Son bir kez daha aynada kendini inceledi. Ürperdi. Sonra özenle motosiklet kaskını başına geçirdi, ışığı kapattı ve geldiği gibi yine yalın ayak odadan dışarı çıktı.
Dokuzu birkaç dakika geçe Gustaf Wetterstedt televizyonun sesini kısarak annesine telefon etti. Vazgeçemediği alışkanlıklardan biriydi bu. Yirmi beş yıl önce adalet bakanlığı görevinden emekli olmasından ve siyasi yaşamını geride bırakmasından bu yana televizyondaki haberleri zevk almadan ve tiksinerek izliyordu. Politikadan artık uzakta olduğu gerçeğini nedense bir türlü kabullenemiyordu. Bakanlığı sırasında, kamuoyunun gözünün önünde olan siyasi bir kişi olarak, en az haftada bir kez ekranda görünürdü. Televizyona her çıkışının sekreteri tarafından videoya alınması konusunda son derece titiz davranırdı. Şimdi bu video kasetler çalışma odasındaydı. Zaman zaman oturup yeniden izlerdi. Bunlar onun için kötü niyetli bir muhabirin sorduğu alaycı ya da beklenmedik sorular karşısında soğukkanlılığını yitirmeyen bir bakanı simgelediğinden kasetleri, büyük keyifle izlerdi. Bir yandan da habercilerden korkan diğer bakanlar gibi olmamanın verdiği üstünlük duygusunu yeniden yaşardı. Habercilerin beklenmedik sorularından korkan diğer bakanlar kameraların karşısında asla dimdik duramazlar, her zaman ezik olurlardı. Oysa o her zaman dimdik kalmıştı. Kimse onu tuzağa düşüremezdi. Haberciler asla onu ezememişler ve bunun sırrını da hiçbir şekilde çözememişlerdi.
Saat dokuzda haber özetlerini dinlemek için televizyonu açmıştı. Şimdi de sesini kıstı. Ahizeyi kaldırarak annesini aradı. Annesi onu çok genç doğurmuştu. Doksan dört yaşında olmasına karşın hâlâ aklı başındaydı ve alabildiğine enerjikti. Stockholm’ün merkezinde oldukça büyük bir evde tek başına yaşıyordu. Ahizeyi kaldırıp numarayı her çevirişinde telefonun açılmamasını dilerdi içinden. Yetmiş yaşını geçmiş olduğundan artık annesinin kendisinden daha uzun yaşayacağını düşünerek korkmaya başlamıştı. Onun ölmesini her şeyden çok istiyordu. Böylelikle sonunda yalnız kalabilecek, onu her gün aramak zorunda kalmayacak ve kısa süre sonra annesinin yüzünü bile unutabilecekti.
Annesini aradı. Sesi kısılmış televizyonda haberleri veren spikere baktı. Dördüncü çalışla birlikte annesinin sonunda ölmüş olabileceğinin hayalini kurmaya başladı. Sonra da annesinin sesini duydu. Onunla konuşurken sesinin olabildiğince yumuşak çıkmasına özen gösterirdi. İyi olup olmadığını, kendisini nasıl hissettiğini, o gün neler yaptığını sordu. Hâlâ ölmediği ortaya çıktığına göre bu konuşmayı elinden geldiğince kısa kesmek istiyordu.
Telefonu kapattı ama elini ahizeden çekmedi. Bu kadın asla ölmeyecek, diye geçirdi içinden. Ben onu öldürmediğim sürece de ölmeyecek.
Sessiz odada oturmayı sürdürdü. Dalgaların sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Kanepeden kalkarak denize bakan büyük balkonun camına yaklaştı. Alaca karanlığın baştan çıkarıcı bir güzelliği vardı. Geniş arazisinin altında uzanan kumsal bomboştu. Herkes televizyon karşısında oturuyor olmalı, diye geçirdi içinden. Bir zamanlar televizyon karşısına geçip benim habercileri nasıl köşeye sıkıştırdığımı izlerlerdi. O günlerde adalet bakanıydım. Aslında dışişleri bakanı olmalıydım ama nedense olamadım.
