Читать книгу «Cehennem» онлайн полностью📖 — Henri Barbusse — MyBook.






“Ah!” diyor kadın. Sanki arzusu gerçekleştiğinden beri, artık onu bekleyen hiçbir güzellik kalmamış gibi hayatta.



Kadın bir müddet düşündükten sonra devam ediyor:

– İşte biz buyuz… Evet, ilk başta, şiirlerin yüzünden, ben de bunun bir yıldırım aşkı, doğaüstü ve ölümcül bir çekim olduğuna inandım belki. Ama gerçekte, (şimdiki aklımla görüyorum) yumruklarım sıkılı, gözlerim kapalı geldim ben sana.

Ardından ekliyor:

– Aşk konusunda çok yalan söylenir. Oysa hiçbir zaman anlatıldığı gibi değildir aşk.

“Belki erkeklerle kadınlar arasında müthiş bir çekim vardır. İki insan arasında böyle bir aşkın var olamayacağını söylemiyorum. Ama söz konusu o iki insan biz değiliz. Asla kendimizden başkasını düşünmedik. Elbette sana âşık olduğumu biliyorum. Sen de aynı hisleri paylaşıyorsun. Zevk almadığıma göre, demek ki benim için var olmayan bir çekim, senin için var. Görüyorsun, bir değiş tokuş yapıyoruz, sen bana bir rüya veriyorsun, karşılığında ben sana zevk veriyorum. Ama tüm bunlar aşk değil.”

Yarı kuşkulu, yarı itiraz eder halde omuz silkiyor adam. Konuşmak istemiyor. Yine de zayıf bir sesle mırıldanıyor:

– Bu hep böyledir, aşkların en safında bile, insan kendinden uzaklaşamaz.

– Yok! diye itiraz ediyor kadın, beni şaşırtan coşkulu bir omuz silkişle. Bu kesinlikle aynı şey değil. Bunu söyleme, söyleme bunu!

Sesinde belli belirsiz bir keder var gibi geliyor bana, gözlerinde yeni bir hayalin hayali beliriyor.

Başını eğerek yok ediyor bu hayali.

– Nasıl mutlu oldum! Kendimi gençleşmiş, yenilenmiş hissediyordum. Yeniden tertemiz bir genç kız olmuştum sanki. Hatırlıyorum da, elbisemin dışında kalan ayağımın ucunu göstermeye bile cesaretim yoktu. Yüzümden, ellerimden, hatta adımdan utanıyordum…



Onun bıraktığı yerden adam devam ediyor itirafa. Birlikteliklerinin ilk zamanlarından bahsediyor. Kadını sözcükleriyle okşamak, onu yavaş yavaş cümlelerin içine çekmek, anıların büyüsüyle sarmak istiyor.

– İlk kez yalnız kaldığımızda…

Kadın ona bakıyor.

– Bir akşam vakti, sokaktaydık, diyor adam. Kolunu tuttum. Daha da fazla yaslandın bana. Yavaş yavaş bedeninin tüm ağırlığını hissediyordum, teninin kokusunu çekiyordum içime. İnsan kaynıyordu etrafımız, ama bizim yalnızlığımız uzayıp gidiyor gibiydi. Bizi çevreleyen her şey, sonsuz bir ıssızlığa dönüşüyordu… İkimiz birlikte denizin üzerinde yürüyormuşuz gibi geliyordu bana.

– Ah, dedi kadın, ne kadar da iyiydin! O ilk akşamki halini, bir daha hiç görmedim, en harika anlarımızda bile…

– Birçok farklı şeyden konuşuyorduk, ben seni kendime çekip, bir çiçek demeti gibi sımsıkı sararken, tanıdığımız insanlar hakkında bir şeyler anlatıyordun bana, gündüzün güneşinden, akşamın serinliğinden bahsediyordun. Ama aslında, bana ait olduğunu söylüyordun… Konuşmalarının içinde itiraf sözcükleri gizliydi, hissediyordum, açıkça dile getirmesen de, ipuçlarını veriyordun.

