Читать книгу «Acı Gülüş» онлайн полностью📖 — Hüseyin Rahmi Gürpınar — MyBook.
image

Bunun üzerine ahali hücum için dalgalanır. Fakat işin almakta olduğu nezaket üzerine sayıları artırılmış olan polisler, zaptiyeler var kuvvetleriyle kalabalığa dayanarak halkın saldırmasını güçlükle önlerler.

Ahmet: “Komiser efendi, yine size hitap ediyorum, bana halkın önünde ‘kerhaneci’ diye ayıp bir sözle laf söyleyen o kimseyi tutunuz. Davacıyım.”

Ne yapacağını şaşırmış bulunan komiser, bir penceredeki Ahmet’in yüzüne, bir Hasan Efendi’ye, bir de halka ne yapılması lazım geldiğini sorar gibi bir kere baktıktan sonra polislere tutma işareti verir. Polisler saldırırlar. Fakat uncuya hakaret etmiş olan ne olur ne olmaz diye oradan sıvışmış bulunur. Onun yerine başka bir kişiyi yakalamak isterler.

“Billahi ben söylemedim. Söyleyen zıvladı.”

“Benim neme lazım birader? Ağzımı bile açmadım. Öyle bir sanat yapıyorsa kendine… Her koyun kendi bacağından asılacak, bana ne?”

“Murdarın günahı üstünde kalsın… Bu zamanda nizam var kanun var. Beyoğlu’nda, Doğruyol’da dolaşanlara bile ‘muhabbet tellalı’ deniyor. Enayi miyim ben? Mahalle aralarındakilere ‘sevda taciri’ mi denecek, ne denecek? Elbette uygun bir lakap bulunacak… Hiç öyle kaba laf çıkar mı ağzımdan?”

Bu yoldaki suçlamaları reddetmek için müdafaa sözleri işitilir. Fakat bu sual-cevap kapıdan uzak bulunan halk arasında, ileri doğru gitgide asıl ve şeklini değiştirerek yayılmaya başlar:

“Ne olmuş? Ne diyor?”

“Uncu Ahmet ahaliden namus davası ediyormuş. Pezevenk diyeni yakalayıp götürüyorlarmış.”

“Namuslular, namussuzlardan nasıl ayrılacak? Bu kelimeyi Türkçemizde niçin icat etmişler? Yiğit lakabıyla anılır. Uncuya söylemezsek lügatimizde kimin için saklayacağım? Bir insan ne kadar aşağılık meslekte olsa ‘Ben bu sözün anlattığı adamım.’ der mi? Hayâsızlık ve namussuzluk kötü sanatları ile apaçıkta olanlar hakkında kullanılacak sıfatlar bu gibileri gücendirmemek için nizama uygun olarak izinleri alındıktan sonra mı ağza alınacak? Hangi tabiri nerede kullanacağımız hakkında kanunlar yapsınlar. Biz de ne diyeceğimizi bilelim.”

Temiz, kaba sözlerle herkes bu iş için fikrini yanındakine anlatmaya girişir. O aralık kalabalık arasından gecelik kürk ve entarili, sakallı, zayıf bir efendi, uncunun bu iffet ve namus davası karşısında son derece asabileşir. Yaydan kurtulmuş ok gibi ahaliyi çiğneyerek kapının önüne, polislerin karşısına atılır. Ve söylenmesi yasak sözü haykıra haykıra sekiz on defa tekrar ile:

“Bu herifin iğrenç sıfatını işte söylüyorum. Beni tutunuz. Burada söylediğimi yalnız mahkemede değil Allah’ın huzuruna çıksam tekrar etmeye hazırım. Namusla namussuzluk karşı karşıya gelince söz hakkı yalnız kötü tarafa verilmez. Bu herif iğrenç sanatıyla ortaya çıkarılacak, isteyen yüzüne tükürecektir. Aylardan beri mahallenin rahatını, temizliğini bozan böyle bir edepsiz hiçbir suretle müdafaa edilemez. Bu iğrenç davayı dinlemekten artık bütün namuslu kimselerin sabrı tükenmiştir. Ne duruyoruz. Kapıyı kıralım.”

Ahmet: “Kıramazsınız. Ahalinin evime girme hakkı yoktur. Kanun bazı hâllerde bir eve girme hakkı verirse bunu yalnız zabıtaya verir, halka değil. Komiser efendi, bu adamın adını sanını ve işini zapt edin ve bana kaç defa ‘pezevenk’ diye kötü kötü söylediğini kaydediniz. Davacıyım.”