Perdeleri çektikten sonra karşısına geçerek iyi kapatıp kapatmadığına baktı. Ystad’ın doğusundaki bu evde elinden geldiğince dikkatleri çekmeden yaşamaya çalışmasına karşın zaman zaman bazı meraklı gözlerden kaçması kolay olmuyordu. Bakanlık görevinden ayrılalı yirmi beş yıl olmasına karşın tam anlamıyla unutulduğu söylenemezdi. Mutfağa giderek altmışlı yılların sonuna doğru gittiği İtalya’dan aldığı termosun içindeki kahveyi fincanına doldurdu. İtalya’ya Avrupa’ya yayılan terörizmin durdurulmasına ilişkin çalışmaların tartışıldığı bir toplantıya katılmak için gittiğini hayal meyal hatırlıyordu. Evin dört bir köşesinde bir zamanlar yaşadığı hayatın anılarına ya da kalıntılarına rastlamamak olası değildi. Sıklıkla bu eşyaları fırlatıp atmayı geçiriyordu içinden ama sonunda bu anıların anlamlarını yitirmeye başladıklarını fark etmişti.
Kahve fincanını alarak kanepeye döndü. Uzaktan kumandanın düğmesine basarak televizyonu kapattı. Karanlıkta oturarak geçen gününü düşündü. Sabahleyin aylık bir dergide çalışan gazeteci kendisiyle söyleşi yapmaya gelmişti. Kadın gazeteci ünlü kişilerin emekli olduktan sonra yaşamlarını nasıl sürdürdüklerine ilişkin bir yazı dizisi hazırlıyordu. Bu gazetecinin neden kendisiyle söyleşi yapmak istediğini bir türlü anlayamamıştı. Kadın, derginin fotoğrafçısıyla birlikte gelmiş, hem evin içinde hem de kumsalda birçok fotoğraf çekmişti. Kendisinin yaşlı ve kibar bir beyefendiyi simgelediğine karar vermişti. Yaşamında son derece mutlu olduğunu belirtmişti. Sessiz ve sakin bir yaşam sürdürdüğünü, dolayısıyla artık meditasyon yapmaya bolca zaman ayırabildiğini söylemiş, sonra da çekingen bir tavırla anılarını yazıp yazmama konusunu düşündüğünü sözlerine eklemişti. Kırk yaşlarında olan gazeteci kadın bu sözlerden çok etkilenmişti. Görüşme bittikten sonra onlara arabalarına kadar eşlik ederek arkalarından el sallamıştı.
Onlar gittikten sonra da tüm söyleşi boyunca gerçekle ilgili tek bir şey bile söylemediğini keyifle düşündü. Bu, onu hâlâ keyiflendiren bir iki şeyden biriydi. Gerçek ortaya çıkmadan yalan söylemek. Karşısındakini yanıltmak. Onca yıllık siyasi yaşamından sonra geride yalnızca yalanların kaldığını fark etmişti. Gerçeği yalanla gizlemek ya da yalanı gerçekle örtmek.
Kahvesini yudumladı. Keyif ve mutluluk tüm bedenine yayıldı. Akşamüstleriyle geceler onun en sevdiği zamanlardı. O anlarda geçmişe ait her şey sanki bir sis perdesinin arkasına gizlenirdi. Ama hiç kimse onun en önemli sırrını ortaya çıkaramazdı. Kendisinden başka hiç kimsenin bilmediği sırrını…
Bazen kendini hem içbükey hem de dışbükey bir aynaya bakıyormuş gibi hissederdi. İnsan olarak da aynı belirsizliği yaşıyordu. Herkes onu emekli olmadan önce saygıdeğer ve yetenekli bir adalet bakanı, daha sonra da Skåne kumsalında uzun yürüyüşler yapan emekli biri olarak tanıyordu. İç dünyasından, orada kopan fırtınalardan kimsenin haberi yoktu. Hiç kimse onun çift karakterli olabileceğini aklına bile getirmemişti. Defalarca kralların, devlet başkanlarının huzuruna çıkmış, saygıyla eğilip onları selamlamıştı fakat içinden, keşke benim kim olduğumu ve sizler hakkında neler düşündüğümü bilseydiniz, diye geçirmişti. Televizyon kameralarının karşısına her geçişinde de, keşke benim kim olduğumu ve sizler hakkında neler düşündüğümü bilseydiniz, diye düşünmüştü. Ne var ki kimse bunları anlayamamıştı. Bağlı olduğu siyasi partiden, savunduğu düşüncelerden, birlikte olduğu insanların çoğundan nefret etmesi ve onları küçümsemesi onun sırrıydı. Bu sırrını da mezara kadar götürecekti. Tüm dünyayı görmüş, dünyadaki insani zayıflıklara tanık olmuş ve var olmanın anlamsızlığını gözlemlemişti. Ama onun bu düşüncelerinden kimsenin haberi yoktu. Kuşkusuz bu düşüncelerini asla yüksek sesle dile getiremeyecekti. Gördüklerini ve algıladıklarını başkalarıyla paylaşma ihtiyacı hiç duymamıştı.
