…Divana yarı uzanmış halde, eteğini iki eliyle hafifçe kaldırarak ayaklarını ateşe uzatıyor ve bu hareketiyle, ince siyah çoraplarını dolduran bacakları ortaya seriliyor.
Ve bedenim, yukarı doğru tırmanarak, karanlıkta, olağanüstü derinliklerde kaybolan bu iki erotik çizgi karşısında, kızgın demirle dağlanmış gibi çığlık atıyor.
Parmaklarım kasılıyor, bakışlarım, orada, alnı geceye karışmış, kendini tamamen sunmuş halde yatan kadına kenetleniyor. Yerde sürünen kan rengi aydınlık, umutsuzca, adeta insanca bir çabayla, üzerine tırmanmaya çalışıyor.
Küçük bir hareketiyle, etek yeniden bacaklarını örtüyor. Yine eski haline dönüyor kadın. Hayır, başka biri artık. Çünkü bir anlığına da olsa, yasak teninin bir kısmını gördüm ve şimdi, odalarımızın birbirine karışan gölgelerinde, o teni yeniden görmek için pusudayım. Az önce, erkeklerin bir dine tapar gibi taptığı, bin türlü umutla, akla mantığa karşı gelerek görmek için yalvardığı o sıradan ama büyük, o göz kamaştıran hareketi yapmış, elbisesinin eteğini kaldırmıştı!
Şimdi yürüyor ve eteğinin hışırtısı, karnımın içinde kanat seslerine dönüşüyor.
Bakışım, dalgın gülümsemesinin donup kaldığı çocuksu suratından uzaklaşıyor, kendimi zorlayarak da olsa, ruhunu ve düşüncesini unutmaya çalışıyorum, istediğim tek şey bedeni. Tıpkı onu kuşatıp salıvermeyen ateş gibi sahip olmak istiyorum ona. Ama bakışlarım, ayaklarının dibine düşmekten ve elbisesine hafifçe dokunmaktan başka bir şey yapamıyor. Tıpkı şöminenin o muhteşem, yalvaran, tırmanan, parçalar halinde göğe doğru akan alevleri gibi!
Sonunda beklediğim oluyor, kadın kendini tam anlamıyla sergiliyor.
Ayakkabılarını çıkarmak için bacaklarını yukarı kaldırarak bedenini önüme seriveriyor.
Parlak çizmelerinin içinde hapsolmuş küçük ayaklarını görebiliyorum artık. İpek çorabın sardığı ince dizleri, genişçe açılmış baldırlarıyla, narin bileklerinin üzerinde kırılgan bir amforaya benziyor. Dizkapağının arkasındaki çukurda, çorabın sona erdiği o beyaz ve bulutumsu yerde, galiba bir parça çıplak ten görünüyor. Bu tutkulu karanlıkta, yanan odunların onu saran zayıf ışığında, çizgilerin ayırdına varamıyorum. Gördüğüm iç çamaşırının ince kumaşı mı, yoksa teni mi? Hiçbir şey mi, yoksa her şey mi? Bakışlarım, bu çıplaklığa erişebilmek için, gölgeler ve alevlerle kıyasıya bir mücadele halinde. Alnım, göğsüm ve avuç içlerim duvara yapışık halde, bu engeli yıkıp öbür tarafa geçmek için şiddetli bir arzu duyuyorum. Gözlerim karanlığa dikili, daha iyi görmeye, daha fazlasını görmeye çalışarak işkence ediyorum kendime.
Varlığının karanlık gecesine, sıyrılmış elbisesinin o yumuşak, sıcak ve müthiş kanadının altına dalıyorum. Nakışlı iç pantolonu, gölgelerle dolu karanlık bir yarık halinde aralanıyor, oraya doğru atılan bakışlarımı çılgına çeviriyor. Görmek istediğim neredeyse her şey orada, bu açık, çıplak gölgenin içinde. Bedeninin etrafını hafif bir tütsü bulutu gibi saran ve kokusunu taşıyan ince giysinin ortasındaki, derinliklerinde bir meyve saklayan o karanlığı delip geçmek istiyorum.
Bir an boyunca, böyle kalıyoruz. Az önce aynadaki kendi yansımasından korkan, şimdi ise yalnızlığının kusursuz saflığında, karşısındaki hayali bir adamın bakışlarına meydan okuyan bir tavra bürünmüş bu kadının önünde, duvara yapışmış bekliyorum… Tüm saflığıyla kendini sunan kadın, derin düşüncelere dalmış gibi görünüyor…
Şöminenin ateşi sönmeye yüz tutuyor, bu yüzden, soyunmaya başladığında, onu nerdeyse hiç göremiyorum. Maalesef ikimizin arasındaki bu büyük şölen karanlıkta gerçekleşecek.
Uzun, dağınık, insana benzemeyen siluetini görüyorum. Neredeyse sönükleşmiş güzelliğinin içinde, zarif, okşayıcı ve hoş sesler çıkararak, yumuşacık deviniyor. Kollarının hareketlendiğini, büküldüğünü, ardından çıplak kaldıklarını hissediyorum.