“Başlangıçta her şey nasıl da harikadır! Başlangıçların içinde asla bayağılık yoktur…”

“Bir keresinde parkta buluşmuştuk ve ben akşama doğru, kenar mahallelerden dolaşarak geri getiriyordum seni. Yol öyle tenha ve sessizdi ki, ayak seslerimizle doğayı rahatsız ediyorduk sanki. Duyguların yükü altında uyuşmuş gibiydik, adımlarımız ağırlaşmıştı. Eğilip öptüm seni.”

– Tam buradan, diyor kadın.

Parmağıyla boynuna dokunuyor. Bu hareket, boynunu yaramaz bir günışığı gibi aydınlatıyor.

– Öpücüklerim yavaş yavaş daha da ateşli hale geldi. Ağzının etrafında dolaşıp durdular. Dudağım dudağına ilkinde yanlışlıkla değdi, ikincisinde yanlışlıkla değmiş gibi yaparak… Yavaş yavaş dudaklarımın altında…

Sesini alçaltıyor:

– Dudaklarının aralandığını hissettim…

Kadın başını eğiyor, gül goncasına benzeyen dudaklarını görüyorum.

– Özgürlüğümü elimden alan o takip edilme hissinin ortasında, tüm bunlar öylesine güzeldi ki! diye iç geçiriyor kadın.

Duyduğu endişe hiç terk etmiyor onu. Bilinçli ya da değil, anıların yarattığı coşkuya nasıl da ihtiyacı var! Heyecan verici olayları, atlattıkları tehlikeleri anımsamak, hareketlerini canlandırıyor, aşkını yeniliyor sanki. Her şeyi kendine yeniden anlatmasının nedeni de bu.

Ve adam, o tatlı deliliğe doğru itiyor onu. Aralarındaki o ilk coşku yeniden doğuyor sanki. Şimdi dile getirdikleri sözcüklerle, en heyecan verici anılarını, sıradan şeylere dönüşmeden önce hatırlamaya çalışıyorlar.

– Benim olduğun günün ertesi akşamı, seni, kendi evindeki bir davette görmek acı verdi bana. Ulaşılmazdın. Etrafın insanlarla çevriliydi. Herkese dostça davranan, kusursuz bir ev sahibesiydin. Hafif çekingen, herkesle sıradan sohbetler kuruyor, yüzünün güzelliğini kimseden (herkesle beraber benden de) esirgemiyordun.

“Şu parlak yeşil renkli elbiseyi giymiştin, insanlar bununla ilgili espriler yapıyorlardı sana… Sen yanımdan geçerken ve ben seni gözlerimle bile takip etmeye cesaret edemezken, önceki gün nasıl delirdiğimizi hatırlıyordum. ‘Çıplak bacaklarını devasa bir kolye gibi boynuma dolamıştı, esnek ve diri bedeni kollarımın arasındaydı, her yerini okşadım’ diyordum kendime. Büyük bir zaferdi bu, ama madem ki o an seni arzuluyor ve sana sahip olamıyordum, tam bir zafer değildi. Ten teması yaşanmıştı, belki tekrar yaşanacaktı da. Ama hazinene sahip olduğum halde, o an ondan yoksundum. Sana bir daha sahip olabileceğimi kim söyleyebilirdi ki!”

– Hayır, diye iç çekiyor kadın, (anılarından, düşüncelerinden, ruhundan doğan bir güzellik, dalga dalga büyüyor sanki içinde) aşk hiç de anlattıkları gibi değil! Benim de içimde fırtınalar kopuyordu. Ufacık bir mutluluk işaretini bile nasıl da saklamam gerekiyordu, çarçabuk yüreğime hapsediyordum duygularımı! İlk zamanlar, rüyamda adını sayıklarım korkusuyla, uyumaya cesaret edemiyordum. Uykunun o tatlı rehavetiyle savaşarak, sık sık dirseklerimin üzerinde dikiliyor, yatağın içinde, gözlerimi kocaman açarak, kahramanca kalbimin nöbetini tutuyordum.

