Читать книгу «Sylvie ve Bruno» онлайн полностью📖 — Льюиса Кэрролл — MyBook.
image

3.BÖLÜM
Doğum Günü Hediyeleri

Alt-Muhafız, “O benim kardeşim!” diye fısıldadı heyecanla. “Konuş ve çabuk ol!”

Belli ki bu karşı çıkış, küçük bir çocuğun alfabeyi tekrarlayan sesi gibi, acı ve tiz bir tonda hemen cevap veren Lord Şansölye’ye yapılmıştı. “İfade ettiğim gibi, Yardımcı Ekselansları, bu kötü hareket…”

Diğeri araya girip, heyecanını belli etmemeye çalışarak “Çok erken başladın. Seni duymuş olabileceğini sanmıyorum. Baştan başla!” dedi.

“İfade ettiğim gibi…” diye tekrarlayıp durdu uysal Lord, “bu kötü hareket neredeyse bir devrim boyutunda!”

“Peki, bir Devrim’in boyutları nedir?”

Ses olgun ve yumuşaktı, bir eliyle Sylvie’nin elinden tutarken omuzlarının üzerinde zaferle oturan Bruno olduğu hâlde odaya giren uzun boylu ve ağırbaşlı adamın yüzü, masum birini bile korkutmaya yetecek kadar asil ve zarifti; fakat Lord Şansölye’nin bir anda beti benzi atmıştı. Zar zor konuşarak “Boyutlar… Siz… Siz Yüksek Ekselansları… Ben… Ben pek anlayamadım!..” diye lafı geveledi.

“Öyleyse uzunluk, genişlik ve kalınlık diyeyim; eğer daha iyi anlayacaksan…” Sonra yaşlı adam yarı küçümser bir hâlde gülümsedi.

Lord Şansölye büyük bir çabayla kendini toparlayıp açık olan pencereyi gösterdi. “Eğer Yüksek Ekselansları bir dakikalığına öfkeli kitlenin haykırışını dinlerse…” (“Öfkeli kitle” diye daha yüksek sesle tekrarladı Muhafız, Lord Şansölye’nin sesi son derece korkmuş bir vaziyette neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.) “Ne istediklerini anlayacaksınız.”

Tam o sırada odanın içinde, yalnızca arasından “Az-ekmek-çokvergi!” seslerinin rahatça duyulduğu karmaşık ve boğuk bir haykırış yükseldi. Yaşlı adam içtenlikle güldü. Tam “Bu da nesi…” diyerek konuşmaya başlamıştı ki Şansölye onu duymadı bile. “Bir hata olmalı!” diyerek pencereye doğru koştu ve bir oh çekerek hemen geri döndü. Ellerini etkileyici bir şekilde yukarı kaldırıp “Şimdi, dinleyin!” diye bağırdı. Şimdi kelimeler tıpkı bir saatin tik takları gibi düzgün ve anlaşılır bir biçimde duyulmaya başladı: “Çok-ekmek-az vergi!”

Muhafız şaşkınlık içinde “Çok ekmek mi?” diye tekrarladı. “Hükûmet Fırını daha geçen hafta açıldı ve ben onlara, bu yokluk zamanında ekmeği maliyet fiyatına satmalarını emrettim. Daha ne istiyorlar ki?”

Şansölye, şu ana kadarki en anlaşılır ve yüksek sesle “Fırın kapandı, ekslans!” dedi. Sunacak delili vardı, bu yüzden cesaretlenmişti. Muhafız’ın eline, kenarda açık duran bir defterin üzerinde bulunan birkaç basılı duyuruyu tutuşturdu.

Muhafız, elindeki kâğıtlara üstünkörü göz atıp “Evet evet anlıyorum.” diye homurdandı. “Emir kardeşim tarafından iptal edilmiş ve bunu benim yaptığım düşünülüyor! Oldukça kurnazca bir davranış! Her şey kitabına uygun!” diye ekledi daha yüksek sesle. “Altında da benim imzam var! Öyleyse sorumluluğu üzerime alıyorum! İyi ama ‘az vergi’ ile ne demek istiyorlar? Nasıl daha az olabilir? En son vergiyi zaten bir ay önce yürürlükten kaldırdım ben!”

