Читать книгу «Sylvie ve Bruno» онлайн полностью📖 — Льюиса Кэрролл — MyBook.
image

5.BÖLÜM
Dilenci’nin Sarayı

Uyanmaya çalışırken bir şey dediğime eminim. Sanki bunu belli etmese de yol arkadaşımın yüzündeki irkilme ifadesi yeterli delil değilmiş gibi bir de o çığlık hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu. İyi de nasıl özür dilemeliydim acaba?

En sonunda kekeleyerek “Umarım sizi korkutmamışımdır. Ne dediğim hakkında hiçbir fikrim yok. Rüya görüyordum da…” deyiverdim.

Genç Leydi, ağırbaşlı görünmeye çalışsa da her an gülümsemeye dönüşecekmiş gibi titreyen dudaklarıyla, “ ‘Uggug ha!’ dediniz. Hatta resmen bağırdınız!” dedi.

Pişmanlıkla “Çok özür dilerim.” dedim. Uyanık olduğumdan hâlâ şüphe ederek içimden “Gözleri Sylvie’ninkilere ne kadar da benziyor! Hatta o sevimli, meraklı ve masum görünüş de aynı Sylvie! Ama Sylvie’de böyle kararlı görünen dudaklar, sanki çok uzun zaman önce büyük bir üzüntü yaşamış kişilere has hüzün yok.” diye geçirdim. Ardından zihnime doluşan yoğun düşünce ve hayaller Leydi’nin konuşmasını duymamı engelledi.

“Elinizdeki bir Korku Kitabı olsaydı eğer, hayaletler hakkında bir şeyler – veya Dinamit – veya Gece Yarısı Cinayeti, o zaman durumunuzu anlayabilirdim çünkü bu kitaplar size kâbus gördürmüyorsa üç kuruş bile etmezler! Fakat elinizdeki kitabın yalnızca tıbbi incelemeler içeren bir kitap olduğunu düşününce…” diyerek ufak bir omuz silkişiyle okurken uyuyakaldığım kitabı ima etti.

Dostluğu ve içtenliği beni resmen afallatmıştı. Çocuk cesur veya cüretkâr değildi – çocuktu veya tıpkı bir çocuk gibi görünüyordu; en fazla yirmi yaşında gösteriyordu – sadece dünya toplumunun gelenek ve göreneklerine – hatta barbarlığına – alışık olmayan ziyaretçi bir meleğin masum açık sözlülüğüyle konuşuyordu. “Öyle bile olsa Sylvie bir on yıl daha bakacak ve konuşacak mıydı?” diye derin düşüncelere dalmıştım ki cesaretimi toplayıp, “Gerçekten korkunç olmadıkça hayaletlere aldırmıyorsunuz o hâlde öyle değil mi?” diye sordum.

“Evet öyle. Olağan Demir Yolu-Hayaletleri – yani olağan Demir Yolu-edebiyatının Hayaletleri demek istiyorum – çok zayıf olaylardır. Alexander Selkirk gibi ‘Uysallıkları benim için şok ediciydi!’ diyesim geliyor. Hem hiç Geceyarısı Cinayetleri işlemiyorlar. Hayatlarını kurtaracağını bilseler bile pıhtılaşmış kan içinde debelenmezlerdi.”

“ ‘Pıhtılaşmış kan içinde debelenmek’ oldukça etkileyici bir ifade oldu! Acaba herhangi bir sıvı içinde de yapılabilir mi bu merak ediyorum doğrusu.”

Sanki bu konuyu çok önceden düşünmüş gibi, “Sanmıyorum! Yoğun bir şey olması gerekiyor. Mesela, bir ekmek sosunun içinde debelenebilirsin. Hem rengi beyaz olduğundan bir Hayalet için daha uygun olur. Tabii debelenmek istediğini varsayarsak…” dedi.

“O kitapta gerçekten korkunç bir hayaletiniz var mı?” diye sordum.

Bütün içtenliğiyle “Bunu nasıl bildiniz?” deyip kitabı elime verdi. İyi bir hayalet hikâyesinin vereceği nahoş heyecandan çok araştırmalarının konusunu “esrarengiz” bir şekilde tahmin etmiş olmamın vermiş olduğu bir sabırsızlıkla kitabı açtım.

