Tosun, sarhoş bir söylenişle: “Baksana bu… Buraya sakallı aftosum. Eğer sana hışırın biri kötü gözle bakarsa be… Be… Beni göster. Umurunda olmasın. Dünyayı ya… Yakarım alimallah! Sa… Sa… Sakalını da alazlarım kurtulursun… Bana Yorgancı Tosun demişler. Do… Doğduğum zaman ba… Ba… Babam ha… Hani o benim babam, asıl babam… Daha kundakta iken benim ne mal olduğumu anlamış adıma To… Tosun demiş… Asgısar?”40
Emin el şakasına başlar. Sakallıyı gıdıklayarak: “Ah, aman biraz cilvelen bakalım… To… Topsalata gelinceye kadar boş duramayacağım.”
Sakallı bir iki gerdan kırıp raks eder gibi vücudunu titreterek zenne sedasıyla: “Ay aman hıyanet, etme, sen gıdıkladıkça yok mu vallahi içim…”
Tosun: “Eh… Eh elverir… Cilveyi kes. Arada bir sakalını göster. Mertliğe söz verdik ama… Sarhoşluktur bu… Kalbim aldanıyor. Sen Zuhuride41 baskın oynadın mı? Çarşaff… Altında iyi vücut depreştiriyorsun.”
Birer tane daha çekerler. Emin meze tabaklarından birini çekerek içindekileri hep yalar yutar.
Tosun: “Ra… Rakı var. Mezeler de bol. Aftos da gelecek… Fakat, çalgı yok… Böyle eğlentiye bir zırıltı ister.”
Emin avurdunu nefesiyle şişirip dümbelek gibi parmaklarıyla üzerine vurarak:
“Güm… Bla… Bla… Bla… Bla…”
Tosun’a: “Ulan sen de zurna gibi zırla.”
Tosun iki avucunu birleştirip ağzına götürerek gayet genizden: “Gına ya ya ya gıya ya ya…”
Bu çifte nara ile zurnanın birbirine uymaz iki sedasından meydana çıkan sarhoşça edalı bir düzme ahenktir başlar.
“Ah yelelam” ara nağmesiyle beraber “Karga da seni tutarım aman!” raks havasına girişilir.
Sakallı oyuna kalkar. Zavallı herif bu iki büyük belayı sızdırmak için her hakarete, her saldırmaya, yer yer vücudunu çürüten o buram buram çimdik acılarına, gıdıklamalara katlanarak üzerinde henüz iki kırık dişinin kanları duran sakalını sağa sola kıra kıra gözlerini süze süze hiç durmadan göbek hoplatarak sahibinin sopasından titreyen ayı gibi oynar.
Emin coşkunlukla boğuk bir nara attıktan sonra: “Göbek fırtınası olacak… Bilirsin ya akşamki gibi…”
Tosun, ağız zurnasını uzun, gunneli42 bir nağme ile keserek: “Bozukluğum olsa yapıştırırdım.”
Dışarı ses gitmemesi için oda kapısı kapatılmıştı. Fakat bu havranın şamatasının aşağıdan işitilmemesi mümkün değildi. Polisler yukarıda iki olgun yorgancı gencin bulunduğunu biliyorlardı ama Uncu Ahmet’in namusunu müdafaa için verdiği heyecanlı nutuk, mahalleliye karşı söylediği korkunç sözler zihinlere o kadar hararet vermişti ki kimse bir saniye oradan ayrılamıyordu.
Kendi âlemlerine bırakılmış sarhoşlar içtikçe azıyorlardı. Bunların öyle üç dört şişe ile sızan boydan olmadıklarını gören sakallı arada bir göbek atmasına aralık vererek, kadeh sayısının artmasıyla muvaffakiyet ümidinin değil işin kötülüğünün büyüdüğünü görüyor, ne yapacağını bilemiyor, hatta zavallı herif beraber içmek zorunda olduğundan dolayı onlardan evvel kendisinin sarhoş olacağını anlıyordu.
