Björk saat sekiz buçukta toplantı odasının kapısını kapattığında, Kurt Wallander buradan hiç ayrılmamış gibi hissetti. Sanki son yaptıkları soruşturma toplantısının üzerinden geçen bir buçuk yıl hiç yaşanmamıştı. Zamanın durduğu uzun bir uykudan uyanmaya benziyordu.
Daha önce olduğu gibi yuvarlak masanın etrafına oturmuşlardı. Björk henüz hiçbir şey söylemediği için Wallander, iş arkadaşlarının kendisinin küçük bir konuşma yaparak geçen yıllar boyunca arkadaşlıkları ve destekleri için teşekkür etmesini beklediklerini farz ediyordu. Sonra vedalaşacaklar ve kalanlar notlarına yoğunlaşıp Sten Torstensson’un katilini aramaya devam edeceklerdi.
Wallander içgüdüsel olarak her zamanki yeri olan Björk’ün soluna oturduğunu fark etti. Yan tarafındaki sandalye boştu. İş arkadaşları artık buraya ait olmayan birisine çok yakın olmak istemiyorlarmış gibiydi. Martinson tam karşısına oturmuş, yüksek sesle burnunu çekiyordu. Wallander onun nezle olmadığı bir zamana şahit olup olmadığını hatırlamaya çalıştı. Martinson’un yanında oturan Svedberg çoğu zaman olduğu gibi sandalyesinde öne arkaya sallanarak kalemle kel kafasını kaşıyordu.
Masanın öbür ucunda oturan kot pantolonlu ve mavi gömlekli kadın dışında her şey Wallander’e eskiden olduğu gibi göründü. Onunla hiç tanışmamıştı fakat kim olduğunu, hatta ismini bile biliyordu. Ystad Emniyet Müdürlüğü’nü güçlendirme çalışmalarına başlayalı yaklaşık iki sene olmuştu ve Ann-Britt Höglund ismi ilk defa o zaman gündeme gelmişti. Polis Akademisi’nden mezun olalı ancak üç sene olmuş genç bir kadındı fakat çoktan adından iyi bir şekilde söz ettirmişti. Akademideki emsalleri arasında yapılan değerlendirmede final sınavlarına ve genel başarılarına göre verilen iki ödülden birini almıştı. Aslen Svarte’liydi fakat Stockholm civarında büyümüştü. Ülkedeki bütün emniyet birimleri onu bünyelerine katmak istemiş fakat o doğduğu eyalet olan Skåne’ye dönüp Ystad Emniyet Müdürlüğü’nde çalışmayı tercih etmişti.
Wallander onunla göz göze geldi. Höglund, Wallander’e hafifçe gülümsedi.
Aslında her şey eskisinin aynısı değil, diye düşündü Wallander. Aramıza bir kadının katılmasıyla hiçbir şey eskiden olduğu gibi kalamaz.
Kısa sürede bunlar geçti aklından. Björk ayağa kalktı. Wallander onun gergin olduğunu hissetti. Belki de artık çok geçti. Belki de sözleşmesi onun haberi olmadan çoktan feshedilmişti.
“Pazartesi sabahları genelde zordur,” dedi Björk. “Özellikle de aynı camiadan biri olan Bay Torstensson’un öldürülmesi gibi çetrefilli ve nahoş bir olayla uğraşmak zorunda kaldığımızda. Fakat bugün toplantıya bazı güzel haberlerle başlayabilirim. Kurt, sağlığına kavuştuğunu ve bugünden itibaren tekrar çalışmaya başlayacağını söyledi. Tabii ki ona memnuniyetimi ilk ifade eden ben oldum. Daha önce tanışmasanız da Ann-Britt Höglund ve diğer herkesin aynı sevinci paylaşacağından eminim.”
Martinson, Björk’e kuşkuyla bakıyordu. Svedberg kulaklarına inanamamış gibi ağzı açık Wallander’e bakakaldı. Ann-Britt Höglund, Björk’ün az önce söylediklerini anlamamış gibiydi.
Wallander bir açıklama yapması gerektiğini fark etti. “Bu doğru,” dedi. “Bugün yeniden çalışmaya başlıyorum.”
Svedberg ileri geri sallanmayı bırakarak ellerini masaya pat diye vurdu. “Bu müthiş bir haber, Kurt… Sensiz bir lanet gün daha idare edemezdik.”
Svedberg’in içten gelen bu sözleri bütün odada kahkahalara neden oldu. Hepsi de Wallander’in elini sıkmak için art arda sıraya girdiler. Björk kahve ve pasta söyledi. Wallander duygulandığını gizlemekte zorlandı.