Bir Ev Yemekleri kitabıydı ve “Ekmek Sosu” başlıklı sayfa açıktı.

Leydi şaşkınlığım karşısında kahkaha atarken ben boş bakışlarla kitabı kendisine iade ettim. “Sizi temin ederim ki bazı modern hayalet hikâyelerinden çok daha heyecanlı bu. Geçen ay bir tane hayalet vardı mesela – tabii ki gerçek bir hayaletten bahsetmiyorum-bir dergide görmüştüm. Kesinlikle çok tatsız bir hayaletti. Bir fareyi bile korkutamazdı. Hatta birilerinin kendisine yer vereceği cinsten bir hayalet değildi.”

Kendi kendime, “Demek ki 70 yaşında, kel ve gözlüklü biri olmanın da kendince avantajları varmış!” dedim. “Birbirleriyle, korkunç aralıklar verip kekeleyerek konuşmaya çalışan mahcup bir oğlan ile bir bakire yerine, yaşlı bir adamla bir çocuk, çok rahat bir vaziyette sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlarmış gibi konuşuyorlar!”

“O hâlde…” diyerek yüksek sesle devam ettim, “bazen bir hayalete oturmasını mı söylemeliyiz. İyi de bunun için yetkimiz var mı? Mesela Shakespeare’de; onun hikâyelerinde birçok hayalet vardır. Peki Shakespeare hiç ‘Sandalyeyi Hayalet’e verir.’ şeklinde bir sahne talimatı verdi mi acaba?”

Leydi şaşkın şaşkın bir süre düşündükten sonra ellerini çırparak “Evet, evet verdi!” diye bağırdı. “Hamlet’e ‘Dinlen, dinlen perişan Ruh!’ dedirtmiştir.”

“Rahat bir koltuk mu bari oturduğu yer?”

“Amerikan tarzı bir sallanan sandalye, sanırım…”

O sırada muhafız “Fayfield Kavşağı’na geldik. Elveston’a aktarma için Leydim.” diyerek kompartımanın kapısını açtı, kendimizi az sonra bavullarımızla birlikte peronun ortasında bulduk.

Kavşakta bekleyen yolcular için yapılmış olan bekleme yeri oldukça yetersizdi. Tek bir tane ahşap sıraya sadece üç yolcu oturabilirdi ve iş önlüğü giymiş, yuvarlak omuzlu, bitkin ve oldukça yaşlı bir adam çoğunu kaplamıştı bunun. Bastonu elinde, kırışık yüzünü de yastıkmışçasına bastonuna dayamış, sanki hastaymış gibi öylece oturuyordu.

İstasyon şefi, adamın yanına gidip kabaca “Kalk git buradan! Kalk da senden daha iyileri otursun!” diye bağırdı. Ardından daha kibar bir dille kadına dönüp “Buyurun oturun Leydim, eğer biraz oturursanız tren birkaç dakika içinde gelir.” dedi. Bu dalkavukluğunun sebebi çok açıktı. Leydi’nin bavullarının üzerinde “Leydi Muriel Orme, Elveston yolcusu, Fayfield Kavşağı üzerinden gidecek.” yazıyordu.

Yaşlı adamın zar zor yerinden kalkıp aksayarak yürüyüşünü izlerken şu dizeler geldi aklıma:

 
Çuval bezinden yapılma kanepeden doğruldu Keşiş,
Güç bela dayanarak bitkin kollarına;
Dökmüştü karlarını yüz yıl
İnce bukleleriyle gür sakalına.
 

Fakat Leydi olan bitenin pek farkında değildi. Bastonuna dayanarak zar zor yürümeye çalışan “yerinden kovulmuş adama” bakıp bana döndü. “Ne olursa olsun, bu, Amerikan tarzı bir sallanan sandalyenin yerini tutmaz.” diyerek bana da yer açmak için yana doğru kaydı. “Yine de Hamlet’in sözcükleriyle ‘Dinlen, dinlen…’ ” dedi ve kahkahalara boğuldu.

