Читать книгу «Jo'nun Oğulları» онлайн полностью📖 — Луизы Мэй Олкотт — MyBook.

İKİNCİ BÖLÜM
PARNAS DAĞI

Adına yakışır bir yerdi ve o gün Müzler1 oraya uğramış gibiydiler çünkü yokuş yukarı yürüyerek gelen yeni misafirleri çok hoş görüntüler ve nağmeler karşıladı. Açık bir pencerenin önünden geçerken kütüphaneye doğru göz attıklarında Kleio, Kalliope ve Urania’nın başkanlık yaptığını; Melpomene ve Thalia ise koridorda eğlendiğini, bazı gençlerin dans edip bir oyunun provasına çalıştığını gözlemleyebiliyorlardı. Erato ise sevgilisiyle bahçede geziniyor ve müzik odasında Apollo’nun bizzat kendisi birbirleriyle ses uyumu içerisinde bir koro yönetiyordu.

Bizim eski arkadaşımız Laurie olgunlaşmış bir Apollo’ya benziyordu çünkü zaman, o garip oğlanı vakti geldiğinde asil bir erkeğe erişmesini nasip etmiş; son derece yakışıklı ve güler yüzlü bir adama dönüştürmüştü. Sorumluluğu ve kaygıyı yaşadığı gibi gevşekliği ve mutluluğu yaşaması ona bu zemini hazırlamıştı, ayrıca büyükbabasının isteklerini karşılamayı görev bilip büyük bir sadakatle görevini yerine getirmişti. Zenginlik bazı insanlara yakışır ve en iyi şekilde güneşin ışınları altında coşarlar; başka insanlar da gölgeyi sever ve ayaza maruz kaldıklarında daha tatlı olurlar. Laurie öncekine benziyordu ve Amy de sonrakine; bu nedenle evlendiklerinden beri hayat onlara şiir gibi geliyordu. Sadece ahenk ve mutlulukla ilgili değildi bu, aynı zamanda içtenlik, haysiyet ve gönül zenginliğiyle ilgiliydi ve bilgeliklerini hayır işleriyle birleştirdiklerinde o muhteşem yardımseverlikleriyle birçok şeyin üstesinden geliyorlardı.

Evleri sade bir güzellikteydi, konforlu şeylerle doluydu ve sanatsever ev sahibi ile ev sahibesi işte burada türlü türlü sanatçıları cezbediyor ve eğlendiriyorlardı. Laurie her türlü müzik eğitimini almıştı, en sevdiği ve koruyuculuğunu üstlendiği sınıfına karşı son derece cömertti. Amy ise hevesli genç ressamları ve heykeltıraşları vesayeti altına almıştı, kızı yeterince büyüyüp harcanan emekleri ve alın teriyle yapılanları onunla paylaşacak yaşa geldiğinde kendi yaptığı sanatın fazlasıyla değerli olduğunu fark etti. Kadınların, kendi gelişimleri ve başkalarının çıkarları için, kendilerine lütfedilmiş özel yeteneklerini feda etmeden de başarılı eş ve anne olunabileceğini kanıtlayan insanlardan biriydi.

Kız kardeşleri onu nerede bulabileceklerini gayet iyi biliyorlardı ve Jo da doğrudan stüdyoya gitti. Orada anne kız birlikte çalışıyorlardı. Bess küçük bir çocuğun büstüyle uğraşıyor, annesi de kocasına ait çok zarif bir kafa büstüne son dokunuşlarını ekliyordu. Zaman Amy için âdeta durmuştu çünkü mutluluğu onu genç tutmuş ve içinde bulunduğu refah düzeyi de ihtiyacı olan kültürü sağlamıştı. Gösterişli ve zarif olan bu kadın şık olmanın sadelikle sağlanabileceğini, kıyafet seçimlerinde olduğu gibi bu giyimleri üzerinde çok hoş taşımasıyla asil karakterini gayet iyi açığa vurabiliyordu. Bir keresinde biri şöyle demişti: “Bayan Laurence’ın ne giydiği hakkında en ufak bir bilgim yok ama bulunduğu odada her zaman en iyi giyinenin o olduğu izlenimi yaratıyor bende.”

