Читать книгу «Cehennem» онлайн полностью📖 — Henri Barbusse — MyBook.

II

Av borusu susalı çok oldu. Sokak, evler sakinleşti. Sessizlik. Elimi alnıma sürüyorum. Bu ani yürek sızısı geçip gitti. Böylesi daha iyi. İrademin çabasıyla, dengemi yeniden buluyorum.

Masama oturup evrak çantama yerleştirilmiş kağıtları çıkarıyorum. Okunup düzenlenmeleri gerek.

Beni teşvik eden bir şey var. Biraz para kazanmak istiyorum. Kazancımı, beni büyüten halama gönderebilirim. Öğleden sonraları, dikiş makinesinin duvar saatininkine benzeyen tekdüze ve sinir bozucu sesinin yankılandığı ve akşamları, yanı başında, bilmem neden kendisine benzeyen bir lambanın bulunduğu alt kattaki odada her daim beni bekleyen o yaşlı kadına.

Kâğıtlar… Onlar sayesinde yeteneklerim değerlendirilecek ve Berton bankasına kabulüm kesinleşecek… Mösyö Berton, tek kelimesiyle benim için her şeyi değiştirecek kişi, Mösyö Berton, yeni hayatımın tanrısı…

Lambayı yakmaya yelteniyorum. Bir kibrit çakıyorum. Tutuşmuyor, fosforu pul pul dökülüyor. Kırılan kibrit çöpünü atıp biraz yorgun, bekliyorum…

O vakit kulağımın dibinde mırıldanılan bir şarkı duyuyorum.

Bana öyle geliyor ki, omzumun üzerinden eğilmiş biri, benim için, gizlice şarkı söylüyor, sadece benim için.

Bir sanrı bu… Hasta bir beynim olduğunun kanıtı… Az evvelki derin düşüncelerin cezası.

Ayaktayım, parmaklarım masanın kenarına kenetlenmiş, bir gerçeküstülük duygusuna kıskıvrak yakalanmış durumdayım. Gözkapaklarım titrek, tetikte ve kuşkulu, havayı kokluyorum.

Uğultu hâlâ devam ediyor, kurtulamıyorum ondan. Başım dönüyor… Şarkı sesi yandaki odadan geliyor… Neden bu kadar yalın ve şaşırtıcı derecede yakın? Neden böylesine dokunuyor bana? Beni bitişikteki odadan ayıran duvara bakıyorum ve bir şaşkınlık çığlığını ağzımdan çıkmadan boğuyorum.

Yukarıda, kilitli kapının üzerinde, tavana yakın bir noktada parıldayan bir ışık var. Şarkı, işte bu yıldızdan aşağıya düşüyor.

İki odayı ayıran duvarda bir delik var ve yan odanın ışığı, bu delikten, benim odamın karanlığına süzülüyor.

Yatağımın üzerine çıkıyorum. Ellerim duvarda dikilip yüzümü deliğe yaklaştırıyorum. Çürümüş doğrama, iki gevşek tuğla; dökülen bir parça alçıyla birlikte gözlerimin önünde el genişliğinde, kartonpiyer yüzünden aşağıdan görülmeyen bir aralık beliriyor.

Bakıyorum… Görüyorum… Yan oda, tüm çıplaklığıyla, kendini bana sunuyor.

Bana ait olmayan bu oda, önümde uzanıyor… Şarkı söyleyen ses gitmiş, gidişiyle açık kalmış kapının kanadı sanki hâlâ sallanıyor. Odada, şöminenin mermeri üzerinde alevi titreyen mumdan başka bir şey yok.

Masa, bu uzaklıktan, bir adayı andırıyor. Maviye ve kızıla çalan mobilyalar, belirsiz hatlarıyla, hâlâ yaşayan bir bedenin, oracığa bırakılmış organları gibi görünüyor gözüme.

Giysi dolabına bakıyorum, zar zor seçilen çizgileriyle, gölgede kalan ayaklarının üzerinde dikiliyor. Tavan, tavanın aynadaki yansıması ve gökyüzü karşısındaki bir insan sureti gibi solgun pencere.