Birkaç dakika içinde her şey bitti. En azından şimdilik, olanlardan memnun olan Wallander için daha fazla duygusal sahneye zaman yoktu. Wallander odasından getirdiği ve Sten Torstensson’un adından başka bir şey yazılı olmayan not defterini açtı.
“Kurt bana cinayet soruşturmasına hemen katılıp katılamayacağını sordu,” dedi Björk. “Tabii ki katılabilir. Bence neler olduğunu özetleyerek iyi bir başlangıç yapabiliriz. Sonra da Kurt’e ayrıntıları öğrenmesi için zaman tanırız.”
Björk, Wallander’in ekip lideri görevini yürüttüğünü tahmin ettiği Martinson’a işaret etti.
“Hâlâ kafam karışık,” dedi Martinson notlarını çevirirken. “Ama basitçe şöyle görünüyor. 27 Ekim Çarşamba sabahı, yani beş gün önce, hukuk bürosunun sekreteri Berta Dunér her zaman olduğu gibi saat sekizden kısa bir süre önce iş yerine gelmiş. Sten Torstensson’u ofisinde ölü olarak bulmuş. Torstensson masa ile kapı arasında yerde yatıyormuş. Vücuduna her biri öldürücü olan üç kurşun isabet etmiş. Ana caddede bulunan, kalın duvarlı eski taş binada kimse yaşamadığı için silah seslerini duyan olmamış. En azından kimse henüz gelip silah seslerini duyduğunu söylemedi. İlk otopsi bulguları gece on bir sularında vurulduğunu gösteriyor. Bu da Bayan Dunér’in, özellikle babası trajik bir şekilde öldükten sonra Sten Torstensson’un geç saatlere kadar çalıştığını söylemesiyle tutarlı görünüyor.”
Martinson bu noktada durdu ve Wallander’e soru sorarcasına baktı.
“Babasının trafik kazasında öldüğünü biliyorum,” dedi Wallander.
Martinson başını salladı ve devam etti. “Az çok bildiklerimiz bunlar. Diğer bir deyişle fazla bir şey bilmiyoruz. Cinayet sebebini bilmiyoruz. Kullanılan silah ya da herhangi bir tanık yok.”
Wallander, Sten’in Skagen’e yaptığı ziyaretten söz etmeli miydi emin olamadı. Sık sık bir polis memuru için büyük günah sayılabilecek şeyler yapmış ve arkadaşlarına söylemesi gereken bazı bilgileri saklı tutmuştu. Her seferinde bir şeyleri gizlemek için haklı nedenleri olduğunu varsaymıştı fakat itiraf etmeliydi ki çoğu zaman gerekçeleri inandırıcı değildi.
Hata yapıyorum, diye düşündü. İkinci polis hayatıma, önceki tecrübelerimden öğrendiklerimi görmezden gelerek başlıyorum. Ne var ki içinden bir ses bu özel vakada böyle davranması gerektiğini söylüyordu. O da sezgilerine göre davrandı. Oysa sezgileri en güvenilir bilgi kaynağı olabileceği gibi en büyük düşmanı da olabilirdi. Her şeye rağmen bu defa doğru olanı yaptığından emindi.
Martinson’un söylediği bir şey kulak kabartmasına neden oldu. Ya da belki de dikkatini çeken şey Martinson’un söylemediği bir şeydi.
Björk’ün masaya elini vurmasıyla düşünceleri bölündü. Bu genelde polis şefinin sinirlendiği ya da sabırsızlandığı anlamına gelirdi.
“Pasta söylemiştim,” dedi Björk. “Ama anlaşılan gelmeyecek. Şimdi ara vermeyi öneriyorum, siz de detaylar hakkında Kurt’e bilgi verirsiniz. Öğleden sonra tekrar toplanacağız. O zaman kahveyle birlikte bir şeyler yiyebiliriz.”
Björk odadan ayrıldığında geride kalanlar ondan boşalan masanın kenarında toplandılar. Wallander bir şeyler söylemesi gerektiğini hissetti. Ekibe birden dâhil olup hiçbir şey olmamış gibi davranmaya hakkı yoktu.
“Yeni bir başlangıç yapmaya çalışacağım,” dedi Wallander. “Zor zamanlar geçirdim. Dürüst olmak gerekirse geri dönebileceğimi zannetmiyordum. Bir adamı öldürmek, nefsi müdafaa olsa bile, beni derinden yaraladı. Ama elimden geleni yapacağım.”
Kimse bir şey söylemedi.
“Seni anlamadığımızı sakın düşünme,” dedi Martinson sonunda. “Polis olmak, bu hayatın korkunç yüzünün sonu olmadığını, en kötü şeylere alışmayı öğretse bile iyi tanıdığın birinin başına bir bela geldiğinde insan derinden etkileniyor. Eğer daha iyi hissettirecekse seni, birkaç yıl önce kaybettiğimiz Rydberg kadar özlediğimizi bilmelisin.”