Kızına çılgınca taptığı belliydi ve böyle olmakla haksız da sayılmazdı çünkü öyle görünüyordu ki en azından kendi düşüncesine göre, her daim arzuladığı güzellik kendisinin gençlik hâlini kızının temsil ettiğini düşünüyordu. Kalıtımsal olarak Bess annesinden ay gibi vücudunu, mavi gözlerini, açık tenini, aynı tarzda arkadan bağlanan altın sarısı kıvırcık saçlarını almıştı. Ayrıca -ah, Amy’nin asla tükenmeyen neşesiyle- babasının aynı etkileyici burnu ve ağzını almış ama daha kadınsı bir şekilde. Giydiği aşırı sade olan uzun, keten önlük ona çok ama çok yakışmıştı ve gerçek bir sanatçı, bir şeyle meşgul olduğunda kendini nasıl işine veriyorsa Bess de kendini öyle işine veriyordu. Üzerindeki sevgi dolu bakışların farkında bile değildi, ta ki Jo teyze büyük bir şevkle bağırarak içeri koşana kadar.

“Sevgili kızlarım, elinizdeki çamurları bırakın ve benim size anlatacağım haberleri dinleyin!”

Her iki sanatçı da ellerindeki aletleri bir kenara bırakıp heyecan dolu kadını tüm samimiyetleriyle karşıladılar. Yaratıcılıklarının doruk noktalarındayken onun gelişiyle ikisi için çok değerli olan bir saatleri berbat olmuştu aslında. Hararetle dedikodu yapıyorlarken Meg tarafından çağırılan Laurie içeri girdi, hiçbir yerde barikat yoktu, hemen iki kardeşin ortasına oturuverdi ve büyük bir ilgiyle Franz ve Emil hakkındaki haberleri dinledi.

“Artık salgın ansızın patlak verdi sayılır, senin sürünü hiddetlenerek kasıp kavuracaktır. Bundan sonraki on yıl için her türlü romantizme ve gözü karalığa hazır ol, Jo. Oğulların yavaş yavaş adam oluyor ve denizlere baş aşağı dalarak bugüne dek yaşamadığımız kadar başımıza iş açacaklar.” dedi Laurie, Jo’nun mutluluk ve ümidini yitirmişlik hislerinin karışımı olan bakışından keyif alarak.

“Öyle olacağını biliyorum ve tek ümidim onları bu zorlu süreçten ayakları üzerinde dimdik durmalarını sağlamak. Korkunç bir sorumluluk olduğunu biliyorum ama yine de bana gelecekler ve onların zavallı aşk hayatlarını düzene sokmam için bana yalvaracaklar. Ama yine de bu benim hoşuma gidecektir. Ayrıca Meg, öyle acıma duygusuyla dolu ki sanırsın bu özelliğinden zevk alıyor.” diye cevabını verdi Jo. Oğullarından bahsedilince kendisini daha huzurlu hissediyordu, ne de olsa yaşları daha küçük olduğundan onlar hâlâ güvende sayılırlardı. “Bizim Nat onun Daisy’sinin etrafında fır fır dönmeye başlayınca korkarım pek zevk almayacaktır. Tabii bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Onun müzik eğitmeniyim ama aynı zamanda sırdaşıyım. Ona ne tür tavsiyelerde bulunabileceğimi söylemenizi istiyorum.” dedi Laurie ağırbaşlı bir tavır takınarak.

“Sus! Çocuğu unutuyorsun.” diyerek lafa karıştı Jo, tekrar işinin başına dönen Bess’i kafasıyla işaret ederek.

“Tanrı seni korusun! Onun kafası şimdi kim bilir nerelerde. Senin bir tek kelimeni bile duymuyordur. Ama artık buradaki işini sonlandırıp gitmesi gerekir. Sevgilim, bir koşu gidip bebeği yatırır mısın? Meg teyze de oturma odasında. Biz gelene kadar ona yeni resimleri gösteriver.” diye ekledi Laurie ve Pygmalion’ın Galatea’ya2 bakmış olabileceği gibi uzun boylu kızını süzdü, ne de olsa ona göre, kızı evdeki heykellerin en nadide parçası gibiydi.

