O akşam bisikletle Skagen’e gitti ve müşterilerin az ve birbirinden uzak, müziğin fazlasıyla gürültülü olduğu, sigara dumanıyla kaplı küçük bir barda içti. Bu kez, sarhoşluğunun diğer günlerde tekrar etmeyeceğini biliyordu. Bu defaki yalnızca farkına vardığı kaçınılmaz sonucun onaylanmasıydı, artık polis olarak yaşadığı hayatın sonuna gelmişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde pansiyona bisikletle dönerken yere düştüğünde yanağı çizildi. Pansiyon sahibi yokluğunu fark edip onu beklemişti. Wallander karşı çıkmasına rağmen yüzündeki kanı temizlemek ve kirli elbiselerini yıkamak için ısrar etti. Sonra da odasının kapısını açmasına yardım etti.
“Bu akşam sizi arayan bir adam vardı,” dedi kadın, anahtarı geri verirken.
Wallander boş gözlerle baktı.
“Beni sorabilecek birisi yok,” dedi. “Burada olduğumu kimse bilmiyor.”
“Fakat birisi sordu. Sizi bulmayı çok istiyordu.”
“Herhangi bir isim verdi mi?”
“Hayır. Ama İsveçliydi.”
Wallander kafasını salladı, kadının söylediklerini aklından çıkarmaya çalıştı. Kimseyi görmek istemiyordu, onu görmek isteyecek kimse de yoktu, bundan emindi.
Ertesi gün tekrar içtiği için bin pişman bir hâlde kumsala gitti, pansiyon sahibinin söyledikleri çoktan aklından çıkmıştı. Sis yoğundu ve kendini çok yorgun hissediyordu. İlk defa kendine bu kumsalda ne aradığını sordu. Bir kilometre kadar yürüdükten sonra devam etmeye takati olmadığını düşündü ve ters dönüp yarıya kadar kuma gömülmüş büyük ve hurda bir teknenin gövdesinin üzerine oturdu.
Tam o sırada sisin içinden ona doğru yaklaşan adamı fark etti. Sanki birisi sonsuz sayıdaki kum tanelerinin üzerindeki şahsi odasının mahremiyetini ihlal ediyordu. İlk gördüğü parka giymiş, kafasına küçük gelen bir şapka takmış yabancının bulanık görüntüsüydü. Sonra adam az çok tanıdık gelmeye başladı, ancak iyice yaklaşıp da Wallander ayağa kalkıncaya dek kim olduğunu çıkaramadı. El sıkıştılar ve Wallander nasıl olup da bu sığınağının keşfedildiğini merak etti. Sten Torstensson’u en son ne zaman gördüğünü hatırlamaya çalıştı ve geçen yılki o uğursuz ilkbaharda, bir mahkemede gördüğünü anımsadı.
“Dün gece pansiyona seni görmeye geldim,” dedi Torstensson. “Rahatsız etmek istemem tabii ki, ama seninle konuşmak zorundayım.”
Bir zamanlar ben polistim, o da avukat, hepsi bundan ibaret, diye düşündü Wallander. Eskiden suçluların farklı taraflarında otururduk, sık olmasa da zaman zaman bir tutuklama kararının haklı olup olmadığını tartışırdık. Mona’dan zorlu boşanma sürecimde benim çıkarlarımı gözettiği için birbirimizi biraz daha iyi tanıdık. Bir gün birbirimize kanımızı kaynatan, bir arkadaşlığın başlangıcı olabilecek bir şey oldu. Arkadaşlıklar genellikle kimsenin bir mucize beklemediği görüşmelerde gelişir. Fakat hayattan öğrendiğime göre arkadaşlığın kendisi bir mucizedir. Beni bir hafta sonu tekneyle denize açılmaya davet etmişti. Fırtına vardı ve ben tekrar tekneye binmeyeceğime yemin etmiştim. Sonra sık sık ya da düzenli olmasa da görüşmeye başladık. Şimdi de izimi buldu ve benimle konuşmak istiyor.
“Birisinin beni aradığından haberim var,” dedi Wallander. “Beni burada nasıl bulabildin?”
Kumsaldaki sığınağında rahatsız edilmesinden hoşnut olmadığını belli ettiğinin farkındaydı.
