“Düşünüyor musunuz?” dedi Wallander. “Bu olay ciddi. Eğer bir kaza olsaydı şimdiye dek çoktan duyardık. Ama duymadık. Bu da bizim bir cinayetle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Ben kadının öldüğünü düşünüyorum.”
Martinson soru sormaya başlayınca Wallander onu yarıda keserek o gün öğleden sonra yaptıklarını anlattı. Meslektaşlarına neden Louise’in öldüğüne inandığını açıklamak zorundaydı. Louise Åkerblom gibi biri ailesini isteyerek terk etmezdi. Telesekretere saat beşte evde olacağı mesajını bırakmasına karşın mutlaka biri ya da bir şey onun eve gitmesini engellemişti.
“Oldukça tuhaf,” dedi Björk, Wallander sözünü tamamladığında.
“Emlakçı, kilise üyesi, anne, sadık bir eş,” dedi Martinson. “Belki de tüm bunlar ona birden çok fazla geldi. Pasta alıp eve gidecekken birden direksiyonu kırıp Kopenhag’a gitmeye karar vermiş olamaz mı?”
“Arabayı bulmak zorundayız,” dedi Svedberg. “Arabayı bulmadan hiçbir yere varamayız.”
“Önce o satılık evi bulmalıyız,” dedi Wallander. “Robert Åkerblom aramadı mı?”
Aramamıştı.
“Eğer Louise, Krageholm’deki evi görmeye gerçekten gitmişse, onu ya da cesedini buluncaya kadar izini sürebiliriz.”
“Peters’le Norén, Krageholm’ün ara sokaklarını arıyorlar,” dedi Björk.
“Toyota Corolla’yı bulamadılar. Ama onun yerine çalıntı bir kamyon bulmuşlar.”
Wallander telesekreterin bandını çıkardı cebinden. Teybe yerleştirdiler. Masanın yanına yaklaşarak Louise Åkerblom’un sesini dinlediler.
“Bandı incelemeliyiz,” dedi Wallander. “Teknik ekibin bir şey bulabileceğini sanmıyorum ama yine de incelemeliyiz.”
“Bir şey kesin,” dedi Martinson. “Bu mesajı bıraktığında ne tehdit ne de baskı altındaydı, korkmuyor ve endişeli değildi, mutsuz ya da çaresiz de değildi.”
“Bu da mutlaka olağan dışı bir şeyler olduğunu gösteriyor,” dedi Wallander. “Saat üçle beş arasında. Skurup, Krageholm ve Ystad arasında. Üç gün önce.”
“Ne giymişti?” diye sordu Björk.
Wallander bu en temel soruyu kadının kocasına sormayı unuttuğunu şaşkınlıkla fark etti. Sormayı unuttuğunu söyledi.
“Ben yine de bu kaybolma olayının bir açıklaması olduğunu düşünüyorum,” dedi Martinson düşünceli bir sesle. “Senin de söylediğin gibi Kurt, bu kadın öyle kendi özgür iradesiyle ortadan kaybolacak tipte biri değil. Ama her şeye karşın tecavüz ve cinayetle çok sık karşılaşmıyoruz. Bence her zamanki yolu izlemeliyiz. Paniğe kapılmayalım.”
“Paniğe kapıldığım yok,” dedi Wallander, öfkelendiğini hissederek.
“Bence elde edilen bulgular olayın içeriğini belli ediyor.”
Björk söze karışmak üzere ağzını açtığında telefon çaldı.
“Telefon bağlamamasını söylemiştim,” dedi Björk.
Wallander telaşla elini telefona uzattı.
“Robert Åkerblom arıyor olabilir,” dedi. “Onunla benim konuşmam galiba daha iyi olacak.”
Ahizeyi kaldırıp adını söyledi.
“Ben Robert Åkerblom. Louise’i buldunuz mu?”
“Hayır,” dedi Wallander. “Henüz bulamadık.”
“Az önce dul kadın aradı,” dedi Robert Åkerblom. “Evinin adresini verdi, krokisini çıkarttım. Ben oraya gidiyorum.”