“Fark edilmekten korkuyordum. İçinde yıkandığım o safiyetin görülmesinden korkuyordum. Evet, safiyet. İnsan hayatının ortasında hayattan uyanıp, bir başka gün ışığı görür ve her şeyi yeniden yaratırsa, ben buna safiyet derim.”



– Paris’te kiralık arabayla kaybolduğumuz o günü hatırlıyor musun? Kocan uzaktan bizi görür gibi olmuş, aceleyle bir başka arabaya atlayıp peşimize takılmıştı hani?

Heyecanla irkiliyor kadın, mutlulukla ışıldıyor gözleri.

– Evet, diye mırıldanıyor, harika bir gündü!

Adamın titreyen sesi kalbinin vuruşlarına karışıyor adeta ve kalbi şöyle diyor:

– Dizlerinin üzerinde, arabanın arka camından bakıyor, ellerim bedenini okşarken bağırıyordun: ‘Yaklaşıyor! Geride kaldı! Yakalayacak bizi… Görmüyorum onu… Kayboldu… Ah!”

Aynı anda uzanıyorlar ve tek bir hareketle birleşiyor dudakları.

İç çeker gibi çıkıyor kadının sesi:

– Doruğa ulaştığım tek andı o.

– Her zaman korkacağız! diyor adam.

Konuşmak birbirlerine yaklaştırıyor onları. Bedenlerinin fısıldadığı kelimeler, öpücüklere dönüşüyor. Adam kadına susamış gibi, kendine çekiyor onu, dudakları usanmadan ismini tekrarlıyor. Elleri kıpırtısız, tüm yaşamları dudaklarında toplanıyor sanki. Hamurunda günah olan bu arzu, her şeyi siliyor.

Evet, birbirlerini sevmek için geçmişlerini diriltmeleri gerekti. Aşklarının alışkanlık içinde yok olup gitmesini engellemek için, durmadan, bir yapbozun parçaları gibi birleştirmeleri gerekiyor onu. Karanlığın ve tozun, duygusuz bir tekdüzeliğin içinde, ihtiyarlığın yıkıcı gücüne ve ölümün mührüne maruz kalıyorlar sanki.

Birbirlerine sımsıkı sarılmış haldeler. Dudakları yeniden, yeniden kavuşuyor. Bedenlerini birbirinden ayıramasam da, onları git gide daha iyi görebiliyor, birleşmelerinin yarattığı ahengi seçebiliyorum.

Geceye karışıyor, gölgelerin içine, o çok arzuladıkları girdaba yuvarlanıyorlar. Yeryüzünde aradıkları, sahip olmak için yalvardıkları bu karanlığa gömülüyorlar.

Adamın dili dolaşıyor:

– Seni sonsuza dek seveceğim.

Ama kadın da, ben de, onun tıpkı az önceki gibi yalan söylediğini hissediyoruz. Kendimizi kandırmıyoruz. Hem ne önemi var ki?

Kadın, dudakları adamın dudaklarında erirken, yumuşacık dokunuşlarının arasına bir diken katıveriyor:

– Kocam birazdan evde olacak.

Ne kadar da az karışmışlar meğer birbirlerine! Korkularından başka ortak noktaları yok aslında ve ben, o korkuyu nasıl da umutsuzca canlı tutmaya çalıştıklarını şimdi anlıyorum… Ama bir şekilde bir araya gelmek için sarf ettikleri bu üstün çaba, yakında sona erecek.

Karanlık şölen yaklaşırken, kadının ağırlığı artıyor, gölgeler arasında bir ağlayan bir gülen yüzü, kâh itaatle kâh hakimiyetle doluyor.