1991 baharında ölen, Komiser Rydberg onların koruyucu aziziydi. Polis olarak eşsiz yetenekleri, herkese dürüst ve özel davranmadaki samimiyetiyle Rydberg her zaman bütün soruşturmaların merkezinde olmuştu.
Wallander, Martinson’un ne demek istediğini anlıyordu.
Wallander, Rydberg’in yanında yetişen tek polisti ve ikisi çok yakın dost olmuşlardı. Rydberg, soğuk dış görünüşünün yanında, birlikte soruşturdukları davaları aşan bilgi ve tecrübeye sahip birisiydi.
Rydberg’in konumunu miras aldım, diye düşündü Wallander. Martinson’un kastettiği şey, Rydberg’in sahip olduğu ancak hiçbir zaman açıkça söylenmeyen rolünü üstlenmem gerektiğiydi. Hayatta görünürde olmayan roller vardır her zaman.
Svedberg ayağa kalktı.
“Kimsenin itirazı yoksa Torstensson’un ofisine gideceğim,” dedi. “Baro’dan birkaç kişi Torstensson’un evraklarını inceliyor, polisin de orada olmasını istiyorlar.”
Martinson olayla ilgili tomar tomar belgeyi Wallander’e uzattı.
“Bunlar elimizdekiler,” dedi. “İncelemek için biraz sessiz ve sakin bir yer istersin, sanırım.”
Wallander başını salladı. “Peki, trafik kazası? Gustaf Torstensson.”
Martinson, Wallander’e şaşkınlıkla baktı. “O olay kapandı ve bitti,” dedi. “Yaşlı adam tarlada kaza yaptı.”
“Eğer senin için mahzuru yoksa raporları görmek istiyorum,” dedi Wallander çekinerek.
Martinson omuz silkti. “Raporları Hansson’un odasına bırakırım.”
“Orası artık Hansson’un odası değil,” dedi Wallander. “Eski odama tekrar geçtim.”
Martinson ayağa kalktı. “Uzun zamandır yoktun ve şimdi aniden çıkageldin. Karıştırdığım için kusura bakma.”
Martinson toplantı odasından ayrıldı. İçeride sadece Wallander ve Ann-Britt Höglund kalmıştı.
“Senin hakkında çok şey duydum,” dedi Höglund.
“Ne yazık ki duydukların tamamen doğru…”
“Senden çok şey öğrenebileceğimi düşünüyorum.”
“Bundan şüpheliyim.”
Wallander konuşmayı kısa kesmek için Martinson’un verdiği kâğıtları toplayarak aceleyle ayağa kalktı. Höglund geçmesi için kapıyı açık tuttu.
Wallander odasına gidip kapıyı kapattığında ter içinde kaldığını fark etti. Ceketini ve gömleğini çıkardı, perdelerden biriyle kurulanmaya başladı. O sırada Martinson kapıyı çalmadan açtı. Wallander’i yarı çıplak görünce duraksadı.
“Gustaf Torstensson’un trafik kazasıyla ilgili raporları getirmiştim,” dedi Martinson. “Bu odanın artık Hansson’un odası olmadığını unutmuşum.”
“Belki eski kafalı olabilirim,” dedi Wallander. “Ama lütfen bir dahaki sefere kapıyı çal.”
Martinson dosyayı masaya bıraktı ve aceleyle tüydü. Wallander kurulanmayı bitirip gömleğini giydi, sonra da masaya oturup okumaya başladı.
Raporları okumayı bitirdiğinde saat on buçuk olmuştu.
Her şey yabancı geliyordu. Nereden başlamalıydı? Danimarka yarımadasında kumsalda sisin içinden ortaya çıkan Sten Torstensson’u hatırladı. Benden yardım istemişti, diye düşündü. Babasına ne olduğunu bulmamı istemişti. Trafik kazası gibi görünen olayın gerçekte neden olduğunu araştırmamı. İntihar da değildi. Bana babasının ruh hâlinin nasıl değiştiğini anlattı. Kısa süre sonra kendisi de gece vakti ofisinde vuruldu. Babasının endişeli olduğundan bahsetmişti ama kendisi için hiç de kaygılanıyor gibi görünmüyordu.
Düşüncelere dalan Wallander, daha önce Sten Torstensson’un adını yazdığı not defterini açtı ve Gustaf Torstensson’un ismini ekledi. Sonra bunları ters sırada tekrar yazdı.
Telefonu alıp Martinson’u aradı. Cevap yoktu. Tekrar denedi, yine ulaşamadı. Derken burada yokken numaraların değişmiş olabileceği aklına geldi. Martinson’un odasına doğru koridorda yürüdü. Kapısı açıktı.