Wallander bir süre düşündü.
“Ben de sizinle geleyim,” dedi. “Böylesi çok daha iyi. Birazdan oradayım. Krokinin birkaç kopyasını çıkartabilir misin? Beş tane yeter.”
“Tamam,” dedi Robert Åkerblom.
Wallander dindar insanların yasalara ne kadar çabuk boyun eğdiklerini, otorite karşısında ne denli yumuşak başlı olabildiklerini düşündü.
Bununla birlikte hiç kimse Robert Åkerblom’un karısını aramaya tek başına gitmesine karşı çıkamazdı.
Wallander ahizeyi yerine koydu.
“Artık elimizde adres var,” dedi. “İki arabayla gidelim. Robert Åkerblom da gelmek istiyor. Onu benim arabaya alırım.”
“Birkaç tane polis ekibinin de gelmesi gerekmez mi?” dedi Martinson.
“Gerekseydi bunu söylerdim,” dedi Wallander. “Önce adrese bakalım ve bir plan yapalım. Sonra elimizdeki her olanağı kullanırız.”
“Bir şey olursa beni ara,” dedi Björk. “Ya evdeyim ya da burada.”
Wallander koşar adımlarla koridora çıktı. Acelesi vardı. Louise Åkerblom’un yaşayıp yaşamadığından emin olmak zorundaydı.
Robert Åkerblom’un kadının verdiği adrese göre çizdiği krokiyi alarak Wallander’in arabasına bindiler.
“E14 karayoluna çıkalım,” dedi Svedberg. “Katslösa ve Kade Gölü çıkışına dek gidelim, sonra Knickarp’tan sola dönelim, sonra da tozlu ve bozuk yolu buluncaya dek gidelim.”
“Bekle bir dakika,” dedi Wallander. “Sen olsaydın, Skurup’ta hangi yolu izlerdin?”
Birçok seçenek vardı. Kısa bir tartışmadan sonra Wallander, Robert Åkerblom’a döndü.
“Ne dersin?” diye sordu.
“Bence Louise arka sokaklardan gitmiştir,” diye cevap verdi hiç duraksamadan. “E14’teki trafikten hiç hoşlanmaz. Bana kalırsa Svaneholm ve Brodda yolundan gitmiştir.”
“Acelesi olsa bile mi? Saat beşte evde olmak istemesine karşın mı?”
“Evet,” dedi Robert Åkerblom.
Wallander, Martinson’la Svedberg’e, “Siz o yoldan gidin,” dedi. “Biz de doğruca eve gideceğiz. Gerekirse araç telefonundan haberleşiriz.”
Ystad’ın dışına çıktılar. Wallander, Martinson’la Svedberg’in yolları daha uzun olduğundan geçmeleri için sağa çekilip yol verdi. Robert Åkerblom gözlerini yoldan ayırmadan oturuyordu. Ellerini ne yapacağını bilemez bir hâlde, endişeli bir tavırla ovuşturup duruyordu.
Wallander, Åkerblom’un gerginliğini hissedebiliyordu. Acaba ne bulacaklardı?
Kade Gölü çıkışına yaklaştıklarında frene basarak arabayı yavaşlattı, arkasındaki kamyonun geçmesi için sağa çekildi. İki yıl önce bir sabah bir çiftlikte çiftçiyle karısı dövülerek öldürüldüğünde de bu yoldan geçtiğini hatırladı birden. Bu anıyı kafasından uzaklaştırmak için başını hafifçe salladı ve geçen yıl ölen meslektaşı Rydberg’i düşünmeye başladı. Wallander sıra dışı bir olayla her karşılaştığında eski arkadaşı Rydberg’in öğütlerini ve deneyimlerini özler dururdu.
Şu bizim ülkemizde neler oluyor, diye sordu kendi kendine. Eski moda hırsızlarla sahtekârlar nereye gittiler? Bu anlamsız şiddet nereden kaynaklanıyor?