“Vergi tekrar yürürlüğe konuldu Ekslansları, hem de Ekslans’ın emri ile.” Diğer basılı duyurular da incelemesi amacıyla sunuldu.

Muhafız duyurulara göz gezdirirken hesap defterinin başına oturmuş ve tüm dikkatini toplamaya vermiş olan Alt-Muhafız’a bir iki defa baktı ama sadece “Peki. Bu işi ben yapmışım gibi kabulleniyorum.” dedi.

“Ve diyorlar ki…” diye devam etti kuzu gibi bakan Şansölye, yüksek rütbeli bir memurdan çok suçu kanıtlanmış bir hırsız gibi görünüyordu. “Alt-Muhafız ortadan kaldırılarak hükûmette bir değişiklik yapılmalı…” Muhafız’ın hayret dolu bakışlarını görünce ivedilikle ekledi: “Demek istiyorum ki Alt-Muhafız’ın ofisinin ortadan kaldırılması ve Muhafız yokken onun yerine yardımcısı olarak bulunması – bu büyüyen sızıntıyı bastırabilirdi.” Ardından “Yani…” diye ekledi elinde tuttuğu kâğıda göz gezdirerek “bu büyüyen sıkıntıyı bastırabilirdi.”

Alt-Muhafız’ın eşi de sert bir ses tonuyla, “Tam on beş senedir, kocam, Alt-Muhafız olarak görev yapıyor. Bu çok uzun bir süre. Fazlasıyla uzun!” diye lafa karıştı. Leydim, her zaman muazzam bir varlıktı. Hele şimdi olduğu gibi sinirlenip kollarını kavuşturduğu zaman hiç olmadığı kadar devasa görünürdü; insana, sinirlendiğinde bir saman balyasının neye benzediğini düşündürüyordu.

“Bir Yardımcı olarak kendini gösterebilirdi!” diye devam etti Leydi, sözlerinin çift anlamını algılayamayacak kadar aptalca davranarak. “Uzun yıllardır Dışdiyar’da onun gibi bir Yardımcı olmadı.”

“Nasıl bir yol izlemeyi tavsiye edersiniz, Kız Kardeşim?” diye zarif bir biçimde sordu Muhafız.

Leydim ayağını yere vurup pek de zarif olmayan bir şekilde homurdanarak “Bu dalga geçilecek bir şey değil!” diye bağırdı.

“Erkek kardeşime bir danışayım.” dedi Muhafız. “Kardeşim!”

“(…) Ve yedi yüz doksan dört yapar. Bu da on altı ve iki peni. İkiyi at, on altıyı al.” diye cevap verdi Alt-Muhafız.

Şansölye ellerini ve kaşlarını kaldırarak hayranlıkla baktı ve “Tam bir iş adamı gibi!” diye mırıldandı.

“Çalışma odamda seninle biraz konuşabilir miyiz?” dedi Muhafız daha yüksek bir sesle. Alt-Muhafız hevesle yerinden kalktı ve ikisi birlikte odadan çıktılar.

Leydi, semaveri açmakta ve cep termometresiyle sıcaklığı ölçmekte olan Profesör’e dönüp öyle yüksek sesle “Profesör!” diye bağırdı ki koltuğunda uyumakta olan Uggug bile horlamayı kesip tek gözünü açtı. Profesör hemen termometresini cebine koyup, ellerini başında kenetleyerek yüzüne silik bir gülümseme kondurdu.

“Sanırım oğluma kahvaltıdan önce ders çalıştırıyordunuz.” dedi gururlu bir sesle. “Umarım yeteneklerini fark etmişsinizdir.”

“Ah, hem de fazlasıyla Leydim!” diye karşılık verdi Profesör aceleyle, sanki o an aklından acı dolu hatıralar geçiyordu, kulağını ovuşturdu. “Sizi temin ederim ki onun ihtişamına kapılmamak için zorlanıyorum!”

“O büyüleyici bir çocuktur!” diye haykırdı Leydi. “Horlaması bile diğer çocuklarınkinden daha ahenkli!”

Öyleyse, diye düşündü Profesör, diğer çocukların horlaması katlanılamayacak denli kötü olmalıydı, ama temkinli bir adam olduğu için bir şey söylemedi.

