Читать книгу «Cehennem» онлайн полностью📖 — Henri Barbusse — MyBook.

V

Oda, koca bir gün boyunca boş kaldı. İki kez fena halde umutlandım, ardından hayal kırıklığı.

Beklemek, alışkanlığım, adeta mesleğim haline geldi. Randevularımı iptal ettim, yürüyüşlerimi erteledim, işimi kaybetme pahasına, zamanımı boşa çıkardım. Hayatımı yeniden düzenledim, taze bir aşka hazırlanır gibi. Odamı sadece yemek odasına inmek için terk ediyordum, orada da hiçbir şey artık oyalamıyordu beni.

İkinci gün, odanın yeni bir konuğu ağırlamak için hazırlanmış olduğunu gördüm. Bekliyordu. Oda, tıpkı düşüncelere dalmış biri gibi gizemini korurken, ben gelecek konuğa dair bin bir hayal kuruyordum.

Önce alacakaranlık geldi, ardından odayı değiştirmeden büyüten akşam. Kapı karanlığın içine açıldığında, ben çoktan umutsuzluğa kapılmaya başlamıştım bile. Eşikte bir erkek gölgesi belirdi.


Akşam karanlığında zar zor seçiliyor.

Siyah ya da siyaha çalan giysiler, ucundan ince ellerinin sarktığı süt beyaz manşetler, diğer her şeyden sanki biraz daha beyaz bir yaka. Yuvarlak ve grimsi yüzünün üzerinde gözlerinin ve ağzının yarattığı karanlık çukurları, çenesinin altındaki gölgeden oyuğu görüyorum. Altın sarısı alnı belli belirsiz parlıyor, karanlık bir çizgi elmacıkkemiklerini belirginleştiriyor. Bu haliyle onu bir iskelet sanmak mümkün. Böyle tüyler ürpertici bir görünüm sergileyen bir mahluk başka ne olabilir ki? …

Yaklaşıyor, yaklaştıkça canlanıyor. Yakışıklı bir adam bu.

İnce siyah bir sakalla çevrelenmiş sevimli ve ciddi bir yüzü var. Parlak gözler, geniş bir alın. Kibirli bir zarafet hakim hareketlerine.

İki adım attıktan sonra, dönüp aralık bıraktığı kapıya bakıyor. Kapının gölgesi bir serap gibi titriyor, eşikte bir siluet beliriyor, ardından vücut buluyor. Siyah eldivenli küçük bir el kapının kanadına kenetleniyor ve bir kadın, yüzünde sorgulayan bir ifadeyle, odaya giriyor.

Sokakta, adamın birkaç adım gerisinden gelmiş olmalı. Peşlerindeki bir şeyden kaçıp sığındıkları bu odaya birlikte girmek istememişler belli ki.

Kadın, kapıyı itip, varlığıyla daha sıkı kapatmak istercesine sırtını dayıyor ona. Başını yavaşça adama doğru çeviriyor, bir anlığına, karşısındakinin o olmayabileceği endişesiyle donup kaldığını hissediyorum. Birbirlerine bakıyorlar. Tutkulu ve bastırılmış bir çığlık, sessizce gidip geliyor aralarında. Sanki ortak yaraları yeniden açılıyor.

– Sen!

– Sen!

Kadının gücü tükenmiş gibi. Bir fırtına tarafından sürükleniyormuşçasına adamın göğsüne doğru atılıyor.

Neredeyse baygın halde kendini onun kollarına bırakıyor. Adamın solgun büyük ellerinin kadını sırtından kavradığını görüyorum. Bir çeşit umutsuz titreyiş ele geçiriyor ikisini. Sanki odanın içinde tutsak kalmış devasa bir melek, çırpınıyor, kaçmak için boş yere mücadele veriyor. Oda, akşamla dolu olmasına rağmen, bu çift için fazla küçük gibi geliyor bana.

– Kimse görmedi bizi!

Önceki gün, iki çocuk da aynı cümleyi sarf etmişti.

Adam, “Gel” diyor kadına. Pencerenin yanındaki divana götürüyor onu. Kırmızı kadifenin üzerine oturuyorlar. Kolları birbirine dolanıyor. Orada, düşüncelere dalmış, öylece kalıyorlar. Dünyanın bütün gölgeleri etraflarında toplanıyor sanki. Orada yeniden can buluyor, varlıklarında geceyi ve yalnızlığı keşfederek, yeniden var olmaya başlıyorlar.

Ne başlangıç ama! Benim adıma ne şanssızlık!


Kadın eşikte belirip de gözle görülür şekilde adama doğru sürüklendiğinde, aklımdan günaha girecekleri düşüncesi geçmiş, büyük bir mutluluğa tanık olacağımı sanmıştım. Bütünlüğü içinde, sadece güzel değil, aynı zamanda yabanıl ve hayvansı olan, doğa kadar gerçek bir mutluluğa. Aksine, bu buluşma, daha çok, yürek parçalayan bir vedaya benziyor.

