Читать книгу «Riga'nın Köpekleri» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

2

Ystad Emniyet Müdürlüğü’nde odasında oturan Kurt Wallander gerinerek esnedi. Esnemekten çenesinin altındaki kaslardan birine kramp girdi. Acı çok yoğundu. Wallander kası gevşetmek için sağ eliyle çenesinin altına sert bir şekilde vurdu. Tam bunu yaparken genç polislerden Martinson içeri girdi ve şaşkınlıkla kapının önünde kalakaldı. Ağrı geçinceye kadar Wallander çenesine masaj yapmayı sürdürdü. Martinson içeri girmekten vazgeçerek arkasını döndü.

“Gelsene,” diye seslendi Wallander. “Senin hiç esnerken çene kasların kilitlenmedi mi?”

Martinson hayır anlamında başını salladı.

“Hayır,” dedi. “Ben de senin ne yaptığını anlamaya çalışıyordum.”

“Artık öğrendin,” dedi Wallander. “Ne istiyorsun?”

Martinson yüzünü buruşturarak oturdu. Elinde bir not defteri vardı.

“Birkaç dakika önce çok garip bir telefon geldi,” dedi. “Sana haber vermek istedim.”

“Buraya her gün garip telefonlar geliyor,” dedi Wallander, polisin neden kendisini bunun için rahatsız ettiğini anlamaya çalışıyordu.

“Ne düşüneceğimi bilemiyorum,” dedi Martinson. “Bir adam telefon kulübelerinden birinden aradı. Kurtarma botundaki iki cesedin buraya yakın bir yerde sahile vuracağını söyledi. Adını, cesedin kimlere ait olduğunu ya da neden öldürüldüklerini söylemeden telefonu kapattı.”

Wallander şaşkınlıkla baktı.

“Hepsi bu kadar mı?” diye sordu. “Adamla kim konuştu?”

“Ben konuştum,” dedi Martinson. “Az önce söylediklerimi söyledi. Bana doğru söylüyormuş gibi geldi.”

“Doğru söylüyormuş gibi, ha?”

“Bir süre sonra insan karşısındakinin doğru mu yoksa yalan mı söylediğini sesinden anlıyor,” diye karşılık verdi Martinson duraksayarak. “Bazen daha ilk sözcükten her şeyin yalan olduğu anlaşılır. Ama bu kez, arayan her kimse, yalan söylemiyordu.”

“Kurtarma botunda iki cesedin buraya yakın bir yerde sahile vuracağını mı söyledi?”

Martinson evet anlamında başını salladı.

Wallander bir kez daha esneyerek arkasına yaslandı.

“Bir geminin battığına ya da buna benzer bir şey olduğuna dair bir haber geldi mi?”

“Hayır,” diye karşılık verdi Martinson.

“Sahildeki tüm polis merkezlerini bilgilendir,” dedi Wallander. “Sahil güvenliğine haber ver. Ama kimliğini açıklamayan birinden gelen bir telefon yüzünden de soruşturma başlatamayız. Bekleyelim, bakalım neler olacak?”

Martinson başını onaylarcasına sallayarak ayağa kalktı.

“Haklısın,” dedi. “Beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yok.”

“Hava iyice bozdu,” dedi Wallander başını pencereye doğru sallayarak. “Kar yağıyor.”

“Kar yağsın yağmasın, ben eve gidiyorum,” dedi Martinson saatine bakarak.

Martinson odadan çıktı. Wallander gerindi. Kendini çok yorgun hissediyordu. İki gece üst üste nöbetçi olduğundan tüm acil olaylarla ilgilenmek zorunda kalmıştı. İlk gece, kendini Sandskogen’deki boş bir eve hapseden bir tecavüzcüyü yakalamakla geçmişti. Sabahın beşinde adam teslim olmuştu. Ertesi akşamsa şehir merkezinde işlenen bir cinayetle ilgilenmek zorunda kalmıştı. Bir doğum günü partisinde olaylar çığırından çıkmış ve doğum gününü kutlayan adam şakağından bıçaklanmıştı.