Az önce ince bir ipek parçası halinde yavaşça yatağın üzerine düşen şey, bedenini sımsıkı saran korsesi olmalı… Bulutumsu eteği ayaklarına doğru akarken sanki her şeyi aydınlatıyor. O içinde değilken hiçbir değeri olmayan elbiseden kurtulduğunu görüyorum gibi geliyor bana ve bacaklarının biçimini fark ediyorum.
Belki de öyle olduğunu sanıyorum, çünkü gözlerim neredeyse hiçbir şey görmüyor. Sadece ışık yoksunluğundan değil, kalbimin kederli çabası, hayatımın vuruşları, kanımın karanlık gölgeleri yüzünden kör olmuş gibiyim… Bu muhteşem bedenin peşine düşen gözlerim değil, onun gölgesiyle çiftleşen gölgem sanki.
İçimde bir çığlık kopuyor: karnı!
Karnının yanında, göğüslerinin, bacaklarının ne önemi var ki! Düşüncelerini ve yüzünü de o kadar dert etmiyorum artık. İstediğim tek şey karnı ve bir kurtuluş yolu gibi ona ulaşmaya çalışıyorum.
Kasılıp kalmış ellerime güç veren, bir bedene kavuşmuş gibi ağırlaşmış bakışlarımın, karnına ihtiyacı var. Tüm kurallara ve yargılara rağmen, erkek bakışı, daima, tıpkı bir yılanın deliğine ilerlemesi gibi, kadının en mahrem yerine doğru çekiliyor.
O benim için sadece kadınlığından ibaret değil. Bir kalp gibi kanayan, bir lirin telleri gibi titreyen, bir ağız gibi açılan o gizemli yara değil sadece. İçimi dolduran bir koku yayılıyor ondan, süründüğü yapay parfümün kokusu değil bu, derinliklerinden gelen, deniz kokusuna benzer, yabanıl bir koku. Yalnızlığının, sıcaklığının, aşkının ve içinde sakladığı sırların kokusu.
Gözlerim kan çanağına dönmüş halde, bu baş döndürücü görüntüye doğru çekiliyorum. Zaferimin içinde git gide yabanileşiyorum. Ağzı önümden geçerken, dudaklarım havada, boş bir öpücüğe kenetleniyor.
Birden, nedendir bilinmez, hareketsiz kalıyor, sanki donmuş gibi…
Şiddetli bir irkilmeyle, ona gerçekten dokunmak istiyorum… Aramızdaki şu duvarı yok etsem ya da odamdan çıkıp, kapısını kırarak üzerine atlasam.
Hayır, hayır, hayır! Bir önsezi, sağduyumu yeniden kazanmamı sağlıyor… Bunları yapsam bile, ancak ona şöyle bir dokunacak zamanım olur. Kendimi tutuyorum. Kirlenmiş bir isim, hapis, namus lekesi, açlık ve sefalet. Tüm bunlar öyle yakınımda ki, tüylerimi ürperten bir korkuya kapılıyorum. Şiddetli bir titreme beni olduğum yere çiviliyor.
Ama çok geçmeden, bir başka düşünce ortaya çıkıveriyor. Bir hayal tenimin derinliklerine işliyor: belki de o ilk korku anı geçtiğinde, kendini kollarıma bırakırdı, bu tutku ona da bulaşır, bedeni, dokunuşumla, şaşkın bir kabulleniş içinde alev alırdı…
Hayır, yine hayır! Çünkü o zaman da hafif bir kız olurdu ve o tür kızları her arzu ettiğinde bulabilir insan. Böyle bir kadını kollarının arasına alıp, ona istediğin her şeyi yapmak basit. Fiyatı tarifeye bağlı. Paranın açamayacağı kapı yok, sevişen çiftleri izleyebileceğiniz evler bile var. Eğer o, hafif bir kız olsaydı, şu an asla bir melek gibi yalnız görünemezdi.
Onu böyle kusursuz bulmamın nedeni, benden ayrı olması ve aramızdaki duvar. Bunu aklıma ve bedenime kabul ettirmem gerek. Işıldamasına neden olan yalnızlığı, bir yandan da görkemli bir biçimde koruyor onu. Gizeminin kaynağında, el değmemiş gerçekliği, kraliçesi olduğu evrensel yalnızlığı ve bu yalnızlığın yaşattığı kesinlik duygusu var. Uzaktan, erdeminin ötesinden gösteriyor kendini ve teslim olmuyor: bir başyapıta benziyor. Sonsuz derinliğin ve sessizliğin kenarında, bir heykel ya da müzik parçası gibi, mesafeli ve değişmez kalıyor.
Ve beni kendine çeken her şey, yaklaşmamı da engelliyor. Mutsuz olmam gerek, aynı anda hem hırsız hem kurban olmam gerek… Arzu etmekten, hayal ve umut yoluyla kendimi aşmaktan başka çarem yok. Arzu etmek ve arzuma sahip çıkmak.