– Demek hep korkacağız? …

Şimdi biraz sakinleşmiş görünen kadın, endişeyle, sanki gerçekten bir cevap alabilecekmiş gibi adama bakarak söyledi bunu.

Ürperiyor, karanlığın içinde büzülüyor. Parmakları, bir heykel gibi dimdik ve kaskatı oturan adamın parmaklarını sıkıyor sinirle. Boğazı, dalgalı bir deniz gibi, bir yükselip bir iniyor. Birbirlerine değerek orada öylece duruyorlar; ama geçmek bilmeyen bir korku, birbirlerine dokunmalarına engel oluyor.

– Hep korkacağız… Hep… Sokaktan uzakta, güneşten uzakta, her şeyden uzakta, korkacağız… Oysa ben, ışıklı ve güneşli bir alınyazısı isterdim! diyor kadın göğe bakarak. Kelimeleri kanatlanırken, göğün maviliği yüzüne vuruyor.

Korkuyorlar. Korku onları biçimlendiriyor, derinliklerinde dolanıyor. Gözleri, ruhları, kalpleri korkuyor. Her şeyden çok da, aşkları korkuyor.

…Adamın yüzünden kederli bir gülümseme geçiyor. Sevgilisine bakıp mırıldanıyor:

– Onu düşünüyorsun…

Dirsekleri dizlerinde, elleri yanaklarında, yüzü hafiften öne uzanmış halde oturuyor kadın, cevap vermiyor.

Tutku dolu. Küçük bir çocuk gibi iki büklüm olmuş, uzaklara bakıyor ve evet, diğer adamı düşünüyor.

Gördüğü hayal karşısında omuzları çöküyor, bakışlarıyla yalvarıyor sanki ona. Bu hayalin kutsal yansıması, kadının bedenini adeta aydınlatıyor. Diğer adamı düşünüyorum. Orada olmayan ve aldatılan. Küçük düşürülen, yaralı, hükmedici. O an bulundukları oda hariç her yerde olan, dışardaki sonsuz boşluğu kaplayan, ismi boyunlarını eğmelerine neden olan, onları bir avcı gibi takip eden diğer adamı.

Gece, sanki utancın ve korkunun kaynağı karanlığıymış gibi, birbirlerine sarılmak için öbür dünyanın ikamet ettiği bir mezara girercesine bu odaya gizlenen adamla kadının üzerine iniyor.



Adam:

– Seni seviyorum! diyor kadına.

Gayet anlaşılır biçimde duyuyorum. Seni seviyorum! Şimdiden neredeyse birbirine karışmış bu iki insanın dudaklarından dökülen derin anlamlı bu cümleyi duyduğumda, tüm benliğimle titriyorum. Seni seviyorum! Karşısındakine hem bedenini, hem kalbini sunan iki kelime. Yaratılanın ve yaratılışın büyük çığlığı. Seni seviyorum! Şu an aşkın yüzüne bakıyorum.

Adam, kadına yaklaşırken, acele ve tutarsız sözcükler sıralıyor art arda. İçtenlik, bu sözcüklerin içinde yok olup gidiyor gibi geliyor bana. Adam, sanki gerekli cümleleri bir an önce sıralayıp, sevişme faslına geçmek istiyor gibi:

– Görüyorsun ki, birbirimiz için yaratılmışız… Ruhlarımız arasında, bir yakınlık var. Hiçbir şey karşılaşmamıza ve birbirimize ait olmamıza engel olamazdı. Tıpkı dudaklarımızın birbirlerine yaklaştıkları anda birleşmelerine hiçbir şeyin mani olamayacağı gibi. Ahlak kurallarının, sosyal ayrımların bizim için önemi yok… Aşkımızın hamurunda sonsuzluk ve sınırsızlık var.

Adamın sesiyle rahatlayan kadın “Evet” diyor.

Ama ben, onları can kulağıyla dinlediğimden, adamın yalan söylediğini ya da kelimelerin arasında başıboş dolaştığını hemen anlıyorum… Aşk hayran olunası bir şeye dönüşüyor. Adam kutsal şeylere saygısızlık ediyor, dilinin ucundaki göstermelik bir günlük duayla onurlandırdığı sonsuzluk ve sınırsızlıktan, boşuna medet umuyordu.

Sıradan sözlere boş veriyorlar… Kadın, biraz düşündükten sonra, başını sallıyor. Bu defa, özür ve şükür ifade eden sözcükleri dile getirme sırası onda. Hatta daha da ileri gidip gerçeği söylüyor:

– Çok mutsuzdum…



“Ne uzun zaman oldu!…” diye başlıyor kadın.