“Beni tanıyorsun,” dedi Torstensson. “Baş belası birisi değilim. Hatta sekreterim bazen rahatsız edici davranmaktan korktuğumu bile iddia ediyor, bununla ne demek istiyorsa. Ama yine de Stockholm’deki kız kardeşini aradım. Daha doğrusu babanla irtibata geçtim ve o da kız kardeşinin numarasını verdi. Kız kardeşin pansiyonun adını ve yerini biliyordu. Ve işte buradayım. Gece sanat müzesinin yanındaki otelde kaldım.”
Rüzgâr arkalarından eserken kumsalda yürümeye başladılar. Daima köpeğiyle dolaşan kadın durmuş onlara bakıyordu. Wallander bir misafiri olduğunu görünce kadının şaşıracağından emindi. Sessizce yürüdüler, Wallander yanında birisinin olmasının ne kadar tuhaf olduğunu hissederek Torstensson’un konuşmasını bekledi.
“Yardımın gerekiyor,” dedi Torstensson sonunda. “Bir arkadaş ve polis olarak…”
“Arkadaşın olarak elimden geleni yapmak isterim ama yapabilir miyim bundan şüpheliyim. Ama bir polis olarak değil.”
“Hâlâ izindesin diye biliyorum.”
“Bununla kalmayacak, işi tamamen bırakacağım. Bunu bilen ilk kişi sen olabilirsin.”
Torstensson olduğu yerde durdu.
“İşte böyle,” dedi Wallander. “Ama yine de niye burada olduğunu söyleyebilirsin.”
“Babam öldü.”
Wallander, Torstensson’un babasını tanıyordu. O da avukattı ancak duruşmalara nadiren katılırdı. Wallander’in hatırladığına göre Torstensson’un babası çoğu vaktini ekonomik konularda danışmanlık yaparak geçirirdi. Kaç yaşında olduğunu tahmin etmeye çalıştı. Yetmişin üzerinde olduğunu varsaydı, çoğu insanın zaten öldüğü yaşlardı.
“Birkaç hafta önce bir trafik kazasında öldü,” dedi Torstensson. “Brösarp Tepeleri’nin güneyinde bir yerde.”
“Bunu duyduğuma üzüldüm,” dedi Wallander. “Nasıl oldu?”
“Bu iyi bir soru. İşte bu yüzden buradayım.”
Wallander ifadesizce baktı.
“Hava soğuk,” dedi Torstensson. “Sanat müzesinde kahve servisi var. Buraya arabamla geldim, onunla gidebiliriz.”
Wallander başıyla onayladı. Wallander’in bisikletini arabanın bagajına koyup kum tepelerinin arasında yol aldılar. Sabahın o saatlerinde sanat müzesindeki kafede fazla müşteri yoktu. Tezgâhın arkasındaki kızın mırıldandığı melodiyi Wallander yeni aldığı kasetlerden birinden hatırladığı için şaşırdı.
“Gece geç bir saatti,” diye anlatmaya başladı Torstensson. “Tam olarak 11 Ekim günüydü. Babam en önemli müvekkillerimizden biriyle görüşmeden dönüyordu. Polise göre arabayı çok hızlı kullanıyormuş, kontrolü kaybetmiş, araba ters dönmüş ve ölmüş.”
“Böylesi kazalar bir anda olabilir,” dedi Wallander. “Sadece bir anlık dikkatsizliğin sonucu felaket olabilir.”
“O akşam hava sisliydi. Babam asla hızlı kullanmazdı. Hava sisliyken neden böyle bir şey yapsın? Üstelik yolda tavşan ezmekten korkacak kadar takıntılıydı.”
Wallander, Torstensson’u inceleyerek baktı. “Kafanda ne var?” diye sordu.
“Martinson soruşturmanın başında.”
“Martinson iyidir. Eğer olayın bu şekilde olduğunu söylüyorsa başka bir şey düşünmek için bir sebep yok.”
Torstensson ciddiyetle baktı. “Martinson’un iyi bir polis olduğundan şüphem yok. Babamı yol kenarındaki tarlada tepetaklak olmuş arabasının içinde ölü olarak bulduklarından da. Fakat açıklanamayan çok fazla şey var. Bir şey olmuş olmalı.”
“Nasıl bir şey?”
“Başka bir şey…”
“Ne gibi?”
“Bilmiyorum.”
Wallander bardağını doldurmak için tezgâha gitti.
Ona doğruyu neden söyleyemiyorum, diye merak etti. Evet, Martinson yaratıcı ve enerjiktir fakat bazı durumlarda dikkatsiz olabilir.