Åkerblom’un çizdiği kroki vites kolunun yanında duruyordu.
“Doğru yolda mıyız?” diye sordu arabanın içindeki derin sessizliği bozmak için.
“Evet,” diye yanıtladı Robert Åkerblom gözlerini yoldan ayırmayarak. “Bundan sonraki tepeyi geçtikten hemen sonra sola döneceğiz.”
Krageholm ormanından geçtiler. Göl, ağaçların arasında sol tarafta kalmıştı. Wallander arabayı yavaşlattı, sapağı aramaya başladılar.
Sapağı ilk gören Robert Åkerblom oldu. Wallander sapağı geçmişti, arabayı geri vitese taktı, sapağa yaklaşınca durdurdu.
“Siz arabada kalın,” dedi. “Ben çevreye bir bakmak istiyorum.”
Bozuk yolu kesen sapak az ilerideydi. Wallander yere çömelerek tekerlek izlerini bulmaya çalıştı, belli belirsiz izler gördü. Robert Åkerblom’un gözlerini ensesinde hissediyordu.
Arabaya geri dönerek Martinson’la Svedberg’i aradı. Skurup’taydılar.
“Bozuk yolun başındayız,” dedi Wallander. “Bu yola girdiğinizde dikkatli olun. Tekerlek izlerini bozmayın.”
“Tamam,” dedi Svedberg. “Geliyoruz.”
Wallander arabayı dikkatle yola çıkardı. İki araba, diye geçirdi içinden. Ya da aynı araba gelmiş ve geri dönmüş.
Çamurlu ve bozuk yolda sallanarak ilerlediler. Satılık evin bu yoldan bir kilometre uzakta olması gerekiyordu. Wallander krokide çiftliğin adının Issızlık olduğunu görünce şaşırdı.
Üç kilometre sonra tekerlek izleri azalmıştı. Robert Åkerblom önce haritaya, sonra Wallander’e şaşkınlıkla baktı.
“Yanlış yoldayız,” dedi Wallander. “Evi kaçırmış olamayız. Yolun hemen sağında olmalı. Hadi dönelim.”
Ana yola çıktıklarında, Wallander arabayı iyice yavaşlattı ve yaklaşık beş yüz metre kadar gittikten sonra karşılarına bir sapak çıktı. Wallander burada da incelemesini yineledi. Diğer yolun tersine burada birçok kamyon lastiği izi vardı, bu izler üst üsteydi. Yol ayrıca sık kullanılan ve bakımı daha sık yapılan bir yol izlenimi veriyordu. Ne var ki burada da aradıkları evi bulamadılar. Ağaçların arasından bir an için gözlerine bir çiftlik evi ilişti ama bu, ellerindeki tanıma hiç uymadığından durmadılar. Dört kilometre gittikten sonra Wallander arabayı durdurdu.
“Bayan Wallin’in telefonu var mı yanınızda?” diye sordu. “Bana kalırsa bu kadının yön kavramı ya gelişmemiş ya da hiç yok.”
Robert Åkerblom başını onaylarcasına sallayarak iç ceketinin cebinden küçük bir telefon defteri çıkardı. Defterin içindeki melek şeklindeki ayraç Wallander’in dikkatini çekti.
“Kadını arayın,” dedi Wallander. “Kaybolduğunuzu söyleyin. Adresini yeniden vermesini isteyin.”
Telefon bir süre çaldıktan sonra açıldı. Bayan Wallin’in sapağa kaç kilometre olduğunu bilmediği anlaşıldı.
“Başka somut bir işaret vermesini söyleyin,” dedi Wallander. “Nereden sapacağımızı gösteren bir şey olmalı. Eğer yoksa, onu buraya aldırtalım.”
Wallander, Robert Åkerblom’un Bayan Wallin’le konuşmasını bekledi.
“Meşe ağacı,” dedi Robert Åkerblom. “Ağaca gelmeden sapacağız.”
