Çocukların yanından çıktım. Fakat oğlanın sözlerini zihnimden çıkaramıyorum! Aldı beni bir merak. Kime başvurayım? Kiminle dertleşeyim? Çocukların cadı anneleri gece Rumelihisarı’ndaki mezarlıktan çıkar, sepetle yemiş getirirmiş! Her ne sebeple bu yanlış anlayışa kapılmışlarsa çocuklarda böyle çocukça kanılar doğabilir… Fakat ben koskoca kadın, bunu dinleyerek kime karşı korkumu, telaşımı açabilirim? Sonra benim, akılca beş yaşındaki çocukla bir ölçüde bir zavallı olduğuma gülmezler mi? Ta efendiden uşağa kadar bir ev halkının alayına uğramaz mıyım? Bu öyküyü kime anlatsam tuhaflıktan uzak bulmaz. Fakat meselenin sonucu öyle değil… Bu, benim için hem doğruya hem yalana olanağı bulunan bir önerme… Zaten ortada bir cadı söylentisi var. Önce buna ilişkin sözlerden kuşkulanmak benim için büsbütün anlamsız bir kuruntu sayılamaz. İkincisi çocuklara bunca yemişi kim getiriyor? Bilmece biçiminde gördüğüm bu konuyu aydınlatmak için ev halkından başvurmadığım kimse kalmadı. Doyurucu bir karşılık alamadım. Çocuğun, yapmacık bir düşünceden uzak görünen o masumca sözlerinde benim şüphelerimi, korkularımı okşayacak bir gerçek kokusu buluyorum. Bana öyle geliyor. Aslı ya var ya yok fakat işte cadı ile ilgili bir ipucu… Ama bu işi nasıl derinleştirebileceğim?.. Bir iki gün düşündüm, taşındım… Yine çocukların dadısı Gülendam’a başvurmayı uygun buldum. Çünkü Gülendam hemen bir çocuk kadar saf ve sade yaradılışta bir Çerkez’di. Bu başvurmada bir ustalık da düşündüm. Sorgu yoluyla değil, düpedüz başvurmayı kurdum. Yani cadının varlığı hakkında şüpheli bir soruyla değil, bunu ispat edecek bir yolda söze girişmeyi kararlaştırdım. Böylece Gülendam’ın saflığından yararlanabilmek daha çok umulurdu.
Uygun bir vakitte dadıyı yalnız bir odaya çekerek yapmacık bir heyecan gösterisiyle dedim ki:
“Aman kalfacığım, başıma geleni sorma…”
Bu sözümün ardından baygınlık geçirir gibi duvara dayandım. Gözlerimi anlamlı ve ürkek bir susuşla kalfanın göz bebeklerine diktim. Anlatacaklarımı sürdürmekten pek çok korkuyormuşum gibi bir süre sustum. Onu hipnotizma eder gibi bir durum takındım. Gülendam’ın da yüzünde çarpıntı ve merak izleri belirdi, hemen sordu:
“Zavallı hanımcığım, ne geldi başına?..”
“Benden önce bu eve gelen hanımların başlarına ne geldiyse bana da o geldi…”
“Hay Tanrı’m esirgesin!.. Sana da mı?..”
“Evet bana da gözüktü…”
“Nerede?”
“Bu gece taşlıkta…”
“Nasıl?..”
“Elinde koca bir sepet vardı…”
“Ha yemiş sepeti… Çocuklarını hiç yemişsiz bırakmaz.”
“Çocuklara yemişi o mu getirir?”
“Öyle ya! Başka kim getirecek?..”
“Sen onu görür müsün? Sana lakırtı söyler mi?”
Bu iki soruma karşı kalfa birdenbire sustu. Gafil avlanmış olduğunu anladı. Büyük bir ihtiyatsızlık ve tuhaf bir dalgınlıkla ağzından kaçırmış olduğu sözleri şimdi boşuna düzeltmeye yol arayarak:
“Onu görüyor musun, dedin… Kimi?”
“Çocuklara yemiş getireni…”
“Çocuklara yemiş getirenin haddi hesabı yok ki. Herkes bir türlü yemiş getiriyor. Sonra getirdiklerini inkâr ediyorlar… İçyüzü anlaşılmıyor.”
“Canım Gülendam, şimdi ‘O çocuklarını hiç yemişsiz bırakmaz…’ diyen sen değil misin?”
“Hanımcığım, bir dalgınlığıma gelmiş… Affedersin… Sorunuzu anlamadan aptalca bir cevap kaçırmış olmalıyım… Bugünlerde zihnim pek dağınık… Anlamsız lakırtı söylediğim çok oluyor.”
