Читать книгу «Riga'nın Köpekleri» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

Björk’ün odasından çıkarken karnının acıktığını fark etti. Kilo almaktan korktuğu için genellikle öğle yemeklerini atlardı ama bottaki cesetler canını çok sıkmıştı. Arabasıyla şehir merkezine gitti, her zamanki gibi Stick Caddesi’ne park etti, sonra da Fridolf’un Kafesi’ne giden dar sokağa saptı. Kendisine bir sandviçle bir bardak süt söyleyerek olayları bir kez daha gözden geçirmeye koyuldu. Bir akşam önce, saat 18.00 civarında bir adam emniyete telefon ederek polisi uyarmıştı. Artık bu kimliği bilinmeyen adamın gerçeği söylediğini biliyorlardı. İçinde iki ceset olan kırmızı lastik bir bot sahile vurmuştu. Kalbinden vurulduğu için adamlardan birinin öldürüldüğü açıkça ortadaydı. Kimliklerini saptayabilecek herhangi bir şey bulunmamıştı.

Hepsi bu kadardı.

Wallander kalemini çıkararak kâğıt peçetenin üstüne not aldı. Yanıtlanması gereken birçok soru vardı kafasında. Bir yandan da kafasının içinde Rydberg’le konuşuyordu. Doğru yolda mıyım, acaba gözden kaçırdığım bir şey var mı? Rydberg’in verebileceği yanıtlarla tepkilerini hayalinde canlandırmaya çalıştı. Zaman zaman bunda başarılı olsa bile ölüm döşeğinde yatan Rydberg gözünün önünden gitmiyordu bir türlü.

15.30’da emniyete geri döndü. Martinson’la Svedberg’i odasına çağırdı, kapıyı kapattı ve santrale de telefon bağlamamasını söyledi.

“Bu kolay bir dava değil,” diye söze başladı. “Otopsi sonuçları ve kurtarma botuyla giysileri inceleyen adli tıp ekibinin vereceği raporu beklemek zorundayız. Ama bu arada yanıtlanmasını istediğim birkaç soru var.”

Svedberg elindeki not defteriyle duvara yaslanmış duruyordu. Saçları hafifçe dökülmeye başlamıştı. Kırk yaşlarındaydı. Ystad’da doğmuştu ve söylentilere kulak verilecek olursa Ystad’dan ayrıldığı dakika memleketini özlemeye başlıyordu. İlk bakışta insanlara oldukça yavaş hareket eden, ilgisiz biri gibi bir izlenim veriyordu ama son derece dikkatli biriydi ve Wallander, onun bu özelliğinden çok memnundu. Martinson birçok açıdan Svedberg’in tersiydi: Otuz yaşına yaklaşıyordu, Trollhättan’da doğmuştu ve polislik mesleğinde bir kariyer yapmaya kararlıydı. Ayrıca Halk Partisi üyesiydi ve Wallander’in duyduklarına göre de sonbahardaki seçimlerde belediye meclisine seçilme şansı çok yüksekti. Polis memuru olarak Martinson bazen düşüncesizce hareket eden ve dikkatsiz biri olmakla birlikte bir sorun karşısında bir çözüm olduğunu hissettiğinde bunun için elinden geleni yapardı. Çok çalışkan ve hırslı biriydi.

“Bu kurtarma botunun nereden geldiğini öğrenmek istiyorum,” dedi Wallander. “İki adamın ne zaman öldürüldüğünü öğrendiğimizde botun hangi yönden geldiğine ve denizde ne kadar sürüklendiğine bakacağız.”

Svedberg ona şaşkınlıkla baktı. “Bu olası mı?” diye sordu.

“Meteoroloji dairesindeki görevlilerle görüşmeliyiz,” dedi Wallander. “Hava koşulları ve rüzgârın yönüyle ilgili her şeyi onlar bilir. Botun hangi yönden geldiğiyle ilgili bir fikir edinmeliyiz. Ayrıca botla ilgili de her şeyi öğrenmek istiyorum. Nerede imal edildiği, bu tür botların hangi gemilere ait olabileceği gibi. Her şeyi öğrenmek istiyorum.”

Martinson’a bakarak başını salladı. “Bu senin görevin.”