Şaşkın, düşüncelerim kim olduğumu unutacak kadar karışmış halde, odama geri döndüm (sanki gerçekten, yandaki odadan çıkmışım gibi).

Hafiften titreyerek, yatağımda oturuyorum. Gelecek kaygısı içimde büyürken, düşünceler hızla geçiyor aklımdan…

Bu odaya hakim ve sahibim… Bakışımlarım içeride dolaşıyor. Şu an buradayım. Gelecekte bu odada bulunacak olan herkes, bunu bilmeden, benimle birlikte bu odada olacak. Onları görecek, duyacak, hatta sanki kapı açıkmış gibi onlara bütünüyle eşlik edeceğim!


Bir müddet sonra, bir titreme eşliğinde, yüzümü deliğe yaklaştırıp yeniden baktım.

Mum sönmüş, ama içeride biri var.

Hizmetçi kız bu. Muhtemelen odayı temizlemek için gelip oyalandı.

Şimdi yalnız ve çok yakınımda. Buna rağmen, hareket halindeki bedenini çok iyi göremiyorum, belki de onu böyle kanlı canlı karşımda görmekten şaşkınım. Gece mavisi önlüğü, akşamın ışıkları gibi bacaklarına dökülüyor. Bilekleri beyaz, elleri, çalışmaktan kararmış. Belirsiz, ama yine de çarpıcı yüzüne gizlenmiş gözleri, her şeye rağmen ışıldıyor; çıkık elmacık kemikleri parlıyor; başının üzerindeki topuza oturtulmuş bone, bir taç gibi ışık saçıyor.

Az önce, merdiven sahanlığında, şöyle bir görmüştüm onu. Çömelmiş, alev alev yanan yüzünü kocaman ellerine yaklaştırmış, tırabzanları fırçalıyordu. Kirli elleri ve uğraştığı tozlu işler yüzünden iğrenç bulmuştum onu. Daha önce koridorda da rastlamıştım bu kıza. Hantal bedeni, dağınık saçlarıyla önümde yürüyordu. Ardında, bana iç çamaşırlarının kirli olduğunu düşündürten nahoş bir koku bırakarak ilerliyordu.



Ve şimdi ona tekrar bakıyorum. Akşam, çirkinlikleri usulca uzaklaştırıyor, sefaleti siliyor, korkuyu da. Bir laneti bir kutsamaya çevirir gibi, tozu gölgeye çeviriyor. Kızdan geriye sadece bir renk kalıyor, bir duman, bir siluet; hatta o bile değil: bir titreme ve kalbinin atışı. Ondan geriye, sadece kendi kalıyor.

Tüm bunlar kız yalnız olduğu için böyle. Olağanüstü, biraz da kutsal bir şey gerçekten yalnız olmak. Kız, bu masumiyetin, bu kusursuz saflığın içinde, yalnız.

Gözlerimle yalnızlığını kirletiyorum, ama o bunu bilmiyor, bu yüzden de kirlenmiş sayılmıyor.

Pırıl pırıl gözleri, iki yanında salınan elleri, gece mavisi önlüğüyle, pencereye doğru gidiyor. Yüzü ve bedeninin üst kısmı ışıklar içinde. Cennette gibi görünüyor.

Odanın diğer ucundaki, pencereye yakın, büyük, alçak ve koyu kırmızı kanepeye oturuyor. Süpürgesini yanına dayıyor.

Cebinden bir mektup çıkarıp okuyor. Bu mektup, alacakaranlıkta, dünyadaki en beyaz şeymiş gibi görünüyor. Çift katlı kâğıt, onu özenle tutan parmakların arasında, havadaki bir güvercin gibi titriyor.

Kız, titreyen mektubu dudaklarına götürüp öptü.

