Читать книгу «Cadı» онлайн полностью📖 — Hüseyin Rahmi Gürpınar — MyBook.
image

2
Bulunmaz Bir Tunus Gediği 2

Fikriye Hanım dört yıl kadar mutlu, tatlı bir evlilik çağı geçirdikten sonra genç, güzel beyinin acıklı bir şekilde birdenbire ölümüyle taze dul kalarak, dayısı Hasan Efendi’nin evine dönmüştü. Zavallı Fikriye, küçük yaşında babasından ve anasından öksüz kalmış olduğu için dayısının evinden başka gidecek bir yeri yoktu. Rahmetli kocası Bedri Bey, varlık adına hemen bir şey bırakmamıştı. Evliliklerinin ürünü olarak yalnız üç yaşında bir kız kalmıştı.

Yaslı dul kadın, kızı yetim Latife’yi bağrına bastırıp dayısının babaca şefkat ve koruma kanadına sığınarak bir odaya çekildi. Durmayıp gözyaşı döküyor. Kocasının ölümü üzerinden aylar geçtiği hâlde, yaslı gözyaşları bir türlü dinmiyordu.

Fikriye’nin bu dönüşü, o zamana değin yalnız başına ev hanımlığına alışmış olan yengesi Emine Hanım’ın hiç hoşuna gitmedi. Bu dul yeğenin her ne suretle olursa olsun bir ikinci kısmeti çıkıp da evlerinden bir ayak önce savuşup gitmesi için ne türlü çarelere, yollara el atabilirse hepsine başvurmaktan geri durmuyordu.

Fikriye Hanım güzel, alımlı, oldukça terbiyeli bir kadındı. Fakat çocuklu bulunması sakıncasından dolayı evlenmeye iştahlı, uygun bir istekli çıkmıyordu. Yenge Emine Hanım, kılavuz kadınlara büyücek paralar adadı. En sonunda bir iki kısmet çıktı. Fakat bunlar da evlenmelerinden, geleceklerinden hayır, geçim umulur kimseler değildi. Kimi ihtiyar kimi sakat kimi züğürt kimi çapkındı.

Fikriye’nin bu kısmetsizliği, yengesinin çaçaronluğunu dayanılmaz bir dereceye vardırdı. Emine Hanım, kocaya varmanın erdemlerini, pek çok gerektiğini açıklama dırdırına artık hiç ara vermez oldu. Türlü dokundurmalar, simgeler, alt anlamlı cümlelerle her gün, her saat bu yüksünmeyi sezen talihsiz Fikriye’nin zaten dertli, yaralı yüreği bütün bütün kan kusuyor oluyordu.

Sonra bir gün kılavuz karının biri, telaşla geldi. Fikriye Hanım için yağlı bir parça, bulunmaz bir Tunus gediği çıktığını müjdeledi. Artık sevinçten yenge Emine Hanım’ın etekleri zil çalmaya başladı. Ona göre araştırmaya, incelemeye, sorgu suale kalkışmaksızın hemen Fikriye’nin bohçalarını bağlayıp sandığını, sepetini toplayarak kocasının evine gönderivermek gerekti. Kılavuz kadının uygun görüşü de böyle idi. O da ivedilikten yana idi. Çünkü bu kısmet pek az ele geçen olağanüstü ekstra türden bulunduğundan, nikâh uzarsa ara yere dedikodu karışır, iş bozulurmuş… Bu adamın iştahlısı pek çok, varmak isteyen kadınların sayısı, sınırı yokmuş… Bozmak için yermeleri; akla ve hayale gelmez, yakası açılmadık iftiralar atmaları; birçok şeyler uydurmaları düşünülebilirmiş. Kılavuz kadın, bu ekstra Tunus gediğini şöyle tanımlıyordu:

“… Bakanlığında, … kaleminin müdürü Naşit Nefi Efendi… Hem şöyle böyle değil… Kelli felli, şanlı şöhretli, bütün yanlarıyla, her yönüyle bir efendi. Yalan kabul etmem. Aylığı dört binden, yaşı da kırktan ziyade… Evcimen, ağırbaşlı, tam karı değeri bilecek çağda bir adam… Dosta kısmet olacak bir parça… Artık buna hiç lam, cim istemez. Söz getirdim. Söz verin götüreyim. İş bitsin vesselam.”

Fikriye Hanım, kılavuz kadının bu özlü, kısa fakat şüpheli övgülerine karşı derin derin düşünerek:

“Hanım, bu adam böyle kırk yaşını geçinceye dek hiç evlenmemiş mi? Bekâr mı durmuş?”

Bu soruya karşı kılavuz kadın, şehadet parmağını, entarisinin yakasından içeriye sokup, gözlerini süze süze gerdanının etrafını tatlı tatlı kaşıyarak:

“Dur kızım. Vebal istemem. Hepsini anlatacağım… Evlenmemiş değil… Evlenmiş… Kısmet olursa galiba sen üçüncü hanımı olacaksın…”

Fikriye Hanım haykırarak:

“Ay ben iki ortak üstüne mi gideceğim? Tanrı’m göstermesin!..”