Yerinden kalkarak parkasını sırtına geçirdi. Yatıp uyumalıyım, diye geçirdi içinden. Kar fırtınasıyla başkası ilgilensin. Emniyetten çıkınca arkasından esen sert rüzgârla birlikte iki büklüm oldu. Peugeot’suna bindi. Cama çarpıp kaportanın üstüne düşen kar taneciklerini izledi bir süre. Motoru çalıştırdı, kasetçalara bir kaset koyup gözlerini kapadı.

Gözlerini kapar kapamaz Rydberg’i düşünmeye başladı. Onu kanserden kaybedeli daha bir ay bile olmamıştı, hem meslektaşı hem de dostuydu. Wallander, bir yıl önce Lenarp’ta öldürülen yaşlı bir çiftin katilini Rydberg’le birlikte yakalamaya çalıştıkları sırada onun hasta olduğunu öğrenmişti. Yaşamının son aylarında Rydberg’in dışında herkes kaçınılmaz sonun yaklaştığının farkındaydı ve Wallander, Rydberg’i bir daha göremeyeceğini bile bile emniyete gitmenin nasıl bir şey olacağını düşünüp durmuştu. Rydberg olmadan, onun deneyimlerinden yararlanmadan ve ona akıl danışmadan ne yapacaktı? Bu soruları yanıtlamak için henüz çok erkendi. Rydberg son kez hastalık iznine ayrıldıktan ve daha sonra da öldükten sonra hiç zor bir olayla karşılaşmamıştı. Ama onu kaybetmenin acısı hâlâ çok tazeydi.

Silecekleri çalıştırarak arabasını eve doğru sürdü. Şiddetini arttırması beklenen kar fırtınası yüzünden herkes evine kaçmış gibiydi. Sokaklar bomboştu. Österleden’in dışındaki bir benzincide durarak akşam gazetelerinden birini satın aldı. Daha sonra da Maria Caddesi’ndeki evinin önünde arabasını park edip yukarıya çıktı. Duş alacak, sonra da bir şeyler yiyecekti. Yatmadan önce de Löderup yakınlarında küçük bir evde oturan babasına telefon edecekti. Bir yıl önce babası bir gece yarısı pijamayla evden çıkıp kafası karışmış bir hâlde dışarıda dolaştığından bu yana Wallander, babasına her gün telefon etmeyi alışkanlık hâline getirmişti. Babasını sıklıkla görmeye gitmediği için vicdan azabı çektiğinden, bunu, babası için olduğu kadar kendisi için de yaptığının farkındaydı. Bir yıl önceki olaydan sonra, düzenli olarak babasını görmeye giden ve ev işlerinde ona yardım edebilecek bir yardımcı bulmuştu. Bu da babasının bazen dayanılmaz boyuta ulaşan asabiyetinin azalmasına yardımcı olmuştu. Yine de Wallander içindeki suçluluk duygusundan bir türlü kurtulamıyor ve babasına yeterli zaman ayırmadığını düşünüyordu.

Wallander duşunu aldı, kendisine omlet yaptı ve babasına telefon etti. Daha sonra da yattı. Yatak odasındaki panjurları kapatmadan önce dışarıya baktı. Sokak lambası rüzgârda sallanıyordu. Kar tanecikleri gözlerinin önünde dans ederek yere düşüyorlardı. Termometre eksi üç dereceyi gösteriyordu. Beklenilen fırtına gelmişti. Panjurları kapattı. Yatağına yattı ve derin bir uykuya daldı.