Wallander tekrar oturduğunda, “Polis raporunu okudum,” dedi Torstensson. “Raporu yanıma aldım ve babamın öldüğü yerde tekrar inceledim. Otopsi raporuna baktım, Martinson’la konuştum, bazı başka şeyler yaptım ve kendi kendime sorular sordum. Şimdi de işte buradayım.”
“Ne yapabilirim?” dedi Wallander. “Bir avukat olarak her vakada birbiriyle ilişkilendiremediğimiz ve tam olarak açıklanamayan şeyler olduğunu bilirsin. Olay olduğunda babanın arabada yalnız olduğunu sanıyorum. Eğer seni doğru anladıysam herhangi bir tanık yok. Bu da tam olarak ne olduğunu sadece babanın söyleyebileceği anlamına gelir.”
“Eminim bir şey oldu. Doğru olmayan bir şey ve ben bunun ne olduğunu bilmek istiyorum.”
“Çok isterdim ama sana yardım edemem.”
Torstensson onu duymamış gibiydi. “Anahtarlar. Sana sadece bir örnek vereyim. Anahtarlar kontakta değildi. Arabanın döşemesindeydi.”
“Anahtarlar yerinden çıkmış olabilir. Bir araba kaza yaptığında her şey olabilir.”
“Kontak hasar görmemişti. Kontak anahtarı da kırılmamıştı.”
“Bunun bir açıklaması vardır.”
“Sana başka örnekler de verebilirim,” diye ısrar etti Torstensson. “Bir şey olduğuna eminim. Babam trafik kazası dışında bir sebepten öldü.”
Wallander cevap vermeden önce düşündü. “İntihar etmiş olabilir mi?”
“Bu benim de aklıma geldi ama bu ihtimal çok düşük. Babamı iyi tanırdım.”
“Çoğu intihar olayı beklenmedik şekilde olur. Yine de neye inanmak isteyeceğini sen daha iyi bilirsin.”
“Trafik kazasını neden kabul edemeyeceğimin bir nedeni daha var.”
Wallander dikkatle baktı.
“Babam neşeli ve sempatik birisiydi. Eğer çok iyi tanımasaydım ondaki değişikliği fark edemezdim. Zar zor fark edilen küçük şeylerdi fakat geçen altı ay boyunca ruh hâlinde bariz bir değişim olmuştu.”
“Daha açık konuşabilir misin?”
Torstensson kafasını iki yana salladı. “Tam olarak değil. Bu sadece hissettiğim bir şeydi. Bir şeyler onu tedirgin ediyordu. Benim fark etmemi kesinlikle istemediği bir şeyler vardı.”
“Bu konu hakkında babanla konuşmuş muydun?”
“Hiç konuşmadım.”
Wallander boş bardağı bıraktı. “Sana yardım etmek isterdim ama yapamam. Arkadaşın olarak ne anlatırsan dinlerim. Ama artık polis değilim. Hatta bu kadar yolu benimle konuşmak için gelmiş olman gururumun okşanmasına neden olmalıydı ama olmadı. Kendimi yalnızca uyuşuk, yorgun ve çökmüş hissediyorum.”
Torstensson konuşacak gibi oldu fakat fikrini değiştirdi.
Ayağa kalkıp kafeden çıktılar.
Sanat müzesinin dışında ayakta dururlarken, “Elbette sözlerine saygı duyuyorum,” dedi Torstensson.
Wallander onunla arabaya kadar gidip bisikletini aldı.
Hâlden anladığını ifade etmek istercesine acemice bir teşebbüste bulundu ve “Ölümün üstesinden nasıl geleceğimizi asla bilemiyoruz,” dedi.
“Senden beni teselli etmeni istemiyorum,” dedi Torstensson. “Sadece ne olduğunu bilmek istiyorum. Bu, sıradan bir trafik kazası değildi.”
“Martinson’la bir daha görüş,” diye karşılık verdi Wallander. “Şu var ki bunu benim önerdiğimi bilmemesi daha iyi olur.”
Vedalaştılar ve Wallander kum tepelerine doğru giden arabayı izledi.
Vermesi gereken kararların kendisini sıkıştırdığını hissediyordu. Artık bir şeyleri daha fazla sürüncemede bırakamazdı. O gün öğleden sonra doktorunu ve Björk’ü arayarak polislikten istifa edeceğini söyledi.
Skagen’de on gün daha kaldı. Ruhunun bombardımana uğramış, harap bir mekâna benzediğini düşündü. Yine de, her şeye rağmen kararını verecek güce sahip olduğu için rahatladığını hissetti.