Bundan sonra olacakları keyifle düşündü. Ertesi günün akşamı saat dokuzu biraz geçe arkadaşları kurşungeçirmez siyah Mercedes’le evine geleceklerdi. Araba doğruca garaja girecek ve o da şu anda olduğu gibi perdeleri kapalı oturma odasında dostlarını bekleyecekti. Arkadaşlarının bu kez nasıl bir kız getireceklerini düşünürken heyecanlandığını fark etti. Son zamanlarda gereğinden fazla sarışın getirdiklerini söylemişti onlara. Bu kızlardan bazılarıysa büyüktü, yirmi yaşın üstündeydiler. Bu kez daha genç birini istemiş ve melez olmasını yeğlediğini belirtmişti. Arkadaşları bodrumdaki televizyonun önünde bekleşirken o, kızı alıp yatak odasına götürecekti. Şafak sökmeden önce herkes gitmiş olacak ve kendisi de ertesi hafta nasıl bir kız getireceklerinin düşünü kurmaya başlayacaktı.
Bunları düşünürken heyecanlanıp oturduğu yerden kalktı ve çalışma odasına gitti. Odanın ışığını yakmadan önce perdeleri kapattı. Kısa bir an için kumsalda birini gördüğünü sandı. Gözlüklerini çıkararak dikkatle baktı. Bazen gecenin geç saatlerinde kumsalda gezinenler evinin hemen altındaki boş alanda durup sohbet ederlerdi. Zaman zaman Ystad polisine ihbar etmesi ve kumsalda ateş yakıp gürültü yapan gençleri şikâyet etmesi gerekmişti.
Ystad polisiyle arası iyiydi. Her arayışında hiç zaman yitirmeden evine gelirler ve kendisini rahatsız edenleri alıp götürürlerdi. Bu tür ilişkilerinin bir zamanlar adalet bakanı olmasından kaynaklandığını düşünürdü. Sadece İsveç polis teşkilatında var olan kafa yapısını anlamakla kalmamış aynı zamanda da İsveç adalet mekanizmasının önemli kilit noktalarına yakın dostlarını da sistematik bir şekilde yerleştirebilmeyi başarmıştı. Bu, suç dünyasındaki ilişkileri kadar önemli bir noktaydı. Dostları arasında tek başlarına çalışanlarla bir örgüte bağlı olarak çalışan kişiler vardı. Bakanlıktan ayrılalı yirmi beş yıl olmasına ve bu sürede birçok şey değişmesine karşın hâlâ eski ilişkilerinden hoşnuttu. Özellikle her hafta kendisine değişik bir genç kız getiren arkadaşlarını çok seviyordu.
Kumsalda gördüğünü sandığı gölge aslında hayal gücünün bir yanılsamasından başka bir şey değildi. Perdeleri bir kez daha kontrol ettikten sonra hukuk profesörü olan babasından kalan çalışma masasının çekmecelerinden birini açtı. Çekmecedeki süslü, şık ve çok güzel olan deri albümü masanın üstüne koydu. Fotoğraf sanatının ilk günlerinden başlayıp bugüne kadar uzanan porno resim koleksiyonunu bir kez daha, hayranlıkla izlemeye koyuldu. Koleksiyonundaki en eski resim Paris’ten aldığı 1855 yılına ait gümüşlü levha üzerine çekilmiş bir fotoğraftı. Bu bir köpeğe sarılmış çırılçıplak bir kadının fotoğrafıydı. Başkaları tarafından bilinmeyen koleksiyonu, ilgi alanları aynı olan bir dizi erkek tarafından iyi biliniyordu. 1890’lı yıllara ait resim koleksiyonunu Ruhr’lu yaşlı bir çelik tüccarından satın almıştı. Yavaşça albümün plastik sayfalarını çevirdi. Çok genç modellerin bulunduğu sayfaları öyle hemen çevirmiyordu. Modellerin bakışlarında uyuşturucunun etkisi göze çarpıyordu. Fotoğraf sanatına neden dana önce başlamadığına her zaman yanar dururdu. Eğer daha önce başlamış olsaydı şimdi elinde eşsiz bir koleksiyon bulunacaktı.