“Aynı zamanda çok da akıllıdır. Dersinizi bu kadar çok sevecek birini daha bulamazsınız. Bu arada zaman belirlediniz mi? Daha önce söylememiştiniz, biliyorsunuz; bunun için uzun yıllar önce söz verilmişti, sizden önce…”

“Evet evet Leydim, biliyorum! Belki haftaya salı veya salı haftası…”

“Harika olur.” dedi Leydi kibarca. “Tabii Diğer Profesör’ün de ders vermesine izin vereceksiniz?”

“Sanmıyorum Leydim.” dedi Profesör tereddütle. “Biliyorsunuz ki dinleyenlere sürekli sırtını dönüyor. Tahtada ders anlatmak için iyi bir yöntem olabilir bu ama ders öğretirken…”

“Haklısınız. Şimdi düşündüm de bir dersten daha fazlası için zaman olmayacak. Ayrıca bir Ziyafet ve Kıyafet Balosu ile başlarsak daha iyi sonuçlanacak…”

Profesör de memnuniyetle “Gerçekten öyle?” diye karşılık verdi.

Leydi, “Ben Çekirge kıyafetiyle gelirim. Siz ne olarak gelmeyi düşünüyorsunuz Profesör?” diye sordu.

Profesör gülümsedi. “Ben olabildiğince erken olarak… Erken geleceğim Leydim.”

“Kapılar açılmadan gelmemelisiniz.” dedi Leydi.

“Zaten gelemem.” dedi Profesör. “Affedersiniz, bugün Bayan Sylvie’nin doğum günü olduğundan ben…” Ve aceleyle uzaklaştı.

Bruno ceplerini karıştırmaya başladı; karıştırdıkça daha fazla üzülüyor gibiydi; sonra başparmağını ağzına götürdü, bir dakikalığına düşündü ve ardından sessizce odadan çıktı.

O çıkarken, Profesör nefes nefese geri dönüp, onu karşılamak için koşan küçük kıza gülümseyerek “Doğum günün kutlu olsun sevgili çocuğum! Sana doğum günü hediyeni vermeme izin ver. Bu ikinci el bir iğnelik, canım. Fiyatı sadece dört buçuk peni.” dedi.

Sylvie, “Teşekkür ederim, çok sevimli.” diyerek yaşlı adamı öptü.

Profesör neşeyle, “İğneleri de bedavaya verdiler. On beş tanesinden sadece bir tanesi eğik o kadar.” deyince Sylvie “Eğik olandan bir kanca yapacağım, Bruno derslerinden kaçınca yakalamak için kullanırım onu.” diye karşılık verdi.

Masadan tereyağı tabağını alıp Sylvie’nin arkasına geçen Uggug, yüzünde pis bir gülümsemeyle “Benim hediyemi tahmin edemezsin!” diye bağırdı.

Sylvie de arkasına bakmadan “Hayır, tahmin edemem.” diyordu hâlâ Profesör’ün ona verdiği hediyeyi incelerken.

Yaramaz çocuk, büyük bir zevkle bağıra bağıra “İşte benim hediyem de bu!” diyerek elindeki tabağı Sylvie’nin üzerine döktükten sonra, akıllılığının verdiği tatminle sırıttı ve alkış bekleyerek etrafına bakındı.

Sylvie, üzerindeki tereyağını temizlerken sinirden kıpkırmızı olmuştu ama tek bir şey söylemeden dişlerini sıkıp siniri geçsin diye pencerenin yanına geldi.

Uggug’un zaferi kısa sürdü. Muhafız Yardımcısı tam vaktinde dönmüş, oğlunun yaptığı bu terbiyesizliği görmüştü. Bir anda çocuğun zevkli sırıtışı, tokadı kulağına yemesiyle acı dolu bir çığlığa dönüştü.

Annesi, onu kollarına alıp “Canım, yoktan yere mi kulağına vurdular!” deyince babası sinirle “Hiç de yok yere değildi! Evin faturalarını sabit bir yıllık meblağdan ödediğimin farkında mısınız Hanımefendi? O boşa dökülen tereyağı da bunun içinde! Beni duyuyor musunuz Hanımefendi?” diye bağırdı.