31 Ekim Pazar günü polis olarak kariyerine çizgi çekmek için bazı belgeleri imzalamak amacıyla Ystad’a döndü.
1 Kasım Pazartesi sabahı saat altıda alarm çaldığında Kurt Wallander yatakta gözleri tamamen açık hâlde uzanıyordu. Kısa süreli tedirgin uyuklamalar dışında bütün gece uyanık kalmıştı. Birkaç defa yataktan kalkıp Maria Caddesi’ne bakan pencerenin önünde durmuş, yanlış bir karar verip vermediğini düşünmüştü. Belki de hayatının geri kalanında yürüyeceği aşikâr bir yol yoktu. Buna tatmin edici bir cevap bulamadan oturma odasındaki kanepede radyoyu dinleyerek oturmuştu. Nihayet alarm çalmadan önce başka seçeneği olmadığını kabul etmişti. Hiç şüphe yok ki kaçıyordu fakat herkes er ya da geç kaçar, dedi kendi kendine. Her şey bittiğinde görünmeyen güçler bizi yener ve kimse bundan kurtulamaz.
Kalkıp giyindi, gazete almak için dışarı çıktı, eve döndüğünde kahve için su kaynatıp duş aldı. Bir günlüğüne de olsa eski alışkanlıklarına dönmesi tuhaf hissettirdi. Kurulanırken on sekiz ay öncesindeki son iş gününü hatırlamaya çalıştı. Masasını temizleyip limandaki kafeye Baiba’ya hüzünlü bir mektup yazmak için gittiği bir yaz günüydü. Bir asır önce mi yoksa daha dün mü olduğuna karar vermekte zorlandı.
Mutfak masasına oturup kahvesini karıştırdı.
O yaz günü, kim bilir ne kadar zamandır onun işteki son günüydü. Bundan sonra, işteki son günü bugün olacaktı.
Yirmi beş yıldan fazla süredir polisti. Gelecek yıllarda ne yaşarsa yaşasın, polis olarak geçen yılları onun yaşamının omurgası olacaktı ve hiçbir şey bunu değiştiremeyecekti. Kimse sahip olduğu hayatın hükümsüz sayılmasını ya da zarların yeniden atılmasını isteyemezdi. Geriye dönmenin hiçbir yolu yoktu. Asıl soru ileriye giden bir yol olup olmadığıydı.
Bu soğuk sabah saatlerinde duygularını kendi kendine tarif etmeye çalıştı fakat tek hissettiği şey boşluktu. Sanki sonbaharın sisli havası bilincine nüfuz etmişti.
İç çekerek gazeteyi eline aldı. Gazeteye göz gezdirirken daha önce tüm fotoğrafları görmüş ve tüm yazıları okumuş gibi bir izlenime kapıldı.
Neredeyse gazeteyi bırakmak üzereyken bir ölüm duyurusu gördü. Sten Torstensson, Avukat, doğum 3 Mart 1947, ölüm 26 Ekim 1993.
Gözlerini duyurudan ayıramadı. Ölen kişi Sten’in babası Gustaf Torstensson değil miydi? Sten’le Skagen’de kumsalda görüşeli bir haftadan biraz daha uzun bir süre olmuştu.
Bunun ne anlama geldiğini çözmeye çalıştı. Ölen başka biri olmalıydı. Ya da belki isimler karışmıştı. Duyuruyu tekrar okudu ama hata yoktu. On gün önce Danimarka’ya Wallander’le görüşmeye gelen Sten Torstensson ölmüştü.
Hareketsiz bir hâlde olduğu yerde kalakaldı.
Sonra kalkıp telefon defterini alarak bir numarayı çevirdi. Aradığı kişi erkenci birisiydi.
“Martinson.”
Wallander ahizeyi kapatma dürtüsüne direndi. “Ben Kurt,” dedi. “Umarım seni uyandırmamışımdır.”
Martinson cevap vermeden önce uzun bir sessizlik oldu. “Gerçekten sen misin? Araman çok sürpriz oldu.”
“Tahmin edebiliyorum. Sana sormak istediğim bir şey var.”
“Mesleği bırakacağın doğru olamaz değil mi?”
“Gidişat öyle gözüküyor. Fakat arama sebebim bu değil. Avukat Sten Torstensson’a ne oldu bilmek istiyorum?”
“Duymadın mı?”
“Ystad’a daha dün geldim. Hiçbir şey duymadım.”
Bir süre suskunluk oldu. “Öldürüldü,” dedi sonunda Martinson.