“Yok yok Gülendam… Ben seninle ciddi konuşuyorum… Böyle ağır bir konuda iki türlü lakırtı söylemeyi ben senin terbiyene, kalfalığına veremem. Ben senden Allah için bir şey sordum. Sen de bana yine Allah için dosdoğru cevap vermeli, bu meselede ne biliyorsan söylemelisin! Tanrı bir, söz bir, lakırtını değiştirme…”
Gülendam, sıkıntı çizgileriyle yüzünü buruşturup bir süre sustuktan sonra:
“Hangi efendiye kul olacağımızı şaşırdık. Hanımcığım, darılma. Bu evde biz de emir kuluyuz… Ne derlerse öyle yapmak zorundayız. Gizlenmesi söylenen bir şeyden söz açamayız…”
“Artık bunun gizlisi, açığı kaldı mı? Taşlıkta bana gözüktü diyorum.”
“Gözüktüyse pek iyi işte. Benden ne soruyorsun?”
“Üstüme yürüdü. Seksen salavat getirerek canımı zor kurtarabildim. Bana yazık değil mi? Bu cadının bir şerrine uğrarsam gençliğime acımaz mısın?”
“Acırım hanımcığım. Günahınızı, sizi buraya getirmeye sebep olanlar çeksinler.”
Fazla söylemiş olmaktan çekinerek Gülendam yine sustu. Derin derin düşünmeye başladı. Cadının bana gözükmüş olduğu hakkındaki uydurmama bütün bütün inandı. O denli inandı ki bu iddiamın doğruluk derecesini incelemek için, gözüken şeyin biçimini ve bana nasıl saldırdığını hiç sormadı. Beni bu yolda sorguya çekmeye kalkışsaydı cevap vermekte uğrayacağım zorluğu ve tuhaflığı görerek hilemi belki anlardı. Ben yeniden yanıp yakılarak:
“Efendinin eşlerinden biri bu evde boğulmuş?.. Öyle değil mi?..”
Gülendam, karanlık düşüncelerinden baş kaldıramadı. Bu sorum karşılıksız kaldı. Ben sözlerimin üzerinde durarak:
“Niçin cevap vermiyorsun?”
O, yine dalgın dalgın:
“Ne cevabı?”
“O zavallı kadın nasıl öldü?”
“Eceli gelmiş, ölmüş hanımcığım. Buna ne denir?”
“Eceli mi gelmiş… Talihsiz hatun odasında, rahat döşeğinde mi can vermiş?..”
“Bilmem!..”
“Nasıl bilmem? Ölüsünü taşlıkta bulmuşlar.”
“Hanım, sana doğruca bir şey söyleyeyim mi?”
“Söyle.”
“Sen bu lakırtıları ne kendi ağzına al ne de biri sana söylerse dinle.”
“Neden?”
“Çünkü bu lakırtıların sana faydasından çok zararı dokunur. Kendine acımıyorsan bari bana acı da beni daha çok söyletme.”
“Gülendamcığım, kolay mı? Can pazarı bu!.. O zavallı kadını boğan cadı bana da saldırırsa?”
“Tanrı’m göstermesin!”
“Yalnız dua ile olmaz. O kara bahtlı kadını niçin boğdu? Suçu ne imiş? Bunu bileyim de ona göre sakınayım. Bilmeyerek o suçu ben de işlemeyeyim. İşte senden bunu rica ediyorum. Düşmanım değilsin ya?.. Sen de vicdan sahibisin. Beni korumak için bu konuda bildiğini söylemek, üzerine bir insanlık borcudur.”
“Peki… Bu noktada istediğin öğüdü sana vereyim. Fakat işin öte tarafını eşelemeye kalkarsan ağzımdan başka bir söz alamazsın.”
“Nedir o öğüdün?”
“Ne türlü densizlik, arsızlık ederlerse etsinler sakın öksüzlere el kaldırma.”
“Ölen ortağım, çocukları dövdüğü için mi o kötü akıbete uğradı?”
“Artık bundan ötesine cevap veremeyeceğimi önce söyledim.”
Gerçekten, bundan sonra ne sordumsa Gülendam’ı, girdiği suskunluk kalesinden çıkaramadım. Fakat artık bu susmanın ne değeri var? Gülendam, inkâr biçimindeki açığa vurmalarıyla merak ettiğim şeylerin önemli kısımlarını bana anlatmış; daha doğrusu o yarım, eksik sözleriyle, içyüzünü araştırmak yolundaki tasamı daha geniş ve acıklı bir alana götürmüştü… Ağız sıkılığında gösterdiği çaba, ters bir sonuç yaratmış, yani benim için en etkili bir derin anlatış yerine geçmiş ve söylememek istediklerini daha açıklıkla anlatmıştı.