Ertesi sabah Wallander saat 07.15’te emniyette işinin başındaydı. Ufak tefek bir iki trafik kazası dışında gece şaşılacak derecede sakin geçmişti. Kar fırtınası beklenildiği kadar şiddetli olmamıştı. Kantine gitti, gece vardiyasında çalışan polisler kahve içiyorlardı, onları başıyla selamladı, sonra da gidip bir fincan kahve aldı. Sabah uyanır uyanmaz bugün, nice zamandan beri bekleyen raporları yazmaya karar vermişti. Ayrıca bir de Polonyalı bir çeteyle de ilgilenmesi gerekiyordu. Herkes suçu birbirinin üstüne atıyordu. Olanları tutarlı bir şekilde anlatacak tek bir tanık bile yoktu ama konuyla ilgili bir rapor yazılması gerekiyordu. Yine de birinin çenesi kırıldığı için birilerinin suçlanması gerekiyordu.

Saat 10.30’da son raporu da bitirmişti. Yerinden kalkarak kahve almak için kantine gitti. Odasına geri dönerken telefonunun çaldığını duydu. Martinson arıyordu.

“Şu kurtarma botunu hatırlıyor musun?” diye sordu.

Hatırlayabilmesi için Wallander’in kısa bir süre düşünmesi gerekmişti.

“İçinde iki ceset olan lastik bot Mossby Strand’da sahile vurmuş. Köpeğini gezdiren bir kadın botu görünce hemen emniyete telefon edip haber vermiş.”

“Ne zaman aramış?”

“Az önce,” diye karşılık verdi Martinson.

İki dakika sonra Wallander sahil yoluna doğru yola çıkmıştı bile. Peters’le Norén önündeki polis arabasındaydılar. Sirenler çalıyordu.

Wallander dondurucu soğukta buz gibi dalgaların kıyıya çarptığını görünce birden ürperdi. Dikiz aynasından ambulansı ve ikinci polis aracındaki Martinson’u gördü.

Mossby Strand terk edilmiş gibiydi. Wallander arabasından inerken soğuk rüzgâr yüzüne bir tokat gibi çarptı. Kıyıdaki küçük dükkânın kepenkleri sert rüzgârda gıcırdayıp duruyordu. Kumsala inen yolun başında duran bir kadın sinirli bir tavırla kollarını sallayıp duruyordu. Köpeğiyse onu çekiştiriyordu. Wallander adımlarını hızlandırdı, her zamanki gibi yine korku içindeydi; ceset görmeye nedense bir türlü alışamamıştı. Ölüler de canlılar gibiydi. Her zaman birbirlerinden farklı oluyorlardı.

“Burada,” diye bağırdı kadın. Wallander, onun gösterdiği tarafa baktı. Kırmızı lastik bir kurtarma botu dalgaların arasında iskeleye çarpıp duruyordu.

“Siz orada kalın,” diye seslendi Wallander, kadına.

Koşarak tepeden aşağıya indi, kumların üstünden atlayarak iskeleye koştu ve lastik bota baktı. Botun içinde birbirlerine sarılmış iki adam yatıyordu, yüzleri de bembeyazdı. İlk gördüğü şeyi kafasına iyice kazımaya çalıştı. Yılların deneyimi ona ilk izlenimin her zaman çok önemli olduğunu öğretmişti. Ceset, genellikle uzun ve karmaşık olaylar zincirinin son halkasıydı ve bazen bu zincir hakkında en baştan bir fikir edinmek mümkün olabilirdi.

Martinson botu kıyıya çekmek için suya girdi. Wallander cesetleri incelemek için çömeldi. Peters’in kadını sakinleştirmeye çalıştığını gördü. O anda da bu botun kumda oynayan ve denizde yüzen yüzlerce çocuğun olmadığı bir zamanda kıyıya vurduğu için ne denli şanslı olduklarını fark etti. Gördükleri hiç de hoş değildi ve sert rüzgâra rağmen cesetlerin kokusu burnunu yakıyordu.

Parkasının cebindeki lastik eldivenleri giyerek cesetlerin ceplerini dikkatle araştırdı. Ne var ki hiçbir şey bulamadı. Cesetlerden birinin ceketini açtığında beyaz gömleğin üstündeki koyu kırmızı lekeyi gördü. Başını kaldırıp Martinson’a baktı.