“Tamam babacığım, yaptığımın iyi olup olmadığını söyle bana.” Bunun üzerine Bess itaatkâr bir şekilde aletlerini bir kenara bıraktı ama yaptığı büste göz atmak için biraz oyalandı.

“Benim her zaman el üstünde tutulan kuzucuğum, gerçekleri itiraf etmeye kendimi mecbur hissediyorum ve yanaklardan birinin diğerine göre biraz daha şişman olduğunu görüyorum. Ayrıca çocuğun kaşı üzerindeki lüleler mükemmel bir göz ziyafeti sağlamayıp biraz boynuza benziyor ama ne var ki kesinlikle Rafael’in Chanting Cherubs3 adlı tablosuyla boy ölçüşemez ve senin eserinle gurur duyuyorum.”

Laurie bir yandan konuşuyor, bir yandan da kahkaha atıyordu çünkü kızının bu ilk girişimleri tıpkı Amy’nin ilk yaptıklarına çok benziyordu ve kızının eserini beğeni ile inceleyen annesi gibi ciddi bir yüz ifadesi takınmayı hiç ama hiç beceremiyordu.

“Müzikten başka hiçbir eserde güzellik göremiyorsun.” diye cevap verdi Bess. Doğal ışıkla aydınlatılmış o devasa stüdyonun serinliğinde Bess, altın sarısı saçlarını sallayarak âdeta parlak bir ışık saçıyordu.

“Ben sende güzelliği görüyorum, tatlım. Ayrıca sen sanat değilsen, o hâlde nedir sanat? Seni biraz doğaya çıkartmak niyetindeyim. Bu soğuk hamurlardan ve mermerlerden uzaklaştırıp güneşin altında dans etmeyi, kahkahalarla gülmeyi istiyorum, tıpkı diğer insanların yaptığı gibi. Ben kanlı canlı bir kızım olsun istiyorum. Hamurundan başka her şeyi unutan, gri rengindeki önlüğü ile sevimli bir heykel istemiyorum.”

Konuşurlarken iki tane tozlu el, adamın boynuna atıldı, tüm kelimeler yumuşak bir ses tonuyla ve ağırbaşlı bir şekilde Bess’in dudaklarından döküldü.

“Seni asla ihmal etmem babacığım ama deneme yanılma yoluyla öğrenerek çok güzel bir şey yapıp benimle gurur duymanı istiyorum. Annem bana sık sık ara vermem gerektiğini söylüyor ama ikimiz bu odaya girdiğimizde dışarıda başka bir dünyanın olduğunu unutuyoruz. Burada çok yoğun ve aynı zamanda mutlu oluyoruz. Şimdi de seni mutlu etmek için gidip koşuşturacağım ve şarkılar söyleyeceğim.” diye konuştu Bess. Önlüğünü bir kenara fırlatarak odadan bir anda yok oldu, âdeta odanın bütün ışığını beraberinde götürerek.

“Bu şekilde konuşmana sevindim. O yaşta biri için sanatsal hayallerinin o kadar etkisi altında kalıyor ki… Gerçi bu tamamıyla benim hatam. Yine de onun duygularını derinden paylaşıyorum. Bazen akıllı davranmayı unutuyorum işte.” Sonra da Amy derin bir iç geçirerek bebeğini nemli bir havluyla örttü.

“Bu dünyadaki en tatlı şeylerden biri, çocuklarımızdaki yaşama sevinci olduğunu düşünüyorum ama bir zamanlar Marmee’nin Meg’e söylediği bir şey, hiç aklımdan çıkmıyor. Hem kızların hem de oğulların eğitiminde babalar da paylarına düşeni yapmalı. Bu nedenle Ted’in mümkün olduğunca babasıyla zaman geçirmesini sağlıyorum, Fritz de zaman zaman bana Rob’ı verir. Onun sessiz tutumu bana ne kadar huzur verici ve rahatlatıcı geliyorsa Ted’in öfke nöbetleri de babasına bir o kadar iyi geliyor. Şimdi sana tavsiyem şu Amy, bir süreliğine Bess çamurla oynamayı bıraksın ve Laurie ile müzik çalışmaya başlasın. Böylelikle Bess hep annesiyle fazlasıyla vakit geçirmez, babası da bu durumda kıskançlık yapmaz.”