“Hanım, lakırtıyı iyi anlamadan bomba gibi ateşlenme öyle… A şimdiki tazelerle lakırtı olmuyor ki… Tanrı’m esirgesin, hepsi farfara… Bu efendinin ilk karısı ölmüş. İkincisini boşamış… İşte şimdi sen üçüncü gideceksin… Bir evin bir hanımı olacaksın… Anladın mı efendim?..”

“İlk hanımı neden ölmüş?”

Kılavuz kadın, bir kahkaha salıvererek:

“Kendisine bakan hekimi bulup da hanımın hangi hastalıktan gittiğini sormayı doğrusu unuttum… Ay üstüme iyilik sağlık; bu da lakırtı mı ya? Seninle evlenmek isteyenler, ilk kocanın hangi hastalıktan öldüğünü soruyorlar mı?”

Beri yandan yenge Emine Hanım bağırarak:

Aman Fikriye, kimi kez öyle budalaca sorular sorarsın ki beş yaşındaki çocuk sormaz… Bırak kadını kendi hâline, lakırtısını bitirsin…”

Fikriye Hanım kızarak:

“Sormayınca meselenin pürüzlü tarafına yanaşmıyor ki kendi hâline bırakayım!.. Kısmet olursa galiba ben üçüncü hanımı olacakmışım!.. ‘Galiba’ya dikkat buyuruluyor mu? Peki birinci hanımı neden ölmüşse ölmüş… İkincisini neye boşamış? Bunu sormak hakkım değil mi?”

Kılavuz, parmağının ucuyla hâlâ yakasının içindeki pireyi araştırarak:

“O ciheti pek derin bilmiyorum… Ne yalan söyleyeyim?..”

“Kılavuz değil misin? Her ciheti bilmelisin.”

“Öyle ağır, kibar bir efendiden ‘Sen karını niçin boşadın?’ diye nasıl sorulur?.. Karı kocalıkla ilgili bir iş olmalı…”

“Bak şimdi bütün bütün merak ettim. Karı kocalıkla ilgili o gizli iş nedir acaba?”

“Karı koca, ikisi bir döşekte yatarken aralarına girip de araştırma yapmak gerekir ki bu derece içyüze girmeyi hiçbir kılavuz başaramaz sanırım. Bu denli ince eleyip sık dokumak iyi değildir. Karı bırakan erkeklerin, kocadan boşanan kadınların daima başkalarıyla evlendikleri görülüp duruyor. Birinci, ikinci, evlenmede dirliksizliğe uğrayanların üçüncü, dördüncüde gül gibi geçinip gittikleri hiç işitilmemiş bir şey midir?”

“Peki… Haydi boşanma sebebi… Bu yön kapalı kalsın. Fakat iki evlenmeden bu efendinin hiç çocuğu olmamış mı?”

Kılavuz kadın, göğsündeki pireyi daha derinlerde arayarak:

“Söz sırası hepsine gelecek. Azıcık sus kızım…”

“Ben susarsam sen bu önemli noktalarda sakız çiğneyip gidiyorsun. Çocuğu var mı? Yok mu? Söyle…”

“Var…”

“Kaç tane?”

“İki…”

“Bir de benimki üç… Hepsi bir araya gelirse… Bir curcunadır kopar!”

“Sen her şeye bir kusur buluyorsun… O, senin çocuğunu kabul ediyor da sen onunkilere neye katlanmıyorsun?”

“Sen bu adam için kırkını geçkin diyorsun ama o herhâlde elliyi de aşkın, büyükbabam yerinde bir kimse olacak…”

“Doğum tarihini görüp de kaç yaşında bulunduğunu parmağımla bir bir hesaplamadım… Ben işittiğimi, gördüğümü söylüyorum…”

“Kılavuz hanım, şimdi şu senin göğsünde dolaşan gibi bu işin içinde pek çok pire yeniği var… Meselenin nazik noktalarında kem küm ediyorsun…”

Kılavuz kadın, öfkesinden göğsünü yumruklayarak:

“Aman ne gırgırcı ne kırk merak kadınmışsın!.. Eğer bir yalanım varsa yedi atama lanet olsun! Getiriniz Kur’an’ı abdest alıp üzerine el basarak söyleyeyim. Müslüman değil misiniz? Bunun daha ötesi var mı? Bu adam gibi koca şu zamanda pek az bulunur. Hâli vakti yerinde… Ahlakı, her hâli pek olgun. Mumla aranıp da bulunmayacak bir zat… Benim de iki elim yanıma gelecek… Sizi aldatıp da ne kazanacağım?.. Özünüzü Tanrı’ya doğru tutun. Sözüme güvenin. Vallahi pişman olmazsın. Bu adam, bir eşine daha rastlanmaz yaradılışta bir erkektir. Fakat onu da söyleyeyim ki düşmanı çoktur… İşiteceğiniz tuhaf söylentilere, dedikodulara hiç önem vermeyiniz. Billahi sonra bana dua edersiniz.”