Onun yerine “Perişan Ruh!” diye ekleyerek cümlesini tamamladım. “Evet bu tam olarak bir demir yolu yolcusunu tanımlıyor.” Tren perona yanaşırken “Ve burada bir örneği var.” diye ekledim. Görevliler etrafta koşuşup vagon kapılarını açıyorlardı; birisi, kapıyı açıp yaşlı adama üçüncü sınıf vagona binmesi için yardım ederken, başka biri de saygıyla eğilerek Leydi ve beni yapmacık bir mütevazılıkla birinci sınıf vagona yönlendirdi.


Yol arkadaşım, görevliyi takip etmeden önce, bir süreliğine durup yaşlı adamı izledi. “Zavallı yaşlı adam! Ne kadar da güçsüz ve hasta görünüyor! Onu bu şekilde kovmak ne kadar utanç verici bir davranış. Çok üzüldüm onun için!” Tam o sırada, bu sözleri bana söylemediğini fark ettim. Farkında olmadan kendi kendine yüksek sesle konuşuyordu. Birkaç adım ilerleyip vagona binmesini bekledim ve kaldığımız yerden, tekrar konuşmaya başladım.

“Shakespeare trenle seyahat etmiş olmalı, sadece rüyasında bile olsa; ‘Perişan Ruh’ epey mutlu bir ibare. ‘Perişan’ kelimesi ile şüphesiz demir yollarına özgü duygusal kitapçıklara atıfta bulunuyor. Buhar, hiçbir şey yapmadıysa bile en azından İngiliz Edebiyatı’na yeni bir tür ekledi.”

“Öyle tabii!” dedim. “Bütün tıp kitaplarımızın ve yemek kitaplarımızın gerçek çıkış noktası…”

Hemen araya girip neşeyle “Hayır! Hayır! Bizim edebiyatımızı kastetmiyorum. Biz oldukça olağan dışıyız. Ama kitapçıklar yani on beşinci sayfada katilin, kırkıncı sayfada da düğün sahnesinin ortaya çıktığı, küçük, heyecanlı aşk hikâyeleri buhar yüzünden değil mi?” diye sordu.

“Eğer sizin teorinizi geliştirmeye kalkarsam trenler elektrik ile çalışmaya başladığında kitaplar yerine broşürlerimiz olacak, düğünle cinayet de aynı sayfada gerçekleşecek.”

Leydim, heyecanla, “Bu Darwin’e yakışır bir gelişme! Yani siz sadece onun teorisinin tersini anlatıyorsunuz. Bir fareyi file evrimleştirmek yerine, fili fareye evrimleştirdiniz.” dedi. O sırada bir tünele girdik ve ben arkama yaslanıp bir dakikalığına gözlerimi kapattım ve en son gördüğüm rüyadaki birkaç olayı hatırlamaya çalıştım.

Uykulu uykulu “Gördüğümü sandım…” diye mırıldandım ve ondan sonra, bu sözcük öbeği çekimini yapmamla “Sen gördüğünü sandın, o gördüğünü sandı…”ya dönüştü ve sonra birdenbire bir şarkı hâline geldi:

 
Flütle antrenman yapan
Bir Fil gördüğünü sandı.
Tekrar bakınca anladı ki
Bir mektup bu karısından.
“En nihayet kavrıyorum.” dedi,
“Hayatın acılığını.”
 

Bu tuhaf şarkıyı söyleyen nasıl da deli bir varlıktı öyle! Bir Bahçıvan’a benziyor – yine de kesinlikle delinin biriydi, tırmığını savuruşuyla, hatta daha da delirdi zaman zaman cig dansı yapmaya başlamasıyla, hatta en deliydi kıtanın son sözcüklerini haykırışıyla!..



Bir filin ayaklarına sahip olduğunu söylemesi kendiyle ilgili bir tanımlamaydı ama geri kalan kısmı bir deri bir kemikti. Ayrıca, her yerini kaplayan birkaç tutam saman çöpü başta tamamen samanla doldurulmuş olduğunu, şimdi ise tüm dolgunun boşaltılmış olduğunu gösteriyordu.