Wallander şaşırmadı. Gazetedeki duyuruyu gördüğü an bunun normal bir ölüm olmadığını anlamıştı.
“Geçen salı gecesi ofisinde vuruldu,” dedi Martinson. “İnanılır gibi değil. Ve aynı zamanda üzücü… Babası trafik kazasında öleli sadece bir hafta olmuştu. Ama belki senin bundan da haberin yoktur.”
“Evet, haberim yoktu,” diyerek yalan söyledi Wallander.
“Görevine geri dönmelisin. Bu olayı çözmek için sana ihtiyacımız var ve pek çok başka şey için de.”
“Göreve dönemem. Kararımı verdim. Görüştüğümüzde açıklarım. Ystad er ya da geç herkesle karşılaşabileceğin kadar küçük bir yer.”
Wallander hoşça kal deyip kapattı.
Telefonu kapatırken Martinson’a söylediklerinin artık doğru olmadığının farkına vardı. Sadece birkaç saniye içinde her şey değişmişti.
Beş dakikadan fazla telefonun yanında bekledi. Sonra kahvesini içti, giyinip arabasına gitti. Saat yedi buçukta on sekiz aydan sonra ilk defa emniyetin kapısından girdi. Danışmadaki görevliye başıyla selam verdi, sonra doğruca Björk’ün odasına yöneldi ve kapıyı çaldı. İçeri girdiğinde Björk ayağa kalktı. Wallander onun zayıfladığını fark etti. Björk de nasıl davranması gerektiğini kestiremiyor gibi görünüyordu.
Wallander bunu onun için kolaylaştırmalıyım, diye düşündü. Ne olduğunu anlayamayacak, ben de öyle.
“Elbette daha iyi olduğunu duyduğumuz için sevindik,” diyerek konuşmaya başladı Björk. “Bununla birlikte ayrılman yerine görevine geri dönmeni tercih ederiz. Sana ihtiyacımız var.” Kâğıtlarla dolu masayı işaret etti. “Bugün yeni tasarlanan polis üniformalarıyla ilgili önerilere ve ilçe polis teşkilatıyla polis müdürleri arasındaki ilişkiyi düzenleyen sistemde değişiklik yapan anlaşılmaz bir tasarıya yanıt vermem gerekiyor. Bunlardan haberin var mıydı?”
Wallander hayır dercesine kafasını salladı.
“Nereye gidiyoruz böyle?” dedi Björk suratını asarak. “Eğer yeni üniformalar bu şekilde hazırlanırsa, bence gelecekteki polisler marangozla biletçi karışımı bir şeye benzeyecekler.”
Wallander’e bakarak bir şey söylemesini bekledi ama Wallander ağzını açmadı.
“Polis teşkilatı 1960’larda merkezileştirildi,” diye devam etti Björk. “Şimdi her şeyi yeniden yapacaklar. Meclis, yerel polis teşkilatlarını ortadan kaldırarak tamamen yeni bir şey oluşturmak ve buna Ulusal Polis Gücü adını vermek istiyor. Ama polis zaten hep ulusal bir güç olmuştur. Başka ne olabilir ki? Bağımsız eyaletlerin egemen sistemleri Orta Çağ’da kaldı. Nasıl olur da çığ gibi karman çorman bilgi notlarının altında kalmış birisinin günlük işlerini yürütebileceğini düşünebilirler? Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de vize alamayan yabancıların otobüslere ve feribotlara doldurulup herhangi bir karışıklık veya itiraz olmadan sınır dışı edilmesi için yapılacak işlemlerle ilgili ‘ülkeye girişin engellenmesi teknikleri’ dedikleri tamamen gereksiz bir konferans için hazırlık yapmalıyım.”
“Ne kadar meşgul olduğunu tahmin edebiliyorum,” dedi Wallander, Björk’ün zerre değişmeyeceğini düşünerek. Polis şefi olarak görevini kontrolü altına asla alamamıştı. Aksine görevi onu hapsetmişti.
“Bütün evraklar burada,” diye devam etti Björk. “Tek eksik olan imzan, onu da hallettin mi artık eski bir polis olacaksın. Kararından memnun olmasam da talebini kabul etmek zorundayım. Bu arada umarım mahzuru yoktur ama saat dokuzda senin için bir basın toplantısı ayarladım. Son birkaç yılda ünlü bir polis olmuştun, Kurt. Zaman zaman aykırı davranışların olsa da itibarımızın yükselmesi için yaptıkların inkâr edilemez. Senden ilham aldığını söyleyen polis öğrencileri olduğundan bahsediliyor.”