Bir ya da iki kilometre gittikten sonra meşe ağacını gördüler. Burada sağa doğru giden bir yol vardı. Wallander diğer arabayı arayarak onlara eve nasıl geleceklerini anlattı. Sonra da tekerlek izleri aramaya koyuldu ama bu yolun uzun bir süreden beri kullanılmadığı anlaşılıyordu. Tek bir iz bile yoktu. Ya da izler yağmurla birlikte yok olup gitmişti. Yine de düş kırıklığına kapılmaktan kendini alamadı.
Ev, daha önce de söylendiği gibi yoldan bir kilometre içerideydi. Arabayı durdurup dışarı çıktılar. Yağmur başlamıştı, rüzgâr da olanca hızıyla esiyordu.
Birden Robert Åkerblom karısının adını seslenerek eve doğru koşmaya başladı. Wallander arabanın yanında kaldı. Aslında her şey o denli çabuk olmuştu ki Wallander’in bir şey yapmasına olanak yoktu.
Robert Åkerblom evin arka tarafında gözden kaybolunca arkasından gitti.
Bir yandan, araba burada da yok, diye geçiriyordu içinden. Ne araba ne de Louise Åkerblom.
Wallander, Robert Åkerblom evin arkasındaki pencereye bir taş atmak üzereyken hemen yaklaşıp adamın kolunu tuttu.
“Bu iyi bir fikir değil,” dedi.
“Ama Louise içeride olabilir,” diye haykırdı Robert Åkerblom.
“Evin anahtarlarını almadığını söylemiştiniz ya,” dedi Wallander. “Şu taşı bırakın da gidip kapının zorlanıp zorlanmadığına bakalım. Ama karınızın burada olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.”
Robert Åkerblom birden yere yığıldı.
“Louise nerede?” diye hıçkırdı. “Neler oluyor?”
Wallander güçlükle yutkundu. Ne söyleyeceğini kestiremiyordu.
Sonra genç adamın ayağa kalkmasına yardım ederek, “Burada oturmanızın ve çaresizlikle kıvranmanızın size bir yararı olmayacak,” dedi. “Hadi çevreye bir göz atalım.”
Evin ne arka ne de ön kapısı zorlanmıştı. Perdesiz camlardan içeri baktıklarında boş odaların dışında görünen hiçbir şey yoktu. Martinson’la Svedberg geldiğinde artık araştıracak bir şey olmadığına karar vermişlerdi.
“Bir şey yok,” dedi Wallander. Aynı anda da Robert Åkerblom’un görmeyeceği şekilde işaret parmağını dudağına götürdü. Svedberg’le Martinson’un soru sormaya başlamalarını istemiyordu. Louise Åkerblom’un bu eve kadar bile gelemediğini düşünüyor, bunu da genç adamın yanında söylemek istemiyordu.
“Bizim elimizde de bir şey yok,” dedi Martinson. “Arabayı da bulamadık.”
Wallander saatine baktı. Altıyı on geçiyordu. Robert Åkerblom’a dönerek gülümsemeye çalıştı.
“Bence şu anda yapmanız gereken en iyi şey, eve, kızlarınızın yanına dönmek olacak,” dedi. “Svedberg sizi eve götürür. Biz de sistemli bir şekilde araştırmamızı sürdüreceğiz. Endişelenmemeye çalışın. Karınızı bulacağız.”
“Öldü o,” diye fısıldadı Robert Åkerblom. “Öldü ve bir daha geri gelmeyecek.”
Üç polis bu sözlere karşılık vermedi.
Bir süre sonra, “Hayır,” dedi Wallander. “Böylesine kötü bir şeyi düşünmemizi gerektirecek bir kanıt yok elimizde. Svedberg şimdi sizi evinize götürsün. Sizi daha sonra ararım, söz veriyorum.”
Svedberg’le Robert Åkerblom arabaya binip oradan uzaklaştılar.
“Artık gerçek araştırmaya başlayabiliriz,” dedi Wallander kararlı bir sesle, içindeki tedirginliğin giderek arttığını hissediyordu.