“Bu adamların kayıp olduklarına dair herhangi bir kayıt olup olmadığını öncelikle bilgisayardan araştırmamız gerekmez mi?” diye sordu Martinson.

“İşe bununla başlayabilirsin,” dedi Wallander. “Sahil güvenlikle bağlantı kur, güneydeki tüm görevlilerle konuş. Ve Björk’ün konuyu hiç zaman kaybetmeden Interpol’e açma konusunda ne düşündüğünü öğren. Bu adamların kim olduklarını öğreneceksek işin başından haberleşme ağımızı genişletmeliyiz.”

Martinson onaylarcasına başını sallayarak not aldı. Svedberg düşünceli bir tavırla kaleminin ucunu kemiriyordu.

“Adli tıp adamların giysileriyle ilgili ayrıntılı bilgiyi verecek,” diye sürdürdü konuşmasını Wallander. “Mutlaka birkaç ipucu bulacaklardır.”

Kapı vuruldu ve Norén içeriye girdi. Elinde kıvrılmış bir deniz haritası vardı.

“Buna ihtiyacınız olacağını düşündüm,” dedi. Haritayı masanın üstüne yaydılar, bir deniz savaşını planlarcasına üstüne eğildiler.

“Kurtarma botu ne kadar hızlı hareket edebilir?” diye sordu Svedberg. “Akıntı ve rüzgâr, hızı yavaşlatmakla birlikte arttırabilir de.”

Hiç konuşmadan haritayı incelediler. Daha sonra Wallander haritayı rulo yaparak ayağa kalktı. Artık söylenecek bir şey kalmamıştı.

“Hadi bakalım, işe başlayalım,” dedi. “Saat altıda burada buluşup neler öğrendiğimizi konuşuruz.”

Svedberg ve Norén odadan çıkarlarken Wallander, Martinson’a kalmasını söyledi.

“Kadın neler anlattı?” diye sordu.

Martinson omuz silkti.

“Bayan Forsell,” dedi. “Dul. Mossby’de oturuyor. Ängelholm’daki ilkokuldan emekli olmuş bir öğretmen. Köpeği Tegnér’le birlikte yaşıyor. İnsanın köpeğine bir şairin adını vermesi garip doğrusu! Her gün temiz hava almak için sahilde dolaşırlarmış. Dün akşam dolaşırken ortalıkta bot yokmuş ama bu sabah onu çeyrek geçe görmüş ve hemen emniyete haber vermiş.”

“Onu çeyrek geçe,” dedi Wallander düşünceli bir tavırla. “Köpeği dolaştırmak için biraz geç bir saat değil mi bu?”

Martinson evet anlamında başını salladı.

“Ben de senin gibi düşündüm ama sonra köpeğini saat yedide çıkardığını ama bu kez ters yönde yürüdüklerini öğrendim.”

Wallander konuyu değiştirdi.

“Dün arayan adam,” dedi. “Sesi nasıldı?”

“Daha önce de söylediğim gibi, inandırıcıydı.”

“Aksanlı mı konuşuyordu? Yaşını tahmin edebilir misin?”

“Svedberg gibi konuşuyordu. Sesi boğuktu, sigara içiyorsa doğrusu hiç şaşırmam. Kırk ya da elli yaşlarında olabilir. Basit ve net bir şekilde konuşmuştu. Banka memuru ya da çiftçi olabilir.”

Wallander’in bir sorusu daha vardı.

“Neden aradı?”

“Ben de bunu merak edip duruyorum,” diye karşılık verdi Martinson. “Olaya karıştığı için botun kıyıya vurabileceğini biliyor olabilir. Adamı göğsünden vuran kişi de olabilir. Bir şey görmüş ya da duymuş da olabilir. Birçok olasılık var.”

“Sence akla en yatkın açıklama hangisi?”

“Sonuncusu,” diye karşılık verdi Martinson duraksamadan. “Ya bir şey görmüş ya da duymuş olmalı. Bu, katilin polisi peşine takmayı yeğleyebileceği türden bir cinayete benzemiyor.”

Wallander de aynı şeyleri düşünüyordu.

“Haydi, bir adım daha atalım,” dedi. “Bir şeyi gördü ya da duydu? Kurtarma botunda iki ceset? Bu cinayetlere karışmamışsa katili ya da katilleri görmüş olamaz. Bu da onun botu görmüş olabileceği anlamına gelir.”