Tosun ayağa kalkmak ister, sendeler. Düşmemek için sofraya tutunarak şangır şungur birkaç bardak, kadeh devirir. Ağırlıkları başka başka iki kefe arasında denkliğini bulamayan bir şaşkın terazi gibi kollarını uzatır. Birkaç yalpa ile ağır ağır gözlerini kapadıktan sonra:
“Zararı yok… Uğurdur. Göz kafa patlamasın da cam şişe kırılsın… Hovardalıktır bu…”
Sakallı: “Umurunda olmasın yiğidim… Sizin gibi tosunlara can feda…”
Emin: “Anasını satayım… Parasını biz vermedik ya…”
Tosun: “Ulan moruk bizi bardak kırıntısıyla piyazlama… Hani ya mangiz?.. Karı lafını kestik? Ceplerimize beşibiraradalar, koynumuza karılar girecekti?”
Sakallı: “Hele biraz daha keyiflenelim. Hepsi olur, hepsi…”
Tosun: “Biz zom olduktan sonra mı? Niyetin bizi sızdırmak mı? Verdiğin lafı tut, sakalını haşlanmış hindi gibi yolarız. O zaman Tüysüz Haçik’e43 benzersin.”
Sakallı: “Böyle işte acele olmaz. Aşağıda mahalleli var. Böyle zamanda ortaya nasıl karı çıkarılır?”
Tosun: “Ha ha… Anladım, bu herif bize kantin atıyor. Aval, aklınca To… Tosun’u tuzlama yapacak?”
Tosun düşe kalka yürür. Minderin üzerindeki udu alır, Emin de tefi yakalar.
Tosun: “Gel şu aa… Andavallının üzerine birkaç mani söyleyelim.”
Tosun, fesini kaşlarının üzerine yıkar, diz diz üstüne atar. Tam Tavukpazarı şairlerinin çalımını aldıktan sonra, udun tellerini tırmalayarak ve bütün sarhoşluk avazıyla gönlüne doğanları söylemeye başlar:
Adam aman varda
Hovardayız hovarda
Sandıkçılardan sonra gelir nazlı Galata
Hani ya hinoğlu
Üçü beşi bir arada?
Gelmiyor nerede kaldı
Sevgilim Topsalata?
Ut, tef beraber ara nağmesi:
Düm terelelli yalelam
Matiz olduk vay babam.
Sonra dört yana tehdit tükürükleri saçarak boğuk bir nara: “Brooooooooo yakarım.”
Ondan sonra Emin:
Adam aman ekşi vişne
Atarım kantarlıyı gelmişine geçmişine
Bir yumruk aşk edersem
Senin çürük dişine
İster it gibi bağır
İster at gibi kişne.
Sazla beraber ara nağmesi ve nara.
Sakallı son derece şaşırarak: “Mahalleliden gelecek bela sizin yanınızda saadet gibi kalır. Bu ağızda birkaç beyit daha okursanız bu evi bir daha basarlar.”
Tosun büyük bir öfkeyle ayağa kalkar. Sapından tuttuğu udun şişkin tarafını herifin beyni ortası budur diye bir indirir. Çalgının bütün bedeninin tahtaları yere ayrı ayrı dökülür. Sakallı neye uğradığını anlamadan hakaret ve vuruşun hedefi olan o kafaya Emin de tefle bir saldırır. Hemen kursak patlar, kasnak da bir lanet halkası gibi zavallının boynuna geçer.
Tosun bağırarak: “Bela mı? Bize mi söylüyorsun? Belanın suratını tanır mısın? O nasıl şeydir gördün mü hiç? Vay geçmişine be… Bize ‘bela’ diyor. İki dişini kırdık, başka ne yaptık? Teşekkür etsene ulan ağzın burnun daha yerinde duruyor!”
Arka arkaya inen bu iki vuruş altında sakallının başı sızlar, döner. Alnı yaralanır. Gözleri kararır. Sağa sola sallanır. Hazmedilemez zehirli bir içki gibi tepesinden aşağı içtiği bu haşlamaların ağır ve acı tesiriyle o anda bir deliliğe tutulur, bulunduğu yeri, baskını, arkadaşlarını, mahalleliyi, o tehlikeli saatin nezaketini, sonunun belasını hep unutur; hemen, yakaladığı bir sürahiyi olanca intikam hırsı ile Tosun’un başına fırlatır.