“Tanrı’ya şükürler hepimiz Müslüman’ız. Sözlerine inanmak istiyorum. Lakin sen de inkâr edemezsin ki anlattıklarının içinde lastikli sözler var. Bu kadar iyi adamın düşmanı neden çok oluyor?.. İşiteceğimiz tuhaf söylentiler nedir?..”

Kılavuz kadın, yine dövünmeye başlayarak:

“Hay sıkıntımdan şimdi çatlayacağım! Sözlerime inan. Biraz da Tanrı’ya bel bağla… Çöpsüz üzüm nerede bulunur?.. O adamın da bir iki pürüzü olmasa bu kadar mükemmel bir kocayı sana bırakmazlar.”

“Pürüzü ne imiş?”

Beri yandan yenge Emine Hanım, birdenbire parlayarak:

“Pürüzü neymiymiş?.. Elinin körü! Kadın sana yedi atasına lanetler davet ederek, antlar içerek, Kur’anlara el basarak inandırıcı söz söylüyor… Neye inanmıyorsun? Sen kendini o kadar şikâr bir şey mi sanıyorsun?.. Dünyada senin gibi baba evinde, dayı, hala evinde pinekleyen taze dul çok!.. Fakat başlarına kusan yok… Şimdiki zamanda hani koca?.. Avrupa’da akıllı Frenkler hesap etmişler… Bir erkeğe tam beş karı düşüyormuş… Galiba İstanbul’da daha çok düşüyor ki bizim mahalle bekçisi İsmail Ağa’nın bile biri Arap, öbürü beyaz iki karısı var… Sen varacağın adamın ölen, boşanan karılarını hesaplıyorsun… Ortak üzerine gidenlerin canları yok mu? Kendine gel ayol!.. Ah aman haspam! Bir kara kaşından, kara gözünden başka nen var? Seni bu arkandaki yumurcağınla kim beğenip de alacak?.. Söyle bakayım?.. Hem edep, hayâ denilen şeyler artık dünya yüzünden bütün bütün kalktı mı? Çok şükür Tanrı’ma, dayın hayattayken, ben varken evlenme konusunda sana söz düşer mi? Bu yönleri incelemek, araştırmak bize düşer. Sana ne oluyor? Aman ya Rabbi! Ne ahir zamana kaldık? Şimdiki kızlar, kadınlar velilerine lakırtı bırakmadan sözü kendileri kesiyorlar. Nerede ise yeni doğan çocuklar da göbeklerini kendileri kesecekler… Kıyamet alametleri! Biz nezaket ettik de bu işte hanımefendinin düşüncesini sorduk. Bu nezaketimizi sindiremedi. Affedersin. Hata ettik. Haydi bakayım odana. Kılavuz hanımla yalnız görüşeceğiz.”

Fikriye Hanım, çıkmak üzere kalkar. Fakat son gücenikliğini gizleyemeyerek:

“Beni başınızdan savmak için koca yerine ortaya bir canavar bile çıkmış olsa kaldırıp önüne atıvereceksiniz… Evlendirilecek kadının oyu sorulmazmış… O eski usul yengeciğim… Kadın ninelerimizin çağında belki öyle idi. Fakat şimdi değil… Zamane kızları varacakları erkekleri kendileri seçiyorlar… Pekâlâ sözlerini de kesiyorlar. Yalnız velilerine ‘Ben falan adama varacağım.’ diye kararı bildirmiş oluyorlar.”

“Ben seni alık sanıyordum ama sen epey fenlenmişsin. Bu yeni usul evlenmeleri nereden öğrendin?”

“Ben de hâlime göre gün gördüm. Çocuk anası oldum… Bebecik değilim ya!..”

Kılavuz kadın, göğsünü dağlamakta olan pireyi bu aralık yakalar. Bir öç alış gülümsemesiyle iki tırnağının arasında “çıt” diye kırarak:

“Fikriye Hanım kızım, gel sen şu adama var da düşmanların işte bu pire gibi çattadak ortalarından çatlasınlar. Lakırtıyı uzatmayın. Kendinden büyüğünün sözünü dinleyen zarar etmez…”

Fikriye Hanım, öfkesinden dudaklarını ısırarak:

“Benim oyumu niçin alıyorsunuz? Kocaya varanın düşüncesi sorulmazmış!.. Yengem beni, baksana odadan kovuyor… Satılık halayığın oyu alınır mı? İşte ben de o demeğim. Siz ikiniz konuşunuz. Karar veriniz. Dayıma da işi bildiğiniz gibi anlatınız… Ben bu evden ne suretle olursa olsun gideyim… Yengem rahat etsin… Sen de beş on kuruş kazan!”

...
6