Kimden bu mektup? Ailesinden olmadığı kesin. Bir kız artık kadın olduğunda, ailesine karşı, onlardan gelecek bir mektubu öpecek kadar güçlü bir duygusal bağ hissetmez. Söz konusu olan bir sevgili ya da nişanlıysa eğer, tamam… Belki sevgilisinin adını bilenler vardır, ben bilmiyorum, ama başka hiç kimsenin olmadığı kadar tanığım bu aşka. Ve bu sıradan mektup öpme eyleminde, bu odaya saklanmış, karanlığın çıplak bıraktığı bu eylemde, yüce ve korkutucu bir şey var.

Kalktı, gri elinin içinde kıvrılmış mektupla, pencereye iyice yaklaştı.

Akşam her yeri kaplıyor, kızın ne yaşını biliyorum, ne adını, ne burada tesadüf eseri yaptığı işi. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum… Kız, kendisini sarıp sarmalayan sınırsız boşluğa bakıyor. Bakışları öyle ışık saçıyor ki, ağladığını sanabilirsiniz, ama hayır, gözlerinden yayılan tek şey ışık. O gözler ışıkla yıkanmıyorlar, onlar bizzat ışığın kaynağı. Eğer gerçek yeryüzünde serpilseydi, bu kıza ne olurdu?

Derin bir iç geçiren kız, ağır adımlarla kapıya gitti. Kapı kızın arkasından düşen bir şey misali kapandı.

Kız, mektubunu okuyup öpmekten başka hiçbir şey yapmadan çekip gitti.



Köşeme geri döndüm, yine yalnızdım, hatta öncekinden çok daha yalnız. Bu karşılaşmanın sıradanlığı beni derinden etkiledi. Sonuçta karşımdaki de bir insandı, tıpkı benim gibi. Demek ki hiçbir şey, kim olursa olsun, bir insana yaklaşmaktan daha dokunaklı ve daha güçlü değil.

Bu kadın, bir şekilde, hayatıma dokundu, kalbimde bir yer edindi. Nasıl, neden? Bilmiyorum… Ama birden nasıl da önemli oluverdi!… Kendinden dolayı değil, sonuçta onu tanımıyorum ve bu umurumda bile değil. Bu kadar önemli olmasının nedeni, varlığının bir anlık ortaya çıkışı, teşkil ettiği örnek, orada bulunuşunun bıraktığı iz, adımlarının hakiki sesi.

Az evvel kurduğum doğaüstü hayal kabul olmuş ve sonsuzluktan dilediğim şey gerçekleşmiş gibi geliyor bana. Gözlerimin önünden geçip giden bu kadının, çıplak öpücüğünü göstererek bilmeden bana sunduğu şey, yansıması bile insanı mutlu eden güzelliğin taçlanmış hali değil mi?



Yemek zili koridorlarda yankılandı.

Günlük hayata ve sıradan uğraşlara çağrı yapan bu ses, anlık da olsa, düşüncelerimin akışını değiştiriyor. Akşam yemeğine inmek için hazırlanıyorum. Sırtıma parlak bir yelek, onun üzerine koyu renk bir ceket geçiriyor, kravatıma da bir inci iliştiriyorum. Hemen ardından duruyor, yan odada (ya da uzakta) yine bir ayak sesi ya da insan sesi duymayı umut ederek kulak kabartıyorum.

Uygun davranışlar sergileme gerekliliğinin, insanlarla ilk kez karşılaşacak olmanın tedirginliği içindeyim.

Diğer kiracıların arasına karışarak aşağıya indim. Kahve ve altın renklerinin hakim olduğu, bol ışıklı yemek odasında, konuk masasına oturdum. İçeride, genel bir hareketlenme, bir uğultu, yemek öncelerinin o gereksiz nezaketi hüküm sürüyor. Oda kalabalık, herkes iyi yetişmiş bir topluma ait olmanın getirdiği ölçülü davranışlar içinde yerine oturuyor. Gülümsemeler, çekilen sandalyelerin gürültüsü, havada uçuşan dağınık sözcükler, birbirini arayıp bulan sesler, başlayan diyaloglar… Ardından, yerleştirilen çatal bıçağın ve tabakların tekdüze konseri.