Bir anlığına, başımı çeviriyorum, kendimi kurtarmaya çalıştığım şey ne kadar da güçlü ve şiddetli. Gözlerimin önünde sınırsızca büyüyen deliğin içinde, çıkardığı tatlı sesleri duymamaya çalışıyorum… Çıldırıyor muyum? Hayır, çılgın olan gerçeğin kendisi.
Tüm bedenim ve düşüncemle, tensel zaafımın üstesinden geliyorum. Bedenim susuyor ve hayal etmeyi bırakıyor. Yıkıntılarımın üzerinden bakmaya devam ediyorum.
Sanki bana acımış gibi, yeniden giyiniyor, her şeyi örtüyor.
Şimdi lambayı yakıyor. Başka bir elbise giymiş, herkesten sakladığı tüm o güzel sırları benden de saklıyor. Yeniden saflığının yasını tutmaya koyuluyor.
Birbiriyle alakasız birkaç hareket yapıyor. İşte şimdi boyunu ölçüyor, şakaklarına biraz allık sürüyor, sonra siliyor, aynada, iki farklı şekilde gülümsüyor kendine, hatta bir anlığına, hayal kırıklığına uğramış bir ifade veriyor yüzüne. Anlamlı anlamsız bin çeşit küçük hareket icat ediyor… Hem süslenme merakını, hem saflığını ortaya koyan hareketler bunlar.
…Aynada kendine soylu bir bakış fırlattığı anda, bir kez daha, bakışlarımız karşılaşıyor.
Bir eliyle, üzerinde abajursuz bir lambanın ışıldadığı masaya yaslanmış… Lambanın özgür ışığı, ellerini, çenesini, yüzünün etrafını ve gözlerinin altını canlı bir parıltıyla yıkıyor adeta.
Gölgelerin içinden bu güneş maskesiyle çıktığından beri, onu tanımıyorum. Ama bir gizemi hiç bu kadar yakından görmemiştim… Işığıyla sarmalanmış halde, orada öylece kalıyorum, heyecandan titriyorum. Sanki bugüne kadar hiçbir kadın tanımamışım gibi, varlığı beni alt üst ediyor.
Gözlerini benimkilerden ayırmadan hemen önce gülümsüyor ve ben, bu gülümsemenin ve bu yüzün olağanüstü değerini ta yüreğimde hissediyorum…
Gidiyor… Ona hayranım, ona saygı duyuyorum, ona tapıyorum. Ona karşı, gerçeğe dair hiçbir şeyin zarar veremeyeceği bir aşk besliyorum ve bu aşkın ne umut etmek ne de bitmek için hiçbir nedeni yok. Hayır, gerçek şu ki, ben daha önce, bir kadının ne olduğunu bilmiyordum.
Akşam yemeğine katılmıyor. Ertesi gün de evden ayrılıyor.
Gitmek üzereyken tekrar görüyorum onu. Birileri önünden koştururken, ben, merdivenin aşağısında, giriş holünün yarı karanlığında duruyorum. Aşağıya iniyor, beyaz eldivenli narin eli, parlak siyah tırabzanın üzerinde, bir kelebek gibi sekiyor. Küçük ayakları öne doğru havalanıyor. Düne göre daha ufak tefek görünüyor gözüme, ama onu ilk gördüğüm seferki haline benziyor. Ağzı öyle küçük ki, sanki onu olduğundan küçük göstermek için özel bir çaba gösteriyor gibi. İnci grisi elbisesi cıvıldıyor… Geçip gidiyor, bir parfüm bulutu içinde buharlaşıyor…
Bana sürtünerek geçiyor, o anda beni görebilecekken elbette görmüyor (oysa odalarımızın karanlığında, ikimiz tek bir gülümseme olmuştuk!) Başkalarının yanındayken karşılaştığınız insanların o sönük ışıklı, acımasız haline bürünmüş gibi. Aramızda duvar yok, uçsuz bucaksız boşluk ve sonsuz zaman var. Dünyanın tüm güçleri var aramızda.
İşte ona son bakışım bu oluyor. Pek bir şey anlamıyorum, çünkü bir gidiş asla tam olarak anlaşılmaz. Onu bir daha hiç görmeyeceğim. Ne çok ilham çiçeklenip yok oluyor; ne çok güzellik, tatlı zaaf, ne çok mutluluk kayboluyor. Ölümle sonlanacağı kesin, belirsiz bir hayata doğru, yavaşça uzaklaşıyor kadın. Günleri nasıl yaşanacak olursa olsun, son gününe doğru gidiyor.
Onun hakkında söyleyebileceğim tek şey bu.
…Bu sabah, her bir detaya kesinlik kazandıran gün ışığı beni kollarıyla sarmalarken, kalbim çırpınıyor ve inliyor. Her yer, engin bir boşluk. Bir şey gerçekten bittiğinde, her şey bitmiş gibi gelmez mi insana?
Adını bilmiyorum… O kendi kaderine gidecek, ben benimkine. İkimizin varlığı birbirine bağlanmış olsaydı bile, birbirlerini çok az tanıyacaklardı. Ama birlikte olduğumuz o müthiş akşamı asla unutmayacağım.
О проекте
О подписке
Другие проекты