“Duyun, duyun! Bir Daniel konuşuyor. Tam anlamıyla bir Daniel!” diye bağırdı Laurie, memnuniyetini gizleyemeyerek. “Bana yardım elini uzatacağını ve bir şeyler söyleyeceğini biliyordum. Gerçekten Amy’yi biraz kıskanıyorum ve kızımla daha çok zaman geçirmek istiyorum. Haydi kadınım, seninle bir anlaşma yapalım. Bu yazı benimle geçirirsin ve gelecek yıl Roma’ya gittiğimizde onu sana ve o çok değerli sanatınıza teslim ederim. Bu adil bir anlaşma değil de nedir?”

“Sana hak veriyorum ama hobilerini, kendinizi doğaya vermenizi, bir de araya müzik eğitimi sıkıştırmanızı düşününce bizim kızımızın sadece on beş yaşında olduğunu unutmamalısın. Tabii bizim Bess yaşıtlarına göre çok daha olgun bir genç kız ve ona asla çocukmuş gibi davranmamalısın. O benim için o kadar değerli ki… Onun o çok sevdiği mermerler kadar saf ve güzel olarak kalmasını istediğimi düşünüyorum.” dedi.

Amy üzüntüyle konuşmuştu. Sahip olduğu bu değerli çocuğuyla birlikte geçirdiği onca mutluluk verici zamanı düşünerek odanın sağına soluna bakmakla yetindi.

“Eskiden Ellen adını taktığımız ağaca çıkmak istediğimizde ya da o rustik botları giymek istediğimizde ‘Hep bana hep bana Rabbena olmaz.’ derdik.” dedi Jo hararetli bir şekilde. “Bu nedenle kızınızı paylaşmayı öğrenmelisiniz ve hanginizin onun hayatına daha çok şey katacağını görmelisiniz.”

“Öyle yaparız.” dedi kızlarına düşkün ebeveynleri gülerek. Jo’nun söylediği deyim onlara birçok anı hatırlatmıştı.

“O eski elma ağacının ana dalında zıplamayı ne çok severdim! Bindiğim hiçbir at orada aldığım hazzın ya da eğitimin yarısını bile vermemiştir.” dedi Amy yüksek pencereden dışarı bakarak âdeta o eski, sevimli meyve bahçesini ve orada oynayan küçük kızları tekrar görür gibiydi.

“O bizim için kutsal sayılan botlarla ne çok eğlenirdim!” dedi Jo gülerek. “O yadigârlar hâlâ duruyor ama oğlanlar onları paçavraya çevirdiler. Yine de onları çok seviyorum, şu an mümkün olsa onlarla tekrar haşmetli bir şekilde yürümekten büyük keyif alırdım herhâlde.”

“Benim en sevdiğim anılarım o çok ısınan tavayla, sosisle ilgili olanıdır. Ne çok muziplik yapardık! Bütün bunlar çok gerilerde kalmış gibi geliyor!” dedi Laurie, önünde duran iki kadına gözlerini dikip bakarken onların bir zamanlar küçük Amy ile isyankâr Jo’nun olabilecekleri inanılması güçmüş misali bir tavır takınmış gibiydi.

“Sakın yaşlanıyor olduğumuzu ima etmeyesin, Lord’um! Biz daha yeni yeni çiçek açıyoruz ve etrafa saçılmış tomurcuklarımızla çok güzel bir demet çiçeği andırıyoruz.” diye cevap verdi Bayan Amy, bir kıza yeni bir elbise alındığında gösterdiği titizlik ve aynı zamanda memnunluk edasıyla gül rengi önlüğündeki katlanma yerlerini silkeledi.

“Dikenlerimiz ve ölü yapraklarımızdan söz etmiyorum bile.” dedi Jo iç geçirerek. Hayat onun için hiç de kolay geçmemişti ve şimdi bile hem evin içinde hem de evin dışında bazı sorunlarla yüzleşmek zorundaydı.

“Gel gidip bir bardak çay içelim, tatlım ve gençlerin neyin peşinde olduklarına bir bakalım. Gidip yanımıza bir demlik dolusu çay ile biraz elma alıp rahatımıza bakalım.” dedi Laurie, sonra da her iki kardeşe kollarını uzatarak Parnas’ta asla eksik olmayan öğleden sonrası çayı için yolu gösterdi.