Leydi oldukça sessiz bir şekilde, “Dilinizi tutun Bayım!” deyip öyle bir bakış attı ki adam bir anda susuverdi. “Sadece şaka olduğunu görmüyor musunuz? Çok zekice bir şakaydı üstelik! Onu herkesten çok sevdiğini göstermek istedi o kadar! Buna sevineceği yerde, o küçük cadı onu bırakıp gitti!”

Muhafız Yardımcısı’nın konuyu değiştirmede üstüne yoktu. Pencerenin kenarına gidip “Şu aşağıda gördüğüm, çiçeklerinizin arasında dolaşan şey, bir domuz mu?” diye sordu.

“Bir domuz!” diye bağırarak kendisi de görebilmek için deli gibi cama doğru koştu Leydi, neredeyse kocasını aşağı düşürecekti! “Kimin bu domuz? Oraya nasıl gelmiş? Şu kaçık Bahçıvan da nereye gitti?”

Tam bu sırada, Bruno tekrar odaya girdi. Bu tür şeylere alışık olduğundan (dikkat çekmek için yüksek sesle zırıl zırıl ağlayan) Uggug’un yanından geçip Sylvie’ye doğru koştu ve ona sıkıca sarıldı. Yüzünde üzgün bir ifadeyle, “Sana hediye olarak verebileceğim bişiy var mı diye oyuncak kutuma baktım ama hiçbişiy bulamadım. Hepsi kırılmış. Hepsi! Hediye almak için de hiç param kalmadığı için, sana bundan başka (‘Bu’ ile kastettiği Sylvie’ye sarılıp öpmekti.) verecek bişiy bulamadım.”

Sylvie “Teşekkür ederim canım. Senin hediyeni bütün hediyelerden daha çok beğendim!” diye karşılık verdi. (Peki öyleyse neden bu kadar çabuk geri verdi?)

Yardımcı Ekselansları, ince, uzun parmaklarıyla iki çocuğun başını şefkatle okşayıp “Haydi artık gidin bakalım! Tartışılacak konular var.” dedi.

Sylvie ve Bruno el ele odadan çıkarlarken, Sylvie tam kapıya vardıklarında geri döndü ve Uggug’un yanına gidip “Yağ olayını umursamıyorum. Ve canını yaktıkları için üzgünüm.” deyip küçük kabadayı ile el sıkışmak istedi ama Uggug’un arkadaş olmaya niyeti yoktu, daha da yüksek sesle ağlayarak Sylvie’den uzaklaştı. Sylvie de iç çekerek odayı terk etti.

Alt-Muhafız ağlayan oğluna sinirli sinirli bakıp yüksek sesle “Çabuk, odadan dışarı çık Bayım Sirrah!” diye bağırdı. Karısı hâlâ pencereden dışarıya bakıyor ve sürekli “Domuzu göremiyorum. Nerede?” diyordu.

“Sağ tarafa doğru gitmişti. Şimdi de sol tarafa gitti.” diye cevap verdi Alt-Muhafız ama arkası pencereye dönüktü, Lord Şansölye’ye bazı hareketler yapıyor, kurnazca başını sallayıp göz kırpıyordu, Uggug’u ve kapıyı işaret ediyordu.


Şansölye, en sonunda işareti fark edip bu ilginç çocuğu kulağından tuttuğu gibi odadan çıkardı. Kapı arkalarından kapanmadan önce odada bir çığlık koptu ve ses annesinin kulaklarında yankılandı.

Kadın ürkek ürkek bakan kocasına dönüp hiddetle “Bu korkunç çığlık da ne?” diye sordu.

“Sırtlan veya ona benzer bir şey…” diye cevap verdi Alt-Muhafız, sanki sırtlanlar genelde orada olurlarmış gibi gözlerini tavana dikip dalgın dalgın baktı. “Çalışmamız için bize izin ver tatlım. İşte Muhafız da geldi!” dedikten sonra yerde duran bir el yazması parçasını aldı, onu elinde buruşturmadan evvel suçlu suçlu bakarak üzerinde yalnızca şu sözleri okuyabildim: “(…) Ondan sonra layıkıyla yapılan Seçim ile adı geçen Sibimet ve karısı Tabikat zevkle İmparatorluk koltuğuna…”