Bu hikâyeyi, günah çıkarır gibi, alçak sesle ve alelacele tekrarlamak, onun sanat eseri, şiiri ve duası… İnsan, onun, bu noktaya tamamen doğal bir şekilde vardığını anlıyor. Belli ki, ne vakit yalnız kalsalar, tepeden tırnağa bununla doluyor.

…Giysileri gösterişsiz. İçeri girdiğinde, siyah eldivenlerini, ceketini ve şapkasını çıkarmıştı. Koyu renk bir etek, kırmızı bir bluz var üzerinde. Boynunda ince bir altın zincir parlıyor.

Otuz yaşlarında. İpeksi düz saçları muntazam çehresini çevreliyor. Sanki onu önceden tanıyormuşum gibi geliyor bana, tanıyor da kim olduğunu çıkaramıyormuşum gibi.

Yüksek sesle kendinden bahsetmeye, hayli zor geçmiş olan hayatını anlatmaya koyuluyor.

– Ne hayattı ama sürdüğüm! Ne tekdüze, ne boş! Küçük şehir, ev, oraya buraya yerleştirilmiş ve yerleri, mezar taşları gibi, asla değişmeyen mobilyalarıyla salon… Bir gün, orta sehpasını farklı şekilde yerleştirmeyi denedim. Yapamadım.

Yüzü solup, daha ışıklı hale geliyor.

Adam onu dinliyor. İnce yüzünde, bir an, sabırlı, teslimiyet dolu bir gülümseme beliriyor. Ama hemen ardından, biraz acı veren bir yorgunluğa bırakıveriyor yerini. Her ne kadar, kadınların hayran olduğuna emin olduğum kocaman gözleri, aşağıya sarkan bıyıkları, dokunaklı ve mesafeli duruşuyla biraz kafa karıştırsa da, evet, gerçekten yakışıklı bir adam. Hani şu kibar, çok düşünen ve kötülük yapan insanlara benziyor. Her şeyin üstünde görünüyor ve her şeyi yapma gücüne sahip sanki… Kadının anlattıklarını can kulağıyla dinlemese de, ona duyduğu arzuyla, heyecan içinde bekliyor gibi görünüyor.

…Ve aniden gözlerimin önündeki perde kalkıyor, gerçek önüme seriliyor: bu iki insanın arasında çok büyük bir fark var. Sonsuz bir uyumsuzluk gibi, derinliği yüzünden göze büyük görünen, yüreğimi yaralayacak kadar dokunaklı bir fark bu.

Adamı harekete geçiren tek şey, kadına duyduğu arzu, kadını harekete geçirense, sıradan hayatından kurtulma ihtiyacı. İstekleri aynı değil. Beraber gibi görünseler de, değiller gerçekte.

Aynı dili konuşmuyorlar, aynı şeyleri söylediklerinde bile, birbirlerini neredeyse hiç anlamıyorlar. Onları gördüğüm ilk andan beri, birbirlerini hiç tanımamış olsalar, beraberlikleri bundan daha sağlam olurdu diye düşünüyorum.

Ama adam, gerçekte aklından geçeni söylemiyor. Bunu sesinden, tonlamasındaki sevimlilikten, seçtiği melodik kelimelerden anlamak mümkün. Kadını etkilemek istiyor ve yalan söylüyor. Adam açıkça kadından daha üstün, ama kadın, bir çeşit dâhice dürüstlükle hükmediyor ona. Adam kelimelerinin efendisi, kadınsa kelimeleriyle tüm benliğini sunuyor ona.

…Kadın, önceki hayatını anlatıyor.

– Yatak odasının ve yemek odasının pencerelerinden meydanı görüyordum. Ortada, ayaklarının dibinde gölgesiyle, bir çeşme vardı. Oturup, saat kadranına benzeyen bu küçük, beyaz ve yuvarlak meydanda, günün akşama dönmesini seyrediyordum.

“…Postacı, hiç düşünmeden, gün boyu defalarca gelip geçiyordu meydandan. Cephaneliğin kapısında, bir asker hiçbir şey yapmadan duruyordu… Ve öğle vakti bir matem çanı gibi gelip çattığında, ortalıkta kimse kalmıyordu. Özellikle de öğle vakti çalan matem çanlarını anımsıyorum. Gün ortası, sıkıntının kusursuzluğu.

“Hayatımda hiçbir şey olmuyordu, hiçbir şey de olmayacaktı. Benim için hiçbir şey yoktu. Artık benim için gelecek yoktu. Eğer günlerim böyle devam edecekse, beni ölümden uzak tutacak tek bir şey yoktu. Hiçbir şey! Evet! Hiçbir şey!… Sıkılmak, ölmek demek. Benim hayatım çoktan ölmüştü ama yine de onu yaşamam gerekiyordu. Bir intihardı bu. Başkaları bir silah ya da zehirle öldürür kendini, ben dakikalar ve saatlerle intihar ediyordum.”