Fakat Tosun hayli olgun bulunmakla beraber meyhanelerde iskemle iskemleye, yumruk yumruğa, bıçak bıçağa geçirdiği böyle zorlu vakalardaki tecrübeleriyle pek çevikleşmiş, tetikleşmiş olduğundan karşısındakinin niyetini anlar anlamaz iki kolunu yan yana getirerek başına siper eder, bu sürahi şarapnelinden yalnız birazcık bilekleri zedelenip, kanamak zararıyla kurtulur. İkinci bir hücuma meydan vermeden düşmanının üzerine bir yırtıcı hayvan gibi saldırır. Sakallı da pazısı güçlü bir azılı olduğundan alt alta üst üste korkunç bir boğuşmadır başlar.
Vadedilen beşibiraradaların hesap sonunda böyle sürahi kırıklarıyla ödenmeye girişildiğini gören Emin, haber verme vaktinin gelmiş olduğunu anlar. Duvardan duvara volta vurarak alt kat merdiveninin ortasına kadar koşar bağırır:
“Aşağıda ne kadar mahalleli… Muhallebi… Aşure… Sarığıburma… Baba tatlısı varsa yukarı geliniz. Hem erkek hem dişi, hem sakallı hem çarşaflı… Böyle bir mahluk… Seyri on paraya…”
Uncu Ahmet’in safsatadan ibaret nutku karşısında artık âciz, yorgun, ispatsız ve tahammülsüz kalan Hasan Efendi’nin kulağına bu “Zampara yakaladık!” diye birdenbire bağırılan bu müjde gelince adamcağız şaşaladı.
Haberin arasındaki sarhoşça bir eda ile karıştırılan “sarığıburma, baba tatlısı” gibi sözler müjdenin ciddiliğini bozuyordu.
Zavallı yağlıkçı biraz önce bostandaki korkuluk vakasını hatırlayarak şimdi de yakalandığı müjdelenenin de o çeşit bir zampara karikatürü olmasını aklına getirerek:
“Kahrolunuz… Biz sizi buraya bir yararlık umarak getirdik, siz körkütük oldunuz. Ne yaptığınızı biliyorsunuz, ne söylediğinizi…”
Emin: “Vallahi değil, baba! Zamparaların en azılısını, en babacanını yakaladık.”
Hasan Efendi: “Zampara diye tırabzan babalarını mı yakaladınız, ne yaptınız?”
Uncu: “İçmiş içmiş sızmış… Besbelli rüyasında tatlıcı dükkânıyla zampara görmüş… Şimdi de uyanmış saçmalıyor.”
Komiser, sarhoşun haberleri arasındaki “muhallebi, aşure” gibi fazla sözlerden çok “hem sakallı, hem çarşaflı” sözlerine dikkat ile bir anda ayılmıştı. Polislere başıyla hafif bir işaret verdi. Onlarla birlikte merdivenden yukarı fırladı. Ahmet’in sözünün gerisi ağzında kaldı. Mahalleli de polislerin arkasına takıldı.
Uncu, o anda bir felaket kurşunu ile vurulmuşa döndü Artık işin safsataya, şirretliğe, atılganlığa, küstahça sözlere gelecek hiçbir tarafı kalmamıştı. Hakikat, bütün açıklığıyla, gülünçlüğüyle, acılığıyla, rezaletiyle şimdi anlaşılacaktı. “Ailem halkı” dediği on iki çarşaflının sonlarının ne olacağını asla düşünmeyerek yalnız kendi başı için bir kurtuluş çaresi arıyordu. Evde araştırma ile uğraşanların telaşlarından istifade ederek kaçmak istedi. Fakat nasıl ve nereden kaçabilecekti? Sokaktan ve bostandan fırlamak mümkün değildi. Çalyaka edileceğini biliyordu. Herif aşağıda kaçacağı yolu düşünürken komiser onun orada olmadığının farkına vararak nerede ise yakalayıp getirmeleri için iki polis saldırdı. Ahmet’i çekerek orta kat sofasına çıkardılar.