O efendi: “Polis buraya senin ahaliye karşı olacak ithamını zabıt tutmak ve kayıt için gelmemiştir. Kapıyı aç, evvela yüzünün aklığı meydana çıksın. Davayı sonra edersin.”

Ahmet: “Açmayacağım.”

Efendi: “Kırarız.”

Ahmet: “Kıramazsınız. Polis mesul olur.”

Efendi: “Senin gibi bir kerataya karşı haşa zabıta mesul olamaz.”

Ahmet: “Bu adam en azılı önayaklardandır, komiser efendi, kaydediniz.”

Efendi: “Daha söyleniyor musun melun! Burada davacı, senin namussuzluğundan yaka silken mahallelidir. Görmüyor musun, binlerce kişi sana karşı ayaklanıp tonlanmış, buradaki zabıta çalışanı on beş yirmi kişiden ibaret. Namusun bu kızgınlığına karşı ne yapılabilir? Kapıya hücum edilmesinin önüne geçebilir mi?”

Ahmet: “Biraz kanun öğren de sonra lafa karış. Zabıtanın kuvveti sayı ile ölçülmez. Şehrinin kanununu iyi bilen terbiyeli halk sayıca on bin de olsa yine tek bir polis neferine itaat eder, buna mecburdur. Her insan için medeniyet vazifesi budur. Bunu bilmeyenlere medeni denemez. Ahalisi en kalabalık memleketlerde zabıta çalışanları en azdır. Terbiyeli memleketlerde zabıta teşkilatındaki maksadın halk ile boğuşmak olmadığını anlamalısın zavallı adam.”

Kalabalıktan başka biri:

“Biz bu heriften terbiye, medeniyet, kanun, namus dersleri mi almaya geldik? Söyletmeyiniz artık uğursuzu. Namus dersini kim kime verecek? Mahalleli haydi bakalım arş…”

Bu teşvik sesi üzerine halk arasında bir öfke dalgalanması olur. Polislerin canla başla önlemeleri tesirsiz kalır. Kapı gıcırdamaya başlar. Fakat hücum sıkıştırması ile birkaç kişi ezilince “Allah aşkına itmeyiniz, pastırmaya döndük!” feryatları işitilir.

İşin sonunun yaklaşması korkunçluğunu gören Ahmet, sakladığı son müdafaa silahını kullanmak için pencereden yarı beline kadar sarkarak: “Komiser efendi mesuliyetiniz pek büyüktür. Ecnebi patentasındayım.23 Sefaretimden memur gelmedikçe kapıyı açmam. Şimdi kırabilirsiniz.”

Uncu bu son ültimatomdan sonra gümbedek kafesi indirerek içeri çekilir. Sonunun çok fena olacağını düşünmeden bir saflıkla önayak olmuş bulunan Hasan Efendi ne diyeceğini bilemez, süklüm püklüm bir tarafa sokulur.

Komiser, mendiliyle alnının terini silerek adamlarına: “Aman evlatlarım gayret… Kapının önünden halkı dağıtınız. (Ahaliye doğru haykırarak) Çekiliniz, dağılınız. Vaka o bildiğiniz baskın şeklinden başka türlü bir şekil almak üzeredir. Şimdi kızgınlıkla ne yaptığınızı bilmiyorsunuz. Bir fenalık olursa sebep olanların cezaları ağır olacaktır. Hükûmetin işine karışmayınız. Biz vazifemizi biliriz.”

Ahaliden birkaçı: “Biz çekilip gidelim de içerideki sermayelerle müşteriler yine hındımlarına24 devam mı etsinler?”

“Kerata ecnebi patentasında ise gitsin iğrenç sanatını tabiiyetinde bulunduğu hükûmetin memleketinde işlesin. Cezasını isteriz. Ahali başka türlü buradan çekilmez. Patentalı umumhaneciler hangi taraflarda ticaret ediyorlarsa bu da oralara gitsin. İslam mahallesinde ne işi var? Tespihle camide namaz kılmaya gelip de halkı neden aldatıyor?”

Komiser, karakoldan asker getirmek için polislerden birinin kulağına birkaç kelime fısıldadıktan sonra ahaliye karşı:

“Müsterih olunuz. Evin her tarafına noktalar dikip girip çıkmaya hiç izin vermeyeceğim. Ahmet Efendi iddialarını makamında söylesin. Fezleke, vukuat jurnali, hepsi nizamına uygun olarak yapılacaktır. Fakat siz dağılmalısınız.”

Polislerin son bir gayreti üzerine kapı kalabalığı biraz seyreltilir.