İlk mısranın sonuna kadar Sylvie ve Bruno sabırla beklediler. Daha sonra Sylvie çekinerek ilerledi (Bruno bir anda utangaç oluvermişti.), kendini “Benim adım Sylvie!” diyerek tanıttı.

Bahçıvan “Peki o diğer şey kim?” diye sordu.

Sylvie etrafına bakıp, “Hangi şey?” diye karşılık verdi. “Ha, o mu? Erkek kardeşim Bruno.”

Bahçıvan endişeyle “Dün de senin kardeşin miydi?” diye sorunca yavaş yavaş yanlarına gelen Bruno, kendisi konuşmaya katılmadan hakkında konuşulmasından memnun olmamış gibi “Elbette!” diye bağırdı.

Bahçıvan “Güzel!” dedi. “Buralarda her şey bir anda değişiveriyor. Ne zaman bir şeye baksam değişmiş görüyorum. Ama görevimi yapıyorum. Erkenden saat sabahın beşinde kıvranarak kalkar…”

Bruno “Senin yerinde olsam bu kadar erken kıvranmaya başlamazdım.” deyip Sylvie’ye döndü ve alçak sesle “Solucan olmak kadar kötü bir şey bu!” diye ekledi.

Sylvie “İyi ama sabah sabah bu kadar tembellik yapmamalısın Bruno. Biliyorsun ki erken kalkan kuş solucanı kapar!” dedi.

Bruno da esneyerek “Seviyorsa kapar!” diye karşılık verdi. “Ben solucan yemeyi sevmem. Erken kalkan kuş bütün solucanları toplayana kadar yataktan kalkmam ben!”

Bahçıvan “Bana böyle küçük yalanları söyleyecek yüze sahip olmana şaşıyorum doğrusu!” diye bağırınca Bruno fısıldayarak “Küçük yalanlar söylemek için bir yüze değil ağza ihtiyaç var.” diye karşılık verdi bilgece.

Sylvie konuyu değiştirmek için hemen araya girip “Bütün bu çiçekleri siz mi ektiniz?” diye sordu. “Ne kadar güzel bir bahçe yapmışsınız. Biliyor musunuz hep burada yaşamak isteyebilirim!”

Bahçıvan “Kış gecelerinde…” diye söze başlayınca Sylvie “Gerçi buraya niye geldiğimizi az kalsın unutacaktım.” diye araya girdi. “Lütfen bize yolu gösterir misiniz? Buralarda yaşlı bir dilenci vardı az önce. Karnı çok açtı. Bruno ona kekini vermek istiyor da…”

Bahçıvan cebinden bir anahtar çıkarıp, bahçe kapısını açarken “İşte benim yerimin değeri de ancak bu kadar!” dedi.

Bruno “Değeri ne kadarlar ki?” diye masumca sordu.

Ama Bahçıvan hiçbir şey demeden sadece gülümsedi. “Bu bir sır!” deyip, çocukların arkasından “Çabuk gidip gelin!” diye bağırdı. Kapıyı tekrar kapatmadan önce, ancak onları takip edebilecek kadar zamanım olmuştu.

Aceleyle ilerledik, az sonra yaşlı Dilenci’yi, yaklaşık iki yüz elli metre ötemizde yürürken gördük. Çocuklar onu yakalayabilmek için hemen koştular ve yavaşça kollarından tuttular. Ben ise onlara bu kadar kolay nasıl ayak uydurabildiğimi anlayamadım. Fakat çözülmemiş olan bu sorun, beni başka bir zamanda olabileceği kadar endişelendirmedi; o sırada ilgilenilecek başka çok şey vardı.

Yaşlı Dilenci sağır olmalı diye düşündük; çünkü Bruno o kadar yüksek sesle bağırmasına rağmen, hiç istifini bozmadı. Zar zor yürümeye devam ediyordu; ta ki Bruno önüne geçip bir dilim kek uzatana kadar. Zavallı yaşlı adam nefes nefese, sadece “Kek!” diyebildi. Bunu da Leydi hazretlerinin yaptığı gibi sıkıntılı bir havada değil de “büyük ve küçük her şeyi” seven gayet tatlı, küçük bir çocuğun gözleriyle bakarak dedi.

