düşmek lazım hesaptan? Bin beş yüz kilo yeter mi? Üç bin kilo?”
“Yani… yani çok teşekkür ederim!” diye haykırdı memur, sevinç taşan bir sesle. “Eğer yetkiniz varsa…”
Foma kesin bir sesle “Patron benim!..” dedi. “İşin babamla ilgili yanına gelince, onun hakkında böyle alaycı bir şekilde konuşamazsınız!..”
“Özür dilerim! Ve tam yetkili olduğunuzdan katiyen şüphe etmiyorum artık. Samimi olarak teşekkür ediyorum size, bütün bu insanlar adına teşekkür ediyorum; tabii yalnız size değil, babanıza da…”
Foma, elini yakalamış kuvvetle sıkmakta olan memurun sözlerini yüzünde bir gurur ifadesiyle dinlerken, Yefim, ileri uzattığı dudaklarını şaklatarak, korkuyla bakmaktaydı genç patrona.
“Üç bin kilo! Rus cömertliği diye buna derler işte delikanlı! Durun, hediyenizi bu zavallı insanlara hemen müjdeleyeceğim… Ve gözlerinizle göreceksiniz nasıl size minnettar olacaklarını…” Çın çın öten bir sesle bağırdı aşağıya: “Hey çocuklar! Patron üç bin kiloyu hesaptan düşüyor.”
Foma’nın sesi yükseldi yeniden:
“Dört bin beş yüz!”
“Dört bin beş yüz kilo! Teş… çok teşekkürler!.. Dört bin beş yüz oldu, çocuklar!”
Ama bunun köylüler arasında yarattığı etki zayıftı: Köylüler başlarını kaldırmış ve tek kelime söylemeksizin işlerine dönmüşlerdi yine. Aralarından sadece birkaçı, tereddüt ederek ve âdeta istemeye istemeye, “Sağol…” diye mırıldandı. “Ulu Tanrı sana fazlasıyla geri verir inşallah!..”
Birisi neşeli bir sesle bağırdı bu sırada:
“Buğday da neymiş! İyilik etmek isteyen, şimdi her birimize küçük birer kadeh rakı dağıtsın! Asıl cömertlik budur! Buğday bizim değil ki, il meclisinin!..”
İyice canı sıkılmıştı memurun. “Ah!..” diye içini çekti. “Anlamıyorlar, anlamıyorlar bir türlü!.. Gidip de anlatayım onlara..”
Ve aşağıya yöneldi. Ama Foma’yı asıl ilgilendiren, köylülerin, hediyesine karşı takındıkları tavır değildi. O pembe tenli kadının siyah gözlerini görüyordu sadece Foma; tuhaf bir şekilde bakıyordu bu gözler; teşekkür ediyor, okşuyor, çağırıyordu… Şehir modasına göre giyinmişti bu kadın: Ayağında kısa çizmeler vardı, üzerinde bir bluz, siyah saçlarını ise orijinal bir fularla toplayıp sarmıştı. Uzun boylu ama son derece yumuşak hareketliydi; bir odun yığınının üzerine oturmuş, çuvalları tamir ediyordu orada. Dirseklerine kadar çıplak olan kolları ustalıkla işliyordu ve durmadan gülümsüyordu Foma’ya.
“Foma İnyatiç!..” Yefim’in kınayan sesiydi bu…
“Cömertliğin de bir sınırı vardır…” diyordu. “Yedi yüz elli kilo bağışlamış olsaydın, neyse ne! Ama biraz fazla hızlı gidiyorsun arkadaşım! Ve bu hızla ikimizin de yaya kalmamızdan korkarım…”
“Yeter!” dedi Foma kesin bir sesle.
“Beni ilgilendirmez aslında, susmasını bilirim ben… Ama henüz genç olduğundan, bana, ‘Oğlanı gözet!’ dediler. Fazla boşlayacak olursam, bilirsin ki bana yüklenir işin sorumluluğu…”
“Merak etme, babama söylerim.”
“Canın ne isterse yap, burada patron sensin.”