O yemişlerin çocuklara gece sepetle anneleri tarafından getirildiği, ölen günahsız bir ortağımın yine o cadının öçlü elleriyle boğulmuş olduğu, öksüzlere her kim uslandırmak için el kaldırırsa ölümle cezaya çarptırılacağı gibi tuhaf yönler hep kalfanın kanıları arasındaydı. Fakat Gülendam bu kanılarında yanılmıyor muydu? Bu kanıları hangi kesin gerçek üzerine kurulmuş olabilir? Bir ölü kadın, mezarından çıksın, herkes uykuda iken çocuklarına gece sepet dolusu yemiş getirsin… Kolay kolay her zihnin kabul edebileceği bir olay değil… Dünya kurulalıdan beri bu hortlak, cadı, vampir öyküleri var… Babamın bana verdiği eğitim ve öğretimin tersine haydi ben de cılız akıllı birçok insanlar gibi cadının varlığına inanayım. Fakat buna inanmakla meselenin bütün güçlükleri çözülmüş olmuyor ki… Cadı o yemişleri nereden buluyor? Senin, benim gibi çarşı pazara çıkıp para ile mi alıyor? Yahut oradan buradan çalıyor mu? Yoksa bu yiyecekler, öbür dünya ürünlerinden midir? Bunları cennet yahut cehennem bahçelerinden mi topluyor? Bunları düşündükçe zihnim karıştı. Meselenin içinden bir türlü çıkamadım. Bir düşünce dinçliğine eremedim vesselam! Babamın sözlerini, öğütlerini hatırlayarak cadıyı ve buna benzer her şeyi inkâr etmek istedim. Hayır, bu da olamıyordu. Çünkü Gülendam’la olan tartışmamız sırasında zavallı saf kadının gözlerinden saçılan korku ve dehşeti düşünüyordum. Bu ürküşü, bu korkusu o denli gerçek ve içtendi ki onun o hâlini görmekten bana da korku geliyordu. Hayır bunca söz, bunca söylenti, bunca korku ve çekinme köksüz olamazdı. Her hâlde bunun, ne olursa olsun, bir aslı var… Rahat edebilmek için her hâlde ben bu köke, bu asla ermeliyim… Çünkü bu, kuruntu da olsa bir yana atılacak bir iş değil. Bu hurafeler içinde dikkat gözünü açacak bir gerçek var ki o da yalının taşlığında boğulduğu söylenen günahsız ortağımın acıklı ölümü. Bu işin altını, üstünü araştırmazsam cadı saldırısına verilen böyle esrarlı bir ölüm tehlikesine uğramak benim için de düşünülebilir…
Gülendam’dan anlayabileceğimi anladım. İşin pek güç olan sonu için kime başvurayım? Bu tuhaf meselede en çok bilgi sahibi olması gereken bir kimseye… O da kim?.. Her hâlde eşim Naşit Nefi Efendi…
Can pazarı bu… Bu evde böyle şaşılacak, korkunç bilinmezler içinde yaşanmaz. Bir akşam eşime, çocuğun, gerçek önemini kavramaksızın masum bir dille bana söylediği birkaç cümleyi, sonra Gülendam’a başvuruşumda Çerkez’in gerçeği saklamak için kalkıştığı aşırı çaba ile beni eskisinden besbeter meraka düşürdüğünü ve bundan doğan bütün kaygılarımı anlattım. Korkunçluğu ne denli büyük olursa olsun, hiç çekinmeden gerçeği bana dosdoğru söylemesini diledim.
Benim bu telaşlarıma karşı eşim gülmeye başladı. Fakat yüzüne dikkat ettim. Bir zoraki gülüş göstermeye uğraştığını fark eder gibi oldum. Yahut bana öyle geldi. Yüzümü okşayarak dedi ki:
“Böyle çocukça kaygılarla boşuna üzülme, yorulma… Bana güven… Rahatına bak… Korkacak hiçbir şey yok. Hepsi yalan, hepsi saçma…”
“Hayır, bu kadar dallı budaklı yalan olamaz, bu işin büyük küçük, yalan doğru her ne ise bir aslı var. Boşu boşuna bu kadar söz çıkmaz.”
“Sizi kesinlikle temin ederim. Bütün bu sözlerin ne aslı vardır ne astarı.”
“Sözünüze inanayım. Fakat bazı gerçekleri nasıl yorumlayacak veya açıklayacaksınız?”
“Hangi gerçekleri hanım?.. Bu işte bir zerre gerçek yoktur.”
Naşit Efendi, birdenbire kapıldığı heyecanın etkisiyle başından çıkardığı fesini ta karşıki mindere fırlatarak ağzından her nasılsa şu sözleri kaçırdı:
“Hanım, emin ol bunda hiçbir gerçek yok. Yalnız melanet, hıyanet, şenaat var…”
“Hah işte bu küçük açıklamanıza teşekkür ederim. Bu işin içinde her hâlde bir şey, bir sır olduğunu ben de seziyorum.”
“Hayır, büyük bir sır da yok…”
“Şimdi kullandığınız, ‘melanet, hıyanet, şenaat’ kelimeleri nereye yönelmiştir?”
“Bir bilinmez düşmana…”
“İşte pek güzel… Bu bilinmez düşman, deyimi de bir sırrı, belki de bazı önemli sırları, bilinmeyenleri kapsamaktadır… Korkusu altında bulunduğumuz tehlikenin derecesini belirtmek için bu ‘bilinmeyen düşman’ın içyüzünü anlamak isterim…
О проекте
О подписке
Другие проекты