Mahalleli meclis odasına geldiği zaman Tosun ile sakallıyı birbirinin canına kanına susamış bir kudurganlıkla soluk soluğa boğuşurken buldular. Saçlar ürpermiş, benizler atmış, gözler büyümüş, körük gibi kabarıp inen göğüslerin havasını alıp boşaltmaya yetmeyen ağızları açılmıştı. İki düşman birbirini ezmekte, koparmakta, ısırmakta kuvvetçe pata gelmiş, ikisinde de üst baş lime lime olmuş, iler tutar yerleri kalmamış, ortadaki masa devrilmiş, pencerelerden birinin alt camları kırılmıştı.
Dövüşenleri birbirinden zorla ayırabildiler. Birbirine geçmiş iki harf gibi bacaklar, kollar sanki kenetlenmişti, öfke baldan tatlıdır atasözüne bundan daha açık bir örnek olamazdı. Vücutlarındaki yaraların berelerin acısını hiç duymuyorlardı. Her ikisini de birer tarafa çekmeye uğraşılırken hiddetin tadına kanamamış bu iki titrek vücut, aralarına giren insanları iteleyerek pozitif negatif iki mıknatıs noktası gibi birbirini çekiyor, hâlâ birbiri üzerine atılmaya uğraşıyordu.
Sakallının çarşafı parçalanmıştı. Fakat bir fistan gibi belinden bağlı olarak hâlâ arkasında idi. Sorulan suallere akla gelebilecek kabalıkta cevaplar veriyordu. “Siz burada kaç zamparasınız?” denildiği zaman, terbiyenin söylenmesini caiz görmediği uzuvlarını sayarak “İşte bu kadarız.” diyor ve erkeklik duygularının hiçbir mahallelinin keyfine göre ayarlanamayacağını pek kaba bir dille anlatıyordu.
İçkiyle öfkeyle akıl ve terbiye zıvanasından tamamıyla çıkmış bir herifi kendi hezeyan hâlinde bırakan mahalleli, içeride, çarşaflıların toplu bulunduğu odanın kapısını açtırttı.
Kalabalık çekilince, sakallı kendi kendine: “Sizin böyle sokaklara, bu eve dolmaktan maksadınız rezalet seyretmek değil mi? Seyrine bu kadar meraklı olduğunuz bir şeyi bu gece ben size doya doya göstereyim.” dedi.
Deminki kargaşalıktan kurtularak odanın bir köşesinde duran binliği yakalayınca, içinden hemen bir bardaklık kadar bir kısmını dikti. Sonra etrafına bakınarak iri bir nefes aldı. Vücudunu yukarıdan aşağı bir yokladı. Şimdi birkaç Tosun’la yeniden dalaşabilecek bir kuvvet buldu. Fakat bu bir hayal idi. Hakikatte zavallı sakallı, sarhoşluğun şuur dağıtan tesirine, abuk sabukluğuna daha ziyade tutulmuştu.
Bu adam böyle içki ile akıl, kuvvet ve ataklık artırmaya uğraşırken öteki odada çarşaflı erkeklerin asıl kadınlardan ayırt edilmesi gibi hoş ve heyecanlı bir muayene başlamıştı.