“Git başımdan Yefim, beni rahat bırak!” Göğüs geçirerek susmuştu Yefim. Foma ise kadına bakıyor ve düşünüyordu kendi kendine:
“Gelip de bana, ‘Böyle bir kadını satın al,’ deselerdi! Bir deselerdi böyle bir şey…”
Gittikçe biraz daha hızlı çarpıyordu yüreği. Bakirdi henüz, ama tanıklık ettiği konuşmalardan, kadın-erkek arası ilişkilerin sırrını biliyordu. Kaba ve ayıp terimler içinde tanıyordu bu sırrı ve bu kelimeler onda, utanç verici ama kavurucu bir merak uyandırıyordu. İnatla işlemekteydi hayal gücü, ama yine de bütün bu ilişkileri açık sahneler hâlinde canlandıramıyordu gözünde; içinden bir ses, kadın-erkek arası ilişkilerin ona söylendiği kadar basit ve kaba olmayacağını fısıldıyordu. Hatta ona, biraz da dalga geçerek, bu ilişkilerin öyle olduğunu ve başka türlü de olamayacağını tekrarladıklarında, birden şaşırıp aptalca gülümsemişti; ama yine de bu ilişkilerin herkes için bu derece utanç verici bir şekle bürünemeyeceğini ve insanlar açısından daha saf, daha az kaba ve daha az küçültücü bir yanının da bulunması gerektiğini düşünmüştü kendi kendine.
Ve siyah gözlü işçi kadını hayranlıkla seyrettiği şu anda, o inanmadığı kaba arzuyu duyuyordu Foma. Utanç verici bir şeydi bu, korkunç bir şeydi! Yefim de yanına dikilmiş, durmadan kışkırtıyordu onu:
“Tamam, şimdi de bir kıza takıldın işte! Görüyorsun ki susmama imkân yok… Tanımıyorsun bile kızı, ama sana baygın baygın bakıyor ya; sen artık biraz da gençliğin verdiği heyecanla öyle bir cömertliğe kaptırırsın ki kendini, ayağımızdakileri vermeksizin ırmak boyunca yayan dönebilirsek babanın yanına, hâlimize şükredelim…”
Utançtan kıpkırmızıydı Foma, kekeledi:
“Ne istiyorsun sen?”
“Ben mi?.. Hiiiç… Ama sen biraz beni dinlemelisin arkadaşım… Kadın konusunda epeyce şey öğretebilirim sana. Kadınlarla işi en basit yanından alıp yürütmek gerek: Bir şişe votkayla biraz yiyecek alırsın, sonra bir-iki bardak bira sunarsın hararet kesmecesine; bir de yirmi kapik sıkıştırdın mı avucuna, olur biter. O fiyata bütün aşkı senindir artık ve o kadar güzel sevişir ki seninle, daha iyisini dört dönüp arasan bulamazsın azizim!”
“Baştan sona yalan!..” dedi Foma, inanmak isteyen bir sesle. “Maval okuyorsun bana.”
“Maval mı okuyorum?… Bu dediğim işi belki de yüz kere yaptım ben, ne borcum var ki yalan söyleyeyim!.. Zaten uzatmaya lüzum yok, sen bu işi bana bırak, tamam mı? Hop der bir araya getiririm sizi!”
“Pekâlâ…” diyebildi Foma.
Bir şeyler boğazını sıkıyordu sanki, soluk alamayacakmış gibi geliyordu.
“Güzel… Akşama gözünden vur turnayı, getiriyorum.”
Foma akşama kadar, köylülerin saygı dolu bakışlarını fark etmeksizin, bir bulutun içinde gezer gibi dolandı ortalıkta. Ezilmiş hissediyordu kendini, birisine karşı bir suç işlemiş gibiydi ve kendisine hitap eden herkese alçakgönüllü bir sesle cevap veriyordu.
Akşam bastırdığında, işçiler kıyıda yaktıkları büyük bir ateşin çevresinde toplanıp yemeklerini hazırlamaya koyulmuşlardı. Ateşin yansımaları, kırmızı ve sarı lekeler hâlinde ırmağa düşüyor, sanki suyun yüzünde ve Foma’nın köşedeki divanda oturmuş beklediği kıçüstü güvertesinin camlarında titriyordu. Pencerelerin perdesini çekmiş ve lambayı yakmamıştı; ateşin zayıf ışıltısı perdelerden sızarak, masaya, duvarlara uzanıyor ve kimi zaman canlı, kimi zaman sönük ürperişlerle parıldıyordu. Ortalık alabildiğine sakindi; kıyıdan gelen belirsiz bir konuşma uğultusuyla, geminin teknesini yalayan suların belli belirsiz şıpırtısı işitiliyordu sadece. Karanlığın içinde, hemen yanı başında biri saklanmış da onu gözetliyormuş gibi geliyordu Foma’ya… Gelenler var işte nihayet!.. Telaşlı ayaklar, gemiyi kıyıya bağlayan kalasları gıcırdatıyor; sesli, kızgın şamarlarla suyu tokatlıyor kalaslar… Kamaranın kapısında kısa bir gülüş ve boğuk bir ses işitiyor Foma, haykırmak istiyor, “Hayır! Girmeyin, olmasın bu iş!..” diye. Haykırmak için ayağa kalkıyor hızla ama haykıramıyor, kapı açılıyor tam o sırada çünkü ve uzun boylu bir kadın silüeti eşikte beliriyor.