“Soruşturma raporlarını okudum,” dedi Martinson’un yıpranmış sandalyesine otururken.
“Senin de gördüğün gibi araştırılacak pek bir şey yok,” dedi Martinson. “Bir ya da birkaç kişi Torstensson’un ofisine girip adamı vurmuş. Görünüşe göre çalınan bir şey yok. Cüzdanı iç cebinde bulundu. Bayan Dunér otuz yıldan fazladır orada çalışıyor ve hiçbir şeyin kaybolmadığından emin görünüyor.”
Wallander başını salladı. Toplantıda, dikkatini çeken, Martinson’un söylediği ya da söylemediği şeyi hâlâ gün ışığına çıkaramamıştı.
“Olay yerine ilk sen gittin, öyle değil mi?” dedi Wallander.
“Aslında ilk olarak Peters ve Norén gitmişlerdi,” dedi Martinson. “Bana haber veren onlardı.”
“İnsanın bu gibi durumlarda ilk izlenimleri olur,” dedi Wallander. “Sen ne düşündün?”
“Hırsızlık amacıyla cinayet,” dedi Martinson hiç tereddüt etmeden.
“Kaç kişi olabilirler?”
“Bir kişi mi yoksa daha fazla mı oldukları konusunda tahminde bulunmak için yeterli delilimiz yok ama teknik incelemeler henüz tamamlanmamış olsa da tek bir silah kullanıldığından eminiz.”
“Sence içeriye giren bir erkek miydi?”
“Bence öyle olmalı,” dedi Martinson. “Fakat bu sadece içgüdüsel bir his, destekleyecek ya da reddedecek kanıtım yok.”
“Torstensson üç kurşunla vuruldu,” dedi Wallander. “Bir tanesi kalbinden, ikincisi karın bölgesinde göbeğinin altından ve diğeri de kafasından. Yani olayın ne yaptığını iyi bilen bir suikastçının işi olduğunu düşünmekte haklı mıyım?”
“Bu benim de aklıma geldi,” dedi Martinson. “Ama bu tamamen tesadüf de olabilir. Rastgele atışlarla gerçekleşen ölümler, yetenekli bir suikastçının yaptığı atışlardan kaynaklanan ölümler kadar sık görülüyor. Bunu bir Amerikan raporunda okumuştum.”
Wallander ayağa kalktı. “Neden birisi bir avukatın ofisine girmek istesin ki?” diye sordu. “Avukatların fazla para kazandığı söylenebilir. Ama ofiste yığın yığın para bulmayı gerçekten kim düşünür ki?”
“Bu soruyu cevaplayabilecek yalnızca bir veya belki iki kişi var,” dedi Martinson.
“Onları yakalayacağız,” dedi Wallander. “Sanırım olay yerine gidip bir göz atsam iyi olacak.”
“Bayan Dunér doğal olarak çok sarsılmış,” dedi Martinson. “Bir ay içinde iş yaşamının bütün temeli çöktü. Önce yaşlı Torstensson öldü. Cenaze işlemlerinin üstesinden gelemeden bu defa Torstensson’un oğlu öldürüldü. Şu anda şok içinde olmalı, bununla birlikte onunla konuşmak şaşırtıcı derecede kolay oldu. Adresi daha önce Svedberg’le yaptığı görüşmenin tutanağında yazılı.”
“Stick Caddesi 26,” diye adresi okudu Wallander. “Burası Continental Oteli’nin hemen yakınında. Bazen oraya arabamı park ederdim.”
“Oraya park etmen yasak değil mi?” dedi Martinson.
Wallander ceketini aldı ve emniyetten ayrılmak üzere odadan çıktı. Santraldeki kızı daha önce görmemişti. Belki de kendisini tanıtması gerekirdi, özellikle yıllardır orada çalışan Ebba’nın akşamları çalışmayı bırakıp bırakmadığını öğrenmek için. Fakat bu düşünceyi kafasından attı. Bugün emniyette geçirdiği süre görünüşte dramatik değildi ama iç dünyası gerilimden kaynıyordu. Tek başına kalmaya ihtiyacı olduğunu hissetti. Uzun süredir günlerinin çoğunu yalnız geçirmişti. Bu değişime alışması için zamana ihtiyacı vardı. Arabasını hastaneye doğru yokuş aşağı sürdü ve bir anlığına Skagen’deki yalnızlığına, rahatsız edilmesi imkânsız, yalıtılmış kumsal yürüyüşlerine belli belirsiz bir özlem duydu.
Yine de bütün bunlar geçmişte kalmıştı. Şimdi artık görevine dönmüştü.
О проекте
О подписке
Другие проекты