O civarda bulunan vekillerden birinin konağına misafir gelmiş iki Frenk, bu baskın patırtısını işitince yanlarından hiç ayırmadıkları fotoğraf makineleriyle, magnezyumları25 ile vaka yerine hemen koşuşmuşlardı.

Âdet ve Şark hayatımıza ait manzaraları tetkik etmekte ve gözlemekte gösterdikleri merak ve aceleciliğe karşı çok defa dilimizi çok az bildikleri için şeşi beş görerek bizi Avrupa’ya çarpık tanıtan ecnebilerden bu iki meraklı, vakayı görebilecek bir evin cumbası altına sığınarak Fransızca şöyle konuşurlar:

“Niçin bu kadar gürültü? İçeridekilerin cinayetleri niçin bu derece korkunç sayılıyor?”

“Namuslu bir mahallede güzelliklerinin ticaretiyle geçinen kadınların bulunması istenilmez de…”

“İstanbul’da bu gibilerin varlığını caiz gören namussuz mahalleler var mı?”

“Hayır zannetmem.”

“O hâlde bu kadınlar sanatlarını nerede icra etsinler?”

“Hiçbir yerde.”

“Demek adamakıllı bir yasak. Bu saçma.”

Frenkler böyle kendi medeniyetlerine göre işi muhakeme etmekte iken ahalinin kini ve öfkesi büyüdü. İkide bir kapıya hücum gösteren o öfkeli insan denizi şimdi hiçbir kuvvetin tutamayacağı bir şiddetle köpürüyordu.

Uncu Ahmet’in “patentalıyım” gözdağıyla polise karşı gelmesi herkese fena dokunmuştu. İçeride bir sürü kadının yabancı bir devlet koruması ile fuhuş ve rezalet yapmasını kimse içine sindiremiyordu. Ağızdan ağıza yayılan kötülemelerle bir anda kızışarak birbiri üzerine kabaran insan dalgaları arka arkaya gelen birer saldırışla kapıya fışkırdı. Setini yıkmış bir su bendi gibi bu kara insan kalabalığı açtığı yoldan içeri akıyordu.

Komiserin karakoldan istediği yirmi kadar asker o sırada yetişmiş olduğundan zavallı adam son bir vazife çaresi olarak halkın önünde içeri girdi. Kalabalıktan ayaklar altında çatırdayarak yıkılma tehlikesi gösteren merdivenden adamlarıyla beraber en önde ileri fırladı. Birinci kat sofasını tuttu. Kapalı bulduğu oda kapıları önüne ikişer üçer süngülü diktikten sonra üst kata çıkacak merdivenin başına da biraz silahlı kuvvet dizdi. Sonunda ahaliye karşı bağırdı:

“Ne söz anlamaz insanlarsınız. Her şeyin usulü vardır. Baskın yapmak istiyorsunuz. Hep birden içeri dalıyorsunuz. Şimdi buradan yakalamak istediğiniz kimseler bu kalabalığa karışırlarsa nasıl ayırt edeceğiz? Bakalım herifler tavan arasına mı saklandılar? Kömürlüğe mi? Mutfağa mı? Bahçeye mi? Kuyuya mı? Vazifemizi zorlaştırmayınız. Allah’ını seven dışarı çıksın. Kırık kapı kanatları da eğreti olarak yerlerine konarak dışarıdan girilmesi önlensin. Din ve imanı olanlar bu emri mutlaka dinlerler. Kurtarmak istediğiniz mahalle namusu başka türlü kurtarılamaz. İçeride kimseyi bulamaz isek sonra hepimiz şiddetle mesul oluruz. Benden günah gitsin. Söz dinlemediğiniz hâlde silahlı kuvvetle sizi zorla evden çıkarmaya mecbur kalacağım. Bu son çareye başvurmak zorunda kaldığım hâlde olacak fenalıkların mesuliyeti tamamıyla sizin üzerinizdedir.”

Ne olur ne olmaz diye yanında bulundurduğu beş altı jandarmaya da: “Haydi bakalım arkadaşlar, ahaliyi dışarıya püskürtünüz.”

Kalabalığın söz anlayan kısmı komiserin bu hakkını doğru bularak, söz anlamayanlara bu doğru hareketi anlatmaya uğraşarak diğerlerini ite kaka, bağrışa çağrışa evden çıkarmaya başladılar. Vakanın tespiti için bulunmaları lazım olan mahalle ileri gelenlerinden sekiz on kişiyle bu heyecanlı baskın işinin en gizli ilk safhalarını yakından görmek merakıyla gizlenmiş iki yorgancı kalfasından başka içeride kimse kalmadı. Kırık kapı kanatları çevrildi. İçeriden, dışarıdan nöbetçiler dikildi.

1
...
...
11