Geriye söylenecek söz kalmayınca, susuyorlar. Kelimeler görevlerini yerine getirdi, aşkları tazelendi… Sarılmalar ve ten, inlemeler, beceriksiz hareketler. Sessizliğin ve tutkunun ayiniydi ortaya çıkan.

Kadın, şimdi ayakta. Yarı çıplak bedeni beyaza kesmiş…

Kendisi mi soyunuyor, yoksa adam mı giysilerini çıkarıp atan?.. Geniş kalçalarını, odanın içine gökyüzündeki ay gibi gümüş ışıltılar saçan karnını görüyorum… Adamın kolu, siyah bir çizgi gibi, tam ortasından bölüyor bu karnı. Kadını tutuyor, sarıyor, divanın üzerine adeta kenetliyor. Ve adamın ağzı, kadının bacaklarının arasına iniyor. Dudakları, şaşılacak derecede şefkatli bir öpücük bırakıyor oraya. Kadın inliyor. Koyu renk bedenin solgun bedenin önünde diz çöktüğünü görüyorum ve kadın kendini adama bırakıyor…

Ardından kadın, adeta ışık saçan bir sesle mırıldanıyor:

– Al beni… Bir kez daha al beni. Defalarca yaptığın gibi.

Al, kendimi sana veriyorum. Hayır. Bana ait olmayan bir bedeni sana nasıl verebilirim ki? Belki de bu yüzden her defasında böyle zevkle sunuyorum onu sana!

Divana oturan adam, dizlerinin üzerine yatırıyor kadını… Sanırım kadın şimdi tamamen çıplak. Çizgileri, şekilleri ayırt edemiyorum. Ama pencereden sızan ışıkta, kadının başını geriye doğru attığını fark ediyorum. Dudakları ve gözleri, aşk dolu yüzünde yıldızlar gibi parlıyor…

Karanlığın içindeki çıplak adam, kadınının bedenini kendine bastırıyor. Karşılıklı rızalarının içinde bile bir çeşit çekişme var. Sıradışı, kutsal ve yabanıl bir coşku hükmediyor hareketlerine ve görmememe rağmen, adamın kadının içine girdiği anı hissediyorum.

…Uzayıp giden hareketsizliğim yüzünden, bel ve omuz kaslarım ağrımaya başlıyor. Yine de, gözlerim deliğe yapışık, duvarla bir olmaya devam ediyorum. Bu törensel gösterinin tadını çıkarmak için, kendime azap çektiriyorum. Karşımdaki sahneyi tüm bedenimle sarıyorum adeta. Ve duvar, kalp atışlarımı bana geri veriyor.

…Birbirine sarılmış iki varlık, birbirine karışmış iki ağaç gibi titriyor. Şehvet, çılgınca bir kurguyla, kuralların, hatta âşıkların kendilerinin de ötesine geçerek, başyapıtını hazırlıyor. Ve bu öyle öfkeli, öyle şiddetli ve öyle ölümcül bir eylem ki, tamamlanmasını, ikisini öldürmedikçe, Tanrı bile durduramaz. Bunu hiçbir şeyin durduramayacağını bilmek, Tanrı’nın gücünden hatta varlığından şüphe etmeme yol açıyor.

Adam, birbirine kenetlenmiş bedenlerinin üzerinden başını kaldırıp geriye atıyor. Yüzünü görebilmemi sağlayan azıcık aydınlıkta, doyuma ulaşmayı beklerken yarıda kesilmiş bir inlemeyle açılmış ağzını fark ediyorum.

Kadın olağanüstü bir şekilde, adeta taşarcasına boşalıyor. Gelişini, önemli bir olayın gelişi gibi hissediyorum.