“Bu bir kaza değil,” dedi. “Cinayet. Bu adam tam kalbinden vurulmuş.”

Doğruldu, Norén’in botun fotoğrafını çekmesi için kenara kaydı.

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Martinson’a. O da başını iki yana salladı.

“Bilemiyorum.”

Wallander gözlerini cesetlerden ayırmadan botun etrafında dolaştı. Her ikisi de sarışındı, büyük olasılıkla otuz yaşlarında olmalıydılar. Ellerinden ve üstündeki giysilerden işçi olmadıkları anlaşılıyordu. Acaba kimdiler? Neden cepleri boştu? Martinson’la fikir alışverişi yaparak botun etrafında dolaşmayı sürdürdü. Yarım saat sonra da artık öğrenecek bir şey olmadığına karar verdi. Bu arada da adli tıp ekibi gelmiş, çalışmalarına başlamıştı. Botun üstüne plastik bir çadır kurulmuştu. Norén fotoğraflamayı bitirmişti. Buz gibi esen rüzgârın altında herkes çok üşümüştü ve bir an önce oradan gitmek istiyordu. Wallander, Rydberg’in ne düşünebileceğini merak ediyordu. Acaba Rydberg kendisinin göremediği bir şeyi görebilir miydi? Arabasına bindi, ısınmak için motoru çalıştırdı. Deniz griydi ve Wallander’in kafasının içi bomboştu. Bu adamlar da kimdi?

Wallander’in ambulans görevlilerine cesetleri kaldırmaları için onay vermesi zaman almıştı. Wallander soğuktan hâlâ titriyordu. Birbirlerine sarılmış bu iki cesedi ayırmak için kemiklerinin kırılmasından başka seçenek yoktu. Cesetler kaldırıldığında Wallander bota bir kez daha baktı ama hiçbir ipucu bulamadı. Çözüm sanki ufuktaymışçasına bakışlarını denize çevirdi.

“Botu gören kadınla konuşsan iyi olacak,” dedi Martinson’a.

“Konuştum,” diye karşılık verdi Martinson.

“Ciddi bir şekilde konuş, demek istiyorum,” diye karşılık verdi. “Bu soğukta ciddi ciddi konuşamazsın. Onu emniyete götür. Norén de botu bulduğumuz gibi emniyete getirsin.”

Daha sonra da arabasına bindi.

Rydberg hayatta olsaydı böyle davranırdı, dedi kendi kendine. Acaba neyi göremedim? Rydberg olsaydı acaba ne düşünürdü?

Wallander, Ystad Emniyet Müdürlüğü’ne geri döner dönmez hiç zaman kaybetmeden polis şefi Björk’ün yanına giderek ona Mossby Strand’da gördüklerini anlattı. Björk, onu kaygıyla dinledi. Wallander kendi bölgelerinde ne zaman bir cinayet işlense Björk’ün bu olayı sanki kendisine yapılmış bir saldırı gibi değerlendirdiğini biliyordu. Wallander ona her zaman saygı duyardı. Memurların işlerine asla karışmaz ve işler çığırından çıktığında bile onları yüreklendirmekten vazgeçmezdi. Bazen kendine hâkim olamayarak çok sinirlenirdi ama Wallander artık buna alışmıştı.

“Bu soruşturmayla senin ilgilenmeni istiyorum,” dedi Björk, Wallander sözlerini tamamladığında. “Martinson’la Hansson sana yardım ederler. Bu soruşturma için birkaç kişiyi daha görevlendirebiliriz.”

“Hansson geçen akşam tutukladığımız tecavüzcüyle ilgileniyor,” dedi Wallander. “Svedberg’i kullanmamız daha iyi olmaz mı?”

Björk karşı çıkmadı. Wallander her zamanki gibi işi istediği gibi çözümlemişti.

...
9