– Aşkım! diyor adam.

– Günün sabah doğduğunu, akşam yok olduğunu gördükçe, ölmekten korktum ve bu korku, benim ilk tutkum oldu… Yaptığım bir ziyaret sırasında ya da gece yarısında ya da alışveriş sonrası, manastırın duvarı boyunca yürüyerek evime dönerken, sık sık, bu tutkunun neden olduğu umutla titredim!…

“Ama kim çekip çıkaracaktı beni oradan? Benim bile kendimi ancak zaman zaman fark ettiğim bu görünmez gemi batığından kim kurtaracaktı beni? Etrafımda, kıskançlıktan, kötülükten ve duyarsızlıktan oluşan bir çeşit tezgâh dönüyordu… Gördüğüm ve duyduğum her şey, beni doğru yola geri çevirmeye çalışıyordu, üzerinde yürüdüğüm o sefil doğru yola.

“…Madam Martet’i biliyorsun, biraz yakınlık duyduğum tek arkadaşımdı o. Benden sadece iki yaş büyüktü. İnsanın sahip olduklarından dolayı memnuniyet duyması gerektiğini söylerdi bana. Ben de cevap verirdim: ‘Eğer sahip olduklarımızdan dolayı memnuniyet duymamız gerekiyorsa, bu her şeyin sona ulaştığı anlamına gelir. Ölüme yapacak bir şey kalmamış demektir. Bu lafın hayata son noktayı koyduğunu görmüyor musunuz?… Bu söylediğinize gerçekten inanıyor musunuz?’ Evet, diye yanıt verirdi. Ah, korkunç kadın!

“Ama korku duymak yeterli değildi, bu sıkıntıdan nefret etmem gerekiyordu. İnsan nefrete nasıl sahip olur? Bilmiyorum.

“Kendimi tanıyamıyordum; ben, ben değildim sanki. Başka bir şeye öylesine ihtiyacım vardı ki. Adımın ne olduğunu bile bilmiyordum artık.

“Bir gün, kocamın, bana hiçbir şey yapmamış olan zavallı kocamın öldüğü harika bir rüya gördüm (yine de kötü bir insan değilim). Artık özgürdüm, dünyalar kadar özgür!

“Bu böyle devam edemezdi. Monotonluktan, boşluktan, alışkanlıktan sonsuza kadar böyle nefret edemezdim. Ah, alışkanlık, bütün kasvetli şeyler içinde, en karanlığı. Öyle ki, onunla karşılaştırdığında gece bile gündüz sayılır…

“Ya din? İnsan günlerinin boşluğunu dinle değil, kendi hayatıyla doldurur. İnançlarla değil, düşüncelerle, kendimle, mücadele etmem gerekiyordu.

“O vakit çareyi buldum!”

Boğuk sesle, neredeyse bağırarak konuşuyor:

– Kötülük, kötülük! Sıkıntıya karşı suç, alışkanlığı kırmak için ihanet. Yeni biri olmak için, başka biri olmak için, hayattan onun benden ettiğinden daha çok nefret etmek için, ölmemek için, kötülük yapmak!

“Sonra sana rastladım. Şiirler ve kitaplar yazıyordun. Başkalarından farklıydın, insana güzelliği çağrıştıran titrek bir sesin vardı ve en önemlisi, oradaydın, hayatımda, karşımda. Tek yapmam gereken, kollarımı uzatmaktı. Ben de tüm kalbimle sevdim seni, eğer buna sevmek denilebilirse benim zavallı küçüğüm!”

Şimdi alçak sesle ve hızlı hızlı konuşuyor. Hem bir eziklik var sözlerinde, hem coşku. Bir yandan da, sanki bir oyuncakmış gibi adamın eliyle oynuyor.

– Ve doğal olarak, sen de beni sevdin… Ve bir akşam, ilk kez, bir otel odasına sızdığımızda, sanki kapı kendiliğinden açılıverdi gibi geldi bana. Başkaldırdığım ve kaderimin ağlarını tıpkı elbiselerim gibi parçalayıp attığım için, kendime teşekkür ettim.

“Ve o zamandan beri, söylemekten dolayı acı çektiğimiz ama düşününce bir şekilde nefret etmemeyi başardığımız yalanlar, her dakikamıza keyif katan riskler, tehlikeler, hayatı çeşitlendiren karışıklıklar; bu odalar, bu saklanma yerleri, sahip olduğum güneşin kanatlanıp gitmesine neden olan bu karanlık hücreler!







1
...