Yazlarını geçirdikleri oturma odasında buldular Meg’i, havadar ve zevkli döşenmiş bir odaydı bu. Öğleden sonrası bol bol güneş ışığı ile ağaçlardan gelen hışırdamalarla doluydu burası, ne de olsa bahçeye açılan üç tane boydan boya pencere vardı. O devasa müzik odası evin bir ucundaydı ve diğer ucundaysa mor renkte perdelerin asıldığı derin bir cumba bulunuyordu, ailenin toplanabileceği ufak bir mekândı burası. Orada üç tane portre asılıydı, köşelerde ise iki tane mermerden yapılmış büst duruyordu, ayrıca bir divan, oval bir masa, üzerinde çiçeklerle dolu ayaklı vazo, bu kuytu yerde görebileceğiniz yegâne eşyalardı. John Brook ve Beth’in büstleri vardı. Her ikisi de Amy’nin çalışmasıydı. Gerçekteki karakterleriyle büyük bir benzerlik vardı ve her ikisi de durağan bir güzelliğe sahipti. Âdeta şu sözleri hatırlatıyordu: “Çömlekçi çamuru hayatı, alçı ölümü ve mermer de ölümsüzlüğü temsil etmektedir.” Sağ tarafta evin kurucusu olan Bay Laurence’ın portresi asılıydı. Gururlu ama aynı zamanda hayırsever bir yüz ifadesinin karışımını görebilirdiniz. Canlı ve yakışıklı duruyordu. Bir zamanlar o kızın, yani Jo’nun, o portresine beğeniyle baktığını yakalamıştı. Karşı duvarda March teyze vardı. Mirasını Amy’ye bırakmıştı. Etkileyici bir türbanı, kıyafetinin de abartılı kolları vardı ve mor renkli saten elbisesinin önünde uzun eldivenli ellerini çaprazlama tutmuştu. Görünüşündeki sertliği zaman yumuşatmıştı. Karşı tarafın duvarında asılı duran yakışıklı ve yaşlı beyefendinin yüzünde sabitlenmiş saygınlık ifadesi, yıllardır tek bir kötü söz söylemeyen o dudaklarında sıcakkanlı sırıtmanın nedenini açıklıyor gibiydi.

Oranın onur konuğuna gelince, üzerine güneşin sıcaklığı vuruyor, etrafını yeşil bir çelenk çevreliyordu. Bu Marmee’nin sevgi dolu yüzünden başkası değildi, fakir ve tanınmadığı zamanlarda arkadaşlık ettiği bu muhteşem ressam, müthiş bir beceriyle bu tabloyu boyamıştı. Öylesine hoş şekilde capcanlı duruyordu ki âdeta kızlarına doğru yüzünü çevirip gülümsüyor, neşeyle “Mutlu olun. Hâlâ aranızdayım.” diyor gibiydi.

Üç kız kardeş bir süreliğine o değerli tabloya bakakaldılar. Hürmet dolu bakışlarla ve asla azalmayan bir özlemle duygulu anlar yaşadılar, bu asil annenin varlığı o kadar önemliydi ki onlar için, bir daha onun yerini hiç kimse dolduramayacaktı. Onu kaybetmelerinin üzerinden iki yıl geçmiş, farklı bir yerde yeniden yaşamayı ve yeniden sevgiyi tatmak için yanlarından ayrılmıştı. Arkasında öylesine tatlı anılar bırakmıştı ki ev ahalisine, hem ilham kaynağı hem de avutucu olmuştu. Böyle duygu dolu hisler içindeyken kardeşler birbirlerine biraz daha yaklaştılar. O sırada Laurie tüm ciddiyetiyle duygularını kelimelere döktü.

“Kızımızın annemiz gibi bir kadına benzemesinden daha iyi bir şey isteyemem. Lütfen Tanrı’m, onun gibi olsun, bunun için çok uğraşacağım çünkü bu melek gibi kadına bunu borçluymuşum gibi hissediyorum.”