“Denizde bir kurtarma botu,” dedi Martinson. “İnsan böyle bir şeyi nasıl görebilir? Ancak sen de denizdeysen görebilirsin.”

“Elbette,” dedi Wallander. “Kesinlikle. Peki, ama eğer katil o değilse neden kimliğini açıklamak istemedi sence?”

“Bazı insanlar bu tür olaylara karışmak istemezler,” dedi Martinson. “Nasıl olduğunu bilirsin.”

“Olabilir. Ama bunun başka bir açıklaması da olabilir. Polise bulaşmak istememesinin bambaşka bir nedeni de olabilir.”

“Biraz abartmıyor musun?”

“Yüksek sesle düşünüyorum,” dedi Wallander. “Bir şekilde bu adamı bulmalıyız.”

“Bizimle yeniden bağlantı kurması için bir şeyler yapalım mı?”

“Yapalım,” dedi Wallander. “Ama bugün değil. Ben öncelikle o iki adamla ilgili bir şeyler öğrenmek istiyorum.”

Wallander arabasına binerek hastaneye gitti. Oraya defalarca gitmesine rağmen yine de bu yeni yapılan binayı bulmakta zorlanıyordu. Hastanenin zemin katındaki kantine uğrayarak bir muz aldı, sonra da üst kattaki patoloji bölümüne gitti. Patolog Mörth cesetler üzerinde ayrıntılı çalışmaya henüz başlamamıştı. Ama yine de Wallander’in ilk sorusunu yanıtlayabilmişti.

“İkisi de vurularak öldürülmüş,” dedi. “Yakın mesafeden, kalbe ateş edilmiş. Ölüm nedenlerinin bu olduğunu düşünüyorum.”

“En kısa zamanda raporunu okumak istiyorum,” dedi Wallander. “Ölüm zamanına ilişkin bir şey söyleyebilir misin?”

Mörth başını iki yana salladı.

“Hayır,” dedi. “Ama bu da sorunun yanıtı olabilir.”

“Anlayamadım?”

“Uzunca bir süre önce öldürülmüş olabilirler. Bu yüzden de ne zaman öldürüldüklerini tam olarak saptamamız zorlaşıyor.”

“İki gün önce mi? Üç gün? Bir hafta?”

“Bunu yanıtlayamam,” diye karşılık verdi Mörth. “Ayrıca bir tahminde de bulunmak istemiyorum.”

Patolog laboratuvara geçti. Wallander ceketini çıkarıp bir çift plastik eldiveni eline geçirdi. Ardından da eski model bir mutfak eviyesine benzeyen bir şeyin üstünde duran cesetlere ait giysileri incelemeye başladı.

Takım elbiselerden biri İngiliz, diğeriyse Belçika malıydı. Ayakkabılar İtalyan malıydı. Wallander bunların çok pahalı olduklarını düşündü. Gömlekler, kravatlar, iç çamaşırları da oldukça pahalı ve kaliteliydi.

Wallander giysileri ikinci kez inceledikten sonra daha farklı bir şey bulamayacağını fark etmişti. Bu iki adam büyük olasılıkla varlıklı kişilerdi. Peki, ama cüzdanları neredeydi? Alyansları? Saatleri? İşin en ilginç yanı da adamlar vurulduğunda üstlerinde ceketleri yokmuş. Cekette ne bir delik ne de barut izi vardı.

Wallander olay ânını zihninde canlandırmaya çalıştı. Biri bu iki adamı kalbinden vurmuştu. Vurduktan sonra da cesetleri kurtarma botuna koymadan önce ceketlerini giydirmişti. Peki ama neden?

Bir kez daha giysileri inceledi. Gözümden kaçırdığım bir şey olmalı, diye geçirdi içinden. Rydberg, bana yardım et. Ne var ki Rydberg’in söyleyecek bir şeyi yoktu.

Wallander emniyete geri döndü. Otopsinin zaman alacağını ve ertesi günden önce de raporu alamayacağını biliyordu. Odasına geri döndüğünde masasının üstünde Björk’ün, Interpol’e haber vermek için bir iki gün daha beklemelerini söylediği notunu gördü. Birden öfkelendiğini fark etti, Björk’ün bu tedbirli yaklaşımlarına artık sinirlenmeye başlamıştı.