Bu ehemmiyetli keşifleriyle bütün mahalleyi Ahmet’e karşı muhakkak bir yenilmenin rezaleti yükünden kurtardıkları için Tosun’la Emir birçok takdire, aferine, iltifata nail oldu. Yüzlerini, sırtlarını okşamadık kimse kalmadı. Her ikisi de kabadayıca gurur ve muvaffakiyetle hindi gibi kabarıyordu. Kırdıkları döktükleri, yedikleri içtikleri, bütün sarhoşlukları affolundu. Bu pek büyük teveccühten istifade fırsatını kaçırmayan yorgancı kalfaları muayene heyeti odasına sokuldular. Cinslerin tayini için çarşaflar açıldıkça o göz çeken çehreler arasında Topsalata’nın çıkmasına sabırsızca bir bekleme ile hazırlanmışlardı. Bu isim, onların sevda iştahlarına o kadar uygun gelmişti ki, bunun sahibini yeşil, kıvırcık ve çiğ çiğ yenir gibi bir şey sayıyorlardı. Niyetleri de, yerin müsaadesi olsa kadının gerdanından doya doya sevda içtikten sonra kendisini de ziftlemekti.
Komiser, sürüden tekeleri ayırmak için çarşaflılara sert bir sesle sordu:
“Hangileriniz erkek? Hangileriniz kadın?”
Bu sorduğuna cevap alamadı. Çarşaflılar, cinsiyetlerini ayrılamaz karışık bir halita hâline getirmek için birbirlerine daha çok sokuldular. Erkek “örtülü”ler kadınlardan fazla korkuyorlardı. Bu rezalet belasından yakayı kurtarmak için, öyle bir evdeki kadınlığın bayağı hizmetine bile, cins değiştirmesi kabil olsa razı idiler.
Kaba, iri endamlı, örtülülüğü erkeklik şüphesi veren bir çarşaflıya komiser işaretle: “Siz şöyle ortaya çıkınız.”
Bu emre karşı çarşaflı küçüldü, büzüldü, kırıttı. Daha ziyade örtündü. Merak ve alayla o kadar çok bakan göz önünde kendisinin kim olduğunu göstermek istemiyordu.
Komiser: “Nazlanmayınız efendim.”
Yine bir davranma cesareti göstermedi. Komiser, karşısındakini kolundan tutarak ortaya getirdi. Hemen başından çarşafı çekiverdi. Meydana alafranga, kırpılmış sarı sakallı, enli gür kaşlı, hemen otuz beşlik, iri, çok heybetli bir yüz çıktı.
Çarşafın örtüsü altında iken kadınca kırıtmalar göstermeye uğraşan bu insan, şimdi kafa tutan bir erkeklikle: “Ben Arnavut beylerindenim. Yirminci medeniyet asrında böyle yarı resmî bir komedya oynamayı size gösteririm.”
Komiser: “Kim olursanız olunuz, elbise değiştirerek komedya oynamaya çıkan sizsiniz. Merkezde hüviyetinizi tahkik etmeye sıra gelince kim olduğunuzu söylersiniz. Şimdi susunuz. Bizi işimizden alıkoymayınız.”
Mahalleliden biri: “Bizim baskın usulü asır hesabına gelmez. Şu herifler bu akşam yalnız erkekliğin değil mübarek sakalın haysiyetini bile bozdular. Sakalımdan utanmaya başladım.”
Komiser, çarşaf altında cinsiyeti şüpheli gözüken kabalarcadan birini daha muayene yerine çekerek: “Çarşafınızı açınız.”
Bu ikinci, daha cesaretli bulunarak başından çarşafını kendi eliyle itti. Koyu kumral saç, kırpık bıyıklı, yüzünün azaları nazik, solgun renkli bir delikanlı başı göründü. Yakası dantelalı kadın elbisesi arasından uzanan bu erkek kafası oyununu bitirerek soyunmaya gelmiş bir “zenne” manzarası gösteriyordu.
Hasan Efendi, soygunu tanıyarak hemen bağırdı:
“Vay oğlum Kenan’ım, kadınlık sana ne kadar yakışmış.”
Kenan: “İnsan kadın kıyafetine değil yılan gömleğine girse yine sizin barbarlığınızdan kurtulamayacak.”
Hasan Efendi: “Ne yapalım? Açıktan açığa fahişelik etmek, domuz sucuğu yemek, daha bilmem ne haltlarda bulunmak isteyenleri keyiflerinde serbest bırakacak kadar çok şükür henüz bu mahallelerde medeniyet terakki etmedi.”
О проекте
О подписке
Другие проекты