Yaşlı adam keki çocuğun elinden kapıp tıpkı vahşi ve aç bir hayvan gibi bir çırpıda yiyip bitirdi ama teşekkür bile etmedi. Sadece, korkmuş gözlerle bakan çocuklara “Daha! Daha!” diyerek homurdandı.

Sylvie gözlerindeki yaşları silip “Daha yok ki! Ben kendiminkini yedim. Sizi o şekilde kovmaları ne kadar utanç verici bir davranıştı. Çok özür dilerim…” dedi.

Sylvie’nin söylediği kelimeleri, yakın zamanda Leydi Muriel Orme’nin de – Sylvie’nin sesiyle ve onun yalvaran gözleriyle – söylediği bir anda aklıma gelince cümlenin geri kalanını anlayamadım.

Yaşlı adam, pejmürde kıyafetine ve görüntüsüne rağmen, ağırbaşlı ve asil bir edayla, yolun kenarındaki bir çalının üzerinde ellerini sallarken çalı toprağın içine gömüldü. Duyduğum diğer kelimeler de “Beni takip et!” oldu. Başka bir zaman olsa gözlerime inanamaz, şaşırıp kalırdım. Fakat bu tuhaf durumda, bütün benliğimi acaba şimdi ne olacak diye saran bir merakla beklemeye koyuldum.

Çalı gözden kaybolunca karşımızda, karanlığa doğru inen, mermer merdivenler belirdi. Yaşlı adam bize yolu gösterince biz de heyecanla onu takip ettik.

Merdiven boşluğu öyle karanlıktı ki ilk başta sadece çocukların el ele yürüdüklerini görebildim. Takip ettikleri kişinin arkasından yürüyorlar, el yordamıyla yollarını bulmaya çalışıyorlardı. Ama gitgide yol aydınlanıyordu neyse ki. İlginçtir ki hiç lamba olmadığı hâlde, hava aydınlıktı. En alt kata geldiğimizde bir anda kendimizi içinde bulduğumuz oda, günlük güneşlikti.

Sekiz köşeli odanın her köşesinde incecik, yuvarlak sütunlar uzanıyordu. Sütunların aralarındaki duvar, yaklaşık bir metre uzunluğunda, üzerinden neredeyse yaprakları gizleyecek kadar çok olgun meyveler ile şahane çiçekler sarkan sarmaşıklarla kaplanmıştı. “Acaba başka bir yerde daha çiçeklerin ve meyvelerin bu şekilde iç içe yetiştiklerini görebilir miyim?” diye düşündüm. Beni asıl şaşırtan şey ise bu meyvelerle çiçeklerin hiç görmediğim bir türde olmasıydı. Yukarı doğru bakınca her duvarda, daire şeklinde, renkli pencereler gözüme çarptı. Pencerelerin üstünde de kıymetli mücevherlerle süslenmiş, kemerli bir tavan bulunuyordu.

Sağa sola bakınıp acaba buraya nasıl geldik diye düşünmeye başladım. Çünkü ne bir kapı vardı ne de kapıya benzer bir şey vardı. Ayrıca bütün duvarlar da güzel sarmaşıklarla kaplıydı.

Yaşlı adam, Sylvie’nin omzuna dokunup yanağına bir öpücük kondurdu ve “Burada güvendeyiz canlarım!” dedi. Sylvie endişeyle bir anda kendini geri çekti. Fakat sonra, “Babacığım!” diyerek çığlık attı ve kendini yaşlı adamın kollarına bıraktı.

Bruno da “Baba! Baba!” diye tekrar etti. Babası, mutlu olan çocuklarını kucaklayıp öperken ben de gözlerimi ovuşturarak “Bütün opejmürde kıyafetler de nereye gitti?” diye sordum kendi kendime. Çünkü yaşlı, fakir adam gitmiş, yerine muhteşem mücevherlerle parıldayan kıyafetler giymiş, başına da altın taç takmış bir adam gelmişti.

1
...