“Bunun doğru olmadığına eminim,” dedi Wallander. “Ve sen de basın toplantısını iptal edebilirsin.”
Sözlerinin Björk’ü rahatsız ettiğini görebiliyordu.
“Söz konusu bile olamaz,” dedi Björk. “En azından iş arkadaşların için bunu yapmalısın. Ayrıca Svensk Polis dergisi de seninle ilgili bir yazı yayınlayacak.”
Wallander, Björk’ün masasına doğru yürüdü.
“Görevi bırakmıyorum,” dedi. “Buraya tekrar çalışmaya başlamak için geldim.”
Björk şaşkınlıkla baktı.
“Basın toplantısı olmayacak,” diye ekledi Wallander. “Şu andan itibaren tekrar işe başlıyorum. İyi olduğumu gösteren bir doktor raporu getireceğim. Kendimi iyi hissediyorum. Ve çalışmak istiyorum.”
“Benimle dalga geçmiyorsundur umarım,” dedi Björk huzursuzca.
“Hayır. Bir şeyler fikrimi değiştirdi.”
“Bu çok ani oldu.”
“Benim için de öyle. Dürüst olmak gerekirse düşüncemi değiştireli sadece bir saat oluyor. Fakat tek şartım var. Daha çok bir istek…”
Björk söylemesini bekledi.
“Sten Torstensson soruşturmasının başında olmak istiyorum,” dedi Wallander. “Şu anda soruşturmadan kim sorumlu?”
“Herkes olayın içinde, Svedberg ve Martinson benimle birlikte asıl ekipteler. Åkeson ise sorumlu savcı.”
“Sten Torstensson arkadaşımdı.”
Björk başıyla onayladı ve ayağa kalktı. “Bu doğru mu?” diye sordu. “Gerçekten fikrini değiştirdin mi?”
“Ne dediğimi duydun.”
Björk masanın etrafını dolaşıp Wallander’le yüz yüze geldi. “Bu, uzun zamandır duyduğum en iyi haber,” dedi. “Hadi şu istifa belgelerini yok edelim. Herkes çok şaşıracak.”
“Eski odamı kim aldı?”
“Hansson.”
“Mümkünse geri almak istiyorum.”
“Tabii ki. Hansson bu hafta Halmstad’da kursta. Hemen kullanmaya başlayabilirsin.”
Wallander’in eski odasına kadar koridorda birlikte yürüdüler. Tabeladaki ismi kaldırılmıştı. Bu bir anlığına onu afallattı.
“Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var,” dedi Wallander.
“Sekiz buçukta Torstensson cinayetiyle ilgili toplantı yapacağız,” dedi Björk. “Küçük toplantı odasında… Bu konuda ciddi olduğuna emin misin?”
“Neden olmayayım?”
Björk konuşmaya devam etmeden önce tereddüt etti. “Biraz, öngörülemeyen, hatta mantıksız biri olarak biliniyorsun,” dedi. “Unutma, bu kararından geri dönüş yok.”
“Sen de basın toplantısını iptal etmeyi unutma.”
Björk elini uzattı ve “Yeniden hoş geldin,” dedi.
“Teşekkürler.”
Wallander, Björk’ün ardından kapıyı kapattı ve hemen ahizeyi kaldırarak telefonu meşgule aldı. Odaya göz gezdirdi. Masa yenilenmişti. Hansson kendisininkini getirmişti. Fakat sandalye Wallander’in eski sandalyesiydi.
Ceketini çıkarıp oturdu.
Aynı eski koku, diye düşündü. Aynı mobilya cilası, aynı kuru hava ve bu binada içtiği yüzlerce fincan kahvenin belli belirsiz eskimeyen kokusu.
Uzun süre hareketsiz oturdu.
Bir yıldan fazladır kendisine ve geleceğine dair doğru olanı bulmak için ıstırap çekiyordu. Sonunda tereddütlerinden kurtulup yavaş yavaş şekillenen bir karar vermişti. Fakat bu sabah okuduğu gazete her şeyi değiştirmişti.
Uzun zamandır ilk defa içi huzurla doldu.
Şimdi doğru olup olmadığını henüz söyleyemeyeceği yeni bir karar vermişti. Fakat bu artık önemli değildi.
Bir kâğıt çıkardı ve Sten Torstensson yazdı. Görevine geri dönmüştü.
О проекте
О подписке
Другие проекты