O sırada müzik odasından duru bir sesin “Ave Maria”4 şarkısını söylemeye başladığı duyuldu ve Bess bilinçsizce babasının duasını tekrarlamaya başladı çünkü babasının isteklerine, görev duygusuyla itaat ederdi. Eskiden Marmee’nin söylediği o yumuşak ses tonuyla söylenen şarkı, orada bulunan dinleyicileri tekrar günümüze geri getirdi. Çok sevdikleriyle ve kaybettikleriyle yaşadıkları o duygusal anları geride bırakarak hep birlikte açık pencerenin yanına oturup müziğin keyfini çıkardılar. O sırada mümkün olduğunca, hassas anı bozmamaya çalışarak Laurie sessiz sedasız çayları getirip servisini yaptı.

Nat bir süre sonra Demi ile içeri girdi. Arkalarında Ted, Josie, sonra da Profesör ve ona çok sadık olan Rob içeri girdi, hepsi “oğlanlar” hakkında haberleri almak için çok hevesliydiler. Çay fincanlarının çıkardığı takırtılar arasında orada bulunanların sohbetleri ortamı canlandırmıştı. Güneşin batmak üzere olmasına ve hepsi gün içerisinde yaptıkları yorucu işlere rağmen, bu neşeli topluluk dinlenmek için o aydınlık odaya âdeta demirlenmişti.

Profesör Bhaer’in saçları kırlaşmıştı belki ama her zamanki gibi dinç ve güler yüzlüydü, ne de olsa çok sevdiği bir işi yapıyordu ve o kadar içtenlikle işini yapıyordu ki bütün üniversite onun o muhteşem etkisini hissedebiliyordu. Genç bir oğlan olmasına rağmen Rob da onun izinden gidiyordu. Ona “Genç Profesör” lakabı çoktan takılmıştı bile. Onurlu babasının yaptığı çalışmalara tapıyor ve her bakımdan onu yakından taklit ediyordu.

“Eh, kalbimin içi, oğullarımıza tekrar kavuşacağız, hem de her ikisine de bayram havasını estireceğiz buralarda.” dedi Bay Bhaer, sevinçle parlayan bir yüz ifadesiyle. Jo’nun yanına oturup herkesin neşeli tebriklerini tokalaşarak kabul etti.

“Ah, Fritz eğer sen de Franz’ı onaylıyorsan ben de Emil adına çok mutluyum. Ludmilla’yı tanıyor muydun sen? Sence akıllıca bir eşleşme mi?” diye sordu Bayan Jo, bir fincan çayı uzatıp Bay Bhaer’e biraz daha sokularak. Sığınağı olan kocasına bir taraftan neşeyle, bir taraftan kaygıyla iyice yaklaştı.

“Her şey yolunda. Franz’ı yerine yerleştirmek için gittiğimde Madchen’i gördüm. Bir zamanlar çocuktu ama artık çok sevimli ve yakışıklı bir delikanlıya dönüşmüş. Sanırım Blumenthal ondan memnun. Eminim çocuk oralarda mutlu olacak. Alman olduğu için belki Vaterland’dan uzak olmaktan çok memnun olmayabilir ama bu nedenle eski ile yeni arasındaki bağımız o olacak. Bu da benim hoşuma gitti doğrusu.” diye açıkladı.

“Ya Emil’e ne dersin? O da bir sonraki seferde üçüncü kaptan olacak. Bu çok iyi değil mi? Senin iki oğlunun başarılı olmalarına memnunum. Hem onlar için hem de anneleri için çok büyük fedakârlıklarda bulundun. Sen bunu hafife alıyorsun tatlım ama yaptıklarını asla unutmayacağım.” dedi Jo. Sanki genç bir kız gibi duygu yüklü bir hâlde elini onun eline koymuş ve Fritz de onunla flört etmek için fırsatı kolluyormuş gibiydiler.

Fritz de o şen kahkahasını atarak eşinin yelpazesinin arkasından fısıldadı: “Benim zavallı oğullarım için Amerika’ya gelmeseydim asla Jo ile tanışma fırsatını yakalayamazdım. Zor günler artık geride kaldı. Kaybettiğim her şey için Tanrı’ya şükrediyorum çünkü artık hayatımın en kutsalına sahip oldum.”