İki komşum da, her biri kendi köşesinde, çene çalıyor. Dışında kaldığım sohbetlerinin mırıltılarını duyuyorum. Gözlerimi kaldırıyorum. Karşımda, ışık saçan alınlar, pırıltılı gözler, kravatlar, bluzlar, beyaz örtüsüyle ışıl ışıl parlayan masanın üzerinde hareket eden eller. Tüm bunlar aynı anda hem ilgimi çekiyor, hem de gözümü korkutuyor.

Bu insanların ne düşündüklerini, kim olduklarını bilmiyorum; kendilerini birbirlerinden saklıyor ve sakınıyorlar. Bir duvara çarpar gibi, ışıklarına çarpıp geri savruluyorum.

Bilezikler, kolyeler, yüzükler… Mücevherlerin parıltılı hareketlerine, yıldızlar kadar uzak hissediyorum kendimi. Genç bir kız dalgın mavi gözleriyle bana bakıyor. Bu tarz bir safirin karşısında ne yapabilirim?

Konuşuyorlar, ama her birini kendine terk eden bu gürültü, beni de, tıpkı ışığın gözlerimi kör etmesi gibi, sağırlaştırıyor.

Yine de bu insanlar, konuşmanın tesadüfi akışı içinde, bazı anlarda, çok önem verdikleri şeyleri düşündüklerinden olsa gerek, sanki yalnızmış gibi görünüyorlar. Bu gerçeği fark ettiğim an, hatırladığım bir anıyla benzim soldu.

Biri paradan bahsetti ve sohbet bu konu üzerinde genelleşti. Masanın etrafındakiler para düşüncesiyle şöyle bir yerlerinde kıpırdandılar. Gözlerinde muhtemelen deste deste para saydıkları açgözlü bir hayal belirdi, tıpkı kendini yalnız hissettiği anda hizmetçi kızın gözlerinde beliren büyük hayranlığa benzer sessiz bir teslim oluş içindeydiler.

Savaş kahramanları zafer nidalarıyla anıldı; masadaki erkekler akıllarından “Ya ben!” diye geçirdiler, sosyal durumlarındaki gülünç eşitsizliğe ve tutsaklıklarına rağmen, ne düşündüklerini gösterircesine coştukça coştular. Tüm bunlardan gözleri kamaşmış bir genç kızın yüzündeki şaşkınlığı gördüm. Ağzından fırlayan hayranlık nidasına engel olamadı. Kim bilir hangi düşüncenin etkisiyle kızardı. Kanın dalga dalga yüzüne yayıldığını gördüm, kalbi sanki ışık saçıyordu.

Gizli bilimler ve öbür dünya fenomenleri tartışıldı. “Kim bilir!” dedi birisi, ardından ölümden bahsedildi. Bu konu açıldığında, davetlilerden ikisi, masanın zıt iki ucunda oturan, birbirleriyle konuşmayan ve birbirlerinin farkında değilmiş gibi görünen bir kadın ve bir erkek, beni şaşırtan bir şekilde bakıştılar. Ölüm düşüncesinin yarattığı huzursuzlukla bakışlarının karşılaştığını görünce, bu iki insanın birbirini sevdiğini ve geceleri birbirlerine ait olduklarını anladım.



…Yemek sona ermişti. Genç insanlar salona geçmişti.

Bir avukat, gün içinde görülen bir davadan bahsediyordu yanındakilere. Davanın konusu gereği, ihtiyatla, neredeyse sır verircesine dile getiriyordu olanları. Bir adam, bir kız çocuğuna tecavüz ederken aynı anda onu boğmuş, küçük kurbanın çığlıkları duyulmasın diye de, avazı çıktığı kadar bağırarak şarkı söylemişti. Bu insanlıktan uzak yaratık, mahkemede “Öyle çok bağırıyordu ki birileri yine de onu duyabilirdi, neyse ki fazla gençti” diye anlatmıştı.