İçeri girip kapıyı sessizce kapadıktan sonra, kısık bir sesle konuştu kadın:
“Bu ne karanlık ya Rabbi… Canlı birisi yok mu burada?”
“Var…” dedi Foma tatlı bir sesle. “Güzel!.. Öyleyse, merhaba!..”
İhtiyatla ilerlemişti kadın. Foma kesik bir sesle, “Lambayı yakayım…” dedi.
Ama yine divanın üzerine bıraktı kendini ve köşeye sığınıp büzüldü.
“Zararı yok…” diye fısıldadı kadın. İnsan dikkatli bakarsa, karanlıkta da görür elbet…”
Foma güçlükle konuştu:
“Otursanıza…”
“Oturalım hayhay…”
Ve divana oturdu, hemen iki adım ötesine. Gözlerinin parıltısını, dudaklarının gülümseyişini görüyordu Foma. Ama gündüzki gibi değil de bir başka şekilde, neşesiz, sanki acılı bir gülümseyişle gülümsüyormuş gibi geldi ona. Ve bu ürkek gülümseyiş biraz cesaret verdi Foma’ya ve kadının gözlerinin kendi gözleriyle karşılaşır karşılaşmaz bütün parıltısını yitirdiğini de görünce daha rahat nefes almaya koyuldu. Ama ne söylemesi gerektiğini kestiremiyordu bir türlü, ikisi de susuyordu; insana yük olan cinsinden, beceriksizce bir susuştu bu… Nihayet kadın konuştu.
“Böyle yapayalnız sıkılmıyor musunuz kuzum burada?”
“Sı… sıkılıyorum…” dedi Foma. Kadın, sesini daha da alçaltıp sordu:
“Bizim buralar hoşunuza gidiyor mu bari?”
“Güzel bir yer evet! Çok. Bir sürü orman var…” Yeniden sustular.
“Sonra… sonra bu ırmak, belki Volga’dan bile güzel…” dedi Foma, büyük bir çaba harcayarak.
“Volga’yı ben de bilirim. Simbirsk bölgesinde bulunmuştum da eskiden…”
“Simbirsk…” diye tekrarladı Foma.
Ve artık, bir tek kelime bile söyleyemeyeceğini hissetti. Ama kadın, karşısındakinin acemiliğini anlamış bulunuyordu; kışkırtıcı bir sesle fısıldadı aniden:
“Peki ama beni böyle aç mı bırakacaksın patron!..”
“Nasıl!..” diye sıçradı Foma yerinden. “Doğru tabii!.. İyice tuhaflaştım vallahi!.. Buyrun, rica ederim buyrun…”
Karanlıkta telaşla oradan oraya seğirtiyor; eline bir şişe alıp bırakıyor, bir başkasına yapışıyor şaşkınlıkla; sonra her iki şişeyi de suçlu bir havayla gülerek yerlerine koyuyordu… Kadın bu arada iyice yaklaşmıştı ona, yanında ayaktaydı; yüzüne ve titreyen ellerine bakıyordu gülümseyerek. Aniden fısıldadı yine:
“Yoksa utanıyor muyuz?”
Kadının soluğunu yanağında duymuştu, fısıldayarak cevap verdi o da:
“Galiba…”
Ve işte o zaman kadın, ellerini omuzlarına koyup kendine doğru çekti onu, göğsüne sımsıkı bastırdı ve güven verici bir sesle fısıldayarak, “Utanma ne olur…” dedi. “Kötü bir şey yok ki bunda. İnsan bunsuz yapamaz ki… Güzel delikanlım benim, aslanım, nasıl da ürperiyorsun!..”
Ve Foma ağlamak istiyordu; garip bir yorgunluk içinde eriyor gibiydi yüreği. Ve başını kadının göğsüne yasladı birden; tutarsız, kesik, kendisinin de ne anlama geldiğini bilmediği birtakım şeyler fısıldayarak sımsıkı sarıldı ona…
О проекте
О подписке
Другие проекты