Albüme baktıktan sonra yeniden çekmeceye kaldırdı. Arkadaşlarına, ölümünden sonra bu eşsiz koleksiyonu, bu tür resimlerin satışında uzmanlaşmış Parisli bir antikacıya vermelerini vasiyet etmişti. Resim satışından elde edilecek gelirle de genç hukuk öğrencilerine burs verilecekti. Ancak bu burs konusu ölümünden sonra kamuoyuna açıklanacaktı.
Masadaki lambayı söndürerek sessiz ve karanlık odada bir süre daha oturdu. Uzaktan gelen dalgaların sesi duyuluyordu. Bir kez daha motor sesi duyduğunu sandı. Yetmiş yaşın üstünde olmasına karşın hâlâ kendi ölümünü düşünemiyordu. ABD’ye yaptığı yolculuklar sırasında iki kez infaz odasında bulunmuştu; bunlardan birinde mahkûm elektrikli sandalyede, diğeriyse gaz odasında öldürülmüştü, insanların öldürülmesini izlemek ona garip bir zevk vermişti. Ama kendi ölümünü nedense düşünemiyordu bile. Çalışma odasından çıkarak oturma odasına gitti ve kendisine bir kadeh likör doldurdu. Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Yatmadan önce her zamanki gibi deniz kıyısında kısa bir yürüyüş yapacaktı. Ceketini sırtına geçirdikten sonra eski kışlık ayakkabılarını giydi ve evden çıktı.
Dışarısı alabildiğine sessiz ve sakindi. Evini, komşularının evinden görünmeyecek şekilde inşa ettirmişti. Kåseberga’ya uzanan yoldan gelen trafiğin uğultusunu duydu. Bahçeden geçerek kumsala uzanan yolda ilerledi. Bahçe kapısının yanındaki lambanın yanmadığını fark edince canı sıkıldı. Kumsal onu bekliyordu. Elini cebine atarak kilitli bahçe kapısının anahtarını çıkarıp kapıyı açtı. Kumsala gitti ve suyun kenarında durdu. Deniz sakindi. Ufukta batıya giden bir geminin ışıkları görünüyordu. Ertesi gün kendisini ziyaret edecek genç kızı düşünerek pantolonunun fermuarını açıp denize işedi.
Hiçbir ses duymamasına karşın arkasında birinin durduğunu birden fark etti. Tüm bedeni korkudan kaskatı kesildi. Sonra da hızla arkasını döndü.
Karşısında duran adam bir hayvana benziyordu. Üstünde kısa bir şorttan başka bir şey yoktu. Yaşlı adam diğer adamın yüzüne dehşetle baktı. Karşısında gördüğü bu yüzün sakat mı yoksa bir maskenin altında gizlenmiş mi olduğundan emin olamadı. Şaşkınlık ve dehşet içinde karşısındaki adama bakarken adamın elindeki küçük baltayı gördü. Adam aslında cüceye benziyordu.
Avazı çıktığı kadar bağırarak bahçe kapısına doğru koşmaya başladı.
Sırtına yediği tek bir balta darbesiyle anında öldü. Kendisini öldüren adamın hayvana benzediğini ve yere çömelip tek bir darbeyle kafa derisinin büyük bir bölümünü kesip aldığını elbette fark edemedi.
Saat gece yarısını geçmişti.
21 Haziran Salı günüydü.
Yakınlardan gelen bir motor sesi duyuldu. Bir dakika sonra da ses duyulmaz oldu.
Her şey yeniden derin bir sessizliğe büründü.
О проекте
О подписке
Другие проекты