Altıda yapılan toplantı kısa sürmüştü. Martinson kurtarma botundaki adamlara ilişkin herhangi bir kayıp ihbarı bulamamıştı. Svedberg, Ystad Emniyet Müdürlüğü’nden yasal bir talep geldiği anda yardım etmeye söz veren Norrköping’deki meteorolojiden biriyle uzun süre görüşmüştü.

Wallander onlara zaten bildikleri bir şeyi söyledi; patolog, iki adamın da öldürüldüğünü onaylamıştı. Svedberg’le Martinson’dan katilin adamları öldürdükten sonra neden onlara ceketlerini giydirdiğini düşünmelerini istedi.

“Birkaç saat daha devam edelim,” dedi Wallander. “Elinizde başka bir dava varsa bir kenara koyun ya da başka birine verin. Bu zor bir dava. Yarın ilk iş daha fazla adama ihtiyacımız olduğunu söyleyeceğim.”

Wallander odasında yalnız kaldığında haritayı bir kez daha masasının üstüne serdi. İşaret parmağıyla Mossby Strand’a dek uzanan kıyı şeridini izledi. Bot uzaklardan gelmiş olmalı, diye geçirdi içinden. Ya da çok yakınlardan. Akıntı yüzünden ileriye ve geriye sürüklenmiş de olabilir.

Telefon çaldı. Bir an için telefona yanıt vermemeyi düşündü, saat geç olmuştu, eve gidip olanları sakin bir şekilde yeniden gözden geçirmek istiyordu. Ama yine de ahizeyi kaldırdı. Arayan Mörth’dü.

“Bitti mi?” diye sordu Wallander hayretle.

“Hayır,” diye karşılık verdi Mörth. “Ama önemli olduğunu düşündüğüm bir şey var. Sana şimdi söyleyeceğim.”

Wallander nefesini tuttu.

“Adamlar İsveçli değil,” dedi Mörth. “Ya da en azından İsveç’te doğmamışlar.”

“Bunu nasıl anladın?”

“Dişlerine baktım,” dedi Mörth. “Dişlerindeki dolguların İsveçli dişçilerin işi olmadığını saptadım. Rus dişçileri olabilir.”

“Rus mu?”

“Evet. Rus dişçileri. Ya da Doğu Bloku’ndaki ülkelerden birinin dişçileri… Onlar bizlerden farklı yöntemler kullanıyorlar.”

“Bundan emin misin?”

“Olmasaydım seni aramazdım,” dedi Mörth. Wallander onun kızdığını fark etti.

“Sana inanıyorum,” diye ekledi telaşla.

“Başka bir şey daha var,” diye sürdürdü konuşmasını Mörth. “En az bunun kadar önemli olabilecek bir şey. Belki saçma olduğunu düşüneceksin, ama bu adamların vurulduklarına sevinmiş olabileceklerini düşünüyorum. Çünkü ölmeden önce onlara işkence yapılmış. Bedenlerinde yanıklar var. Derileri soyulmuş, tırnakları sökülmüş.”

Wallander’in ağzı bir karış açık kaldı.

“Orada mısın?” diye sordu Mörth.

“Evet,” dedi Wallander. “Buradayım. Söylediklerini algılamaya çalışıyorum.”

“İşkence edildiğine eminim.”

“Emin olduğunun farkındayım. Ama bu alışılmışın dışında bir şey!”

“İşte ben de zaten seni bu yüzden aradım.”

“En doğrusunu yaptın,” dedi Wallander.

“Ayrıntılı raporu yarın sana göndereceğim,” dedi Mörth. “Laboratuvar sonuçları biraz zaman alabilir.”

Telefonu kapattı. Wallander kantine gitti. İçerisi boştu. Kahve makinesindeki son kahveyi fincanına doldurdu ve masalardan birine geçip oturdu.

Ruslar? İşkence edilmiş iki adam? Doğu Bloku’ndan? Rydberg bile bunun zor ve uzun zaman alabilecek bir soruşturma olduğunu düşünürdü. Arabasına binip evine doğru yola koyulduğunda saat 19.30 olmuştu. Rüzgâr durmuş ve hava iyice soğumuştu.