İnsanlar birer birer susuyor, her biri, yüzünde sanki oralı değilmiş gibi bir ifadeyle, avukatı dinlemeye başlıyor. Uzak kalanlar, belli ki konuşmacıya yaklaşmak arzusunda. Sessizlik, ortaya çıkan bu resmin, ürkek içgüdülerimizin maruz kaldığı bu korkunç darbenin etrafını, ruhlarımıza yayılan muazzam bir gürültü gibi çevreliyor.

Ardından, bir kadın kahkahası duyuyorum, içten bir kahkaha bu, belki sahibinin masum olduğuna inandığı, ama yine de tüm varlığını okşayan, kuru, çatlak bir kahkaha. Biçimsiz içgüdüsel çığlıklardan ibaret, neredeyse tensel birleşmeyi anımsatan bir kahkaha patlaması… Kadın susup sessizliğe bürünüyor. Ve konuşmacı, insanlar üzerinde yarattığı etkiden emin, sakin bir sesle, canavarın itiraflarını anlatmaya devam ediyor: “Kız uzun süre direndi, sürekli bağırıp duruyordu! Mutfaktan aldığım bir bıçakla karnını deşmek zorunda kaldım.”

Yanında küçük kızıyla oturan genç bir anne, huzursuzca kıpırdanıyor, hafifçe doğrulsa da, gidemiyor. Yeniden oturup çocuğunu gizlemek için öne doğru eğiliyor; hem dinlemek istiyor, hem dinliyor olmaktan utanıyor.

Bir başka kadın hareketsiz kalıyor, başı öne doğru eğilmiş, ama dudakları acıklı bir şekilde, kendini savunurcasına sımsıkı kapalı. Yüzündeki dünyevi maskenin altında, bir kurbanının çılgın gülümsemesinin, tıpkı bir el yazısı gibi belirdiğini görüyorum.

Ve erkekler!… Şuradaki, sakin ve sıradan görünenin kesik kesik soluduğunu net bir biçimde duyuyorum. Şu kişiliksiz bir kentsoylu yüzüne sahip olan, yanındaki genç kadına hararetle bir şeyler anlatıyor. Bir yandan da tenini delip geçen bir bakışla bakıyor kadına, içten içe kendisinden utanmasına neden olan, ışıltısıyla gözlerini rahatsız eden, ağırlığıyla onu ezen, varlığından daha güçlü bir bakış bu.

Adamın bakışındaki çiğliği fark ediyorum, dudakları titreyerek aralanıyor. İnsan denen makinenin bu tetikte hali afallatıyor beni, karşı cinsin taze etine doğru birbirine çarparak uzanan kanlı dişler beliriyor hayalimde.

Ve odadakiler, küfürler ve hakaretlerle, hep bir ağızdan caniye öfkesini gösteriyor.

…Böylece bir an için de olsa, yalan söylemiyorlar. Belki farkında olmadan, kendilerine itirafta bulunuyorlar, neyi itiraf ettiklerini bile bilmeden. Neredeyse kendileri oluyorlar. Bakışları, arzularını dışa vuruyor ve o bir anlık yansımada, dudaklarının mühürlediği, suskun kalan ne varsa görünür oluyor.

İşte görmek istediğim bu: bu düşünce, bu yaşayan hayalet. Omuz silkerek masadan kalkıyorum. Gözlerimin önünde örtülerinden soyunan adamların ve kadınların, çirkinliğine rağmen bir sanat eseri kadar güzel bulduğum samimiyetini görme telaşıyla, yukarı çıkıyorum. Yeniden odamdayım, iki yana açtığım kollarımı sanki sarılıyormuşum gibi duvara dayayıp, yan odaya bakıyorum.

O, orada, ayaklarımın dibinde öylece uzanıyor. Boş olmasına rağmen, insanların birbiriyle karşılaştığı ve iletişim kurduğu zamanlardan çok daha canlı görünüyor. O insanların silinmek, kendilerini unutturmak için kalabalıklara, yalan söylemek için bir sese ve arkasına saklanmak için bir yüze ihtiyaçları var.

...
7