Dörde kadar sayıyorum. Bu süre boyunca, gözlerimi adamın yüzünden ayırmıyorum. Tek eliyle havayı döverken, bir an yüzünü buruşturuyor, ardından gülümsüyor. Yüzüne yürüyen kanla, kutsal bir şehide benziyor, aynı anda hem düşen hem kanatlanan bir baş meleğe. Boşalırken, muhteşem ve beklenmedik bir şey karşısında büyülenmiş gibi, bunun bu kadar güzel olacağından hiç kuşku duymamış gibi, bedeninin ona sunduğu bu mucizevi zevkten şaşkın, kısa çığlıklar atıyor.

O an aynı kutsal duyguyu paylaşıyorlar. Kadın belki zevk almıyor, ama tatmin olduğunu söylemek, görmek, anlamak mümkün. Orada, sözle anlatılamaz bir kadın mucizesi yaşanıyor.

– Mutlu musun?

Tuhaf bir şekilde, kadının bu soruyu bana yönelttiği duygusuna kapılıyorum… Öyle hissetmekte de haklıyım, zira dudakları o kadar yakınımda ki, gerçekten benimle konuşuyor gibi görünüyor.

Adam, bedeni hâlâ kadınınkine kenetli, gökyüzüne bakarak mırıldanıyor:

– Sana yemin ederim, sen benim için dünyadaki her şeysin!

Hemen ardından, mutluluk anının bittiğini ve şimdiden bir anıya dönüştüğünü anlıyor kadın. Birlikte kapıldıkları o zevk dalgasının yok olacağını, hayalinin bile aklından silinip onu terk edeceğini hissederek yakınıyor:

– Tanrı sahip olduğumuz şu azıcık hazzı kutsasın!

Hüzünlü bir çığlık, büyük bir düşüşün ilk işareti, dine saygısızlık eden ama yine de kutsal bir dua..

Adam sayıklarcasına tekrarlıyor:

– Dünyadaki her şeysin!…

…Şehvetin birlikteliği yıkılmak üzere. Adam tatmin oldu. Bir pişmanlığın, bir vicdan azabının onu yavaş yavaş ele geçirdiğini, kadından uzaklaştırdığını görüyorum. Kadının ruhu, adamdaki bu bariz soğukluğu anlayamıyor, onun gibi bir anda zevkten sıyrılıp kurtulmuş değil çünkü.

Ama adamın önceki gibi bakmadığını ve rüyasının sonuna varmak üzere olduğunu hissediyor… Bir gün, her şeyin, kuşkusuz kendisi için de biteceğini düşünüyor. Yeniden başlayacak kaderinin, öncekinden değerli olmayacağını da şimdiden biliyor.

“Dünyadaki her şeysin” cümlesinin yankısı bile bitmeden, endişenin gelip yine yüzlerine yerleştiğini görür gibi oluyorum. Tam da o anda, adam inliyor:

– Bu hiçbir şey demek değil! Bu hiçbir şey demek değil!

Biri diğerine yabancı, aynı düşünceye dalıp gidiyorlar.

…Boynunu çevirdiği bir an, adamın bakışlarını görüyorum. Kadın hâlâ üzerinde yatarken o, saate, kapıya, vedaya doğru bakıyor. Ardından, sevgilisinin dudağı kendisininkine yaklaşırken, huzursuz, hatta neredeyse iğrenen bir ifadeyle, hafifçe yüzünü uzaklaştırıyor (bunu bir tek ben görüyorum).

Kadın, adamın ona sahip olmadan hemen önce söylediği cümleye cevap veriyor:

– Hayır, beni sonsuza kadar sevmeyeceksin. Beni terk edeceksin. Ama buna rağmen hiçbir şeyden pişman değilim, asla da olmayacağım. “Biz”den sonra, bu defa beni hiç bırakmayacak o büyük kedere geri döndüğümde, “Bir aşığım oldu” diyeceğim kendime ve bir anlığına da olsa hiçliğimi terk edip, bu küçük mutluluğu yaşayacağım.

1
...