Wallander’in arabasına geçip oturdular. Wallander, Björk’e telefon ederek ellerindeki tüm personelin araçlarına binip bulundukları yere gelmelerini istedi. Bu arada da Martinson evin çevresindeki yolların en iyi ve en hızlı şekilde nasıl araştırılacağının planını yapmaya başlamıştı.
“Hava kararıncaya dek arayacağız,” dedi Wallander. “Eğer bu akşam bir şey bulamazsak yarın sabah şafakla birlikte yeniden aramaya başlarız. Orduyla da bağlantı kursan iyi olur. O zaman daha ciddi bir araştırma yapabiliriz.”
“Köpekler,” dedi Martinson. “Bu akşam köpeklere ihtiyacımız var.”
Björk olay yerine gelmeye ve sorumluluğu üstlenmeye söz verdi.
Martinson’la Wallander bakıştılar.
Wallander, “Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
“Bence kadın buraya hiç gelmedi,” diye cevap verdi Martinson. “Buraya yakın bir yere ya da oldukça uzak, başka bir yere gitmiş olabilir. Ne olduğunu bilemiyorum ama öncelikle kadının arabasını bulmamız gerekiyor. Araştırmaya buradan başlamakla doğru yapıyoruz. Arabayı ya da kadını birileri mutlaka görmüş olmalı. Buradaki evlere gidip sormalıyız. Björk yarın bir basın toplantısı yapmalı. Bu olayı çok ciddiye aldığımızın bilinmesinde yarar var.”
“Ne olmuş olabilir?” diye sordu Wallander.
“Aklımızdan bile geçirmememiz gereken bir şey,” diye karşılık verdi Martinson.
Tam o sırada yağmur başladı. Arabanın camları sırılsıklam olmuştu. Wallander, “Lanet olsun,” diye söylendi.
“Evet,” dedi Martinson. “Haklısın.”
Neredeyse gece yarısı olacaktı. Yorgun ve perişan polisler hâlâ Louise Åkerblom’un büyük bir olasılıkla hiç görmediği evin önündeki taşlı yolda toplanmışlardı. Ne lacivert arabanın ne de Louise Åkerblom’un izine rastlamışlardı. İki geyik cesedinden başka bir şey bulamamışlardı. Ve bir polis arabası meşe ağacının yanındaki diğer polislerin yanına giderken az kalsın bir Mercedes’e çarpıyordu.
Björk herkese teşekkür etti. Wallander’in polislerin eve gönderilmeleri ve ertesi sabah saat altıda araştırmanın yeniden başlamasına ilişkin önerisini kabul etmişti.
Oradan en son ayrılan Wallander oldu. Ystad’a doğru yola koyulmadan önce, Robert Åkerblom’u araç telefonundan arayarak yeni bir şey bulamadıklarının haberini verdi. Saat bir hayli geç olmasına karşın Åkerblom, Wallander’i evine davet etti.
Wallander arabayı çalıştırmadan önce Stockholm’deki kız kardeşini aradı. Kardeşinin geç saatlere kadar oturduğunu biliyordu. Ona babalarının eve gelen yardımcı kadınla evlenmeyi düşündüğünü söyledi. Kız kardeşi bu sözlere kahkahalarla gülünce Wallander çok şaşırdı. Ama kız kardeşi mayıs başlarında Skåne’ye geleceğine söz verince Wallander derin bir soluk aldı.
Telefonu yerine koyarak Ystad’a doğru yola koyuldu. Yağmur olanca hızıyla yağıyordu.
Robert Åkerblom’un evine doğru sürdü arabasını. Evin alt katında ışık yanıyordu. Bu evin, çevredeki diğer evlerden hiçbir farkı yoktu. Arabadan inmeden önce arkasına yaslanarak gözlerini kapadı. Louise Åkerblom o eve kadar gidemedi bile, diye geçirdi içinden. Peki, yolda başına ne gelmişti? Bu olayda anlaşılmayan birçok şey vardı. Anlayamıyorum, diye mırıldandı.
О проекте
О подписке
Другие проекты