Читать книгу «Beyaz Aslan» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

3

Bir banka soyup tüm dünyayı hayrete düşürmek Kurt Wallander’in vazgeçemediği hayallerinden biriydi ama birçok kişinin de aynı hayali kurduğundan emindi. Sıradan bir bankanın kasasında ne kadar para vardır, diye geçirdi içinden. Düşündüğünden daha mı azdır? Yoksa yeterince var mıdır? Böylesine çok parayla ne yapacağını tam olarak bilemiyordu ama yine de hayalinden vazgeçemiyordu. Aklından geçen bu düşüncelere gülümsedi. Ama gülümsemesi suçluluk duygusunu bastıramadı.

Louise Åkerblom’u canlı bulamayacağından artık emindi. Elinde cinayetin işlendiği yere ilişkin ne bir delil ne de kurban vardı ama yine de bir cinayet işlendiğinden emindi.

İki küçük kızın fotoğrafı bir türlü gözünün önünden gitmiyordu. Açıklanması olanaksız bir şeyi nasıl açıklayabilirim, diye düşündü. Robert Åkerblom ileride kendisini iki küçük çocukla bırakan tanrısına nasıl dua edebilecekti?

Kurt Wallander, Skurup’taki Sparbanken’de, geçen cuma günü emlak kredisi konusunda Louise Åkerblom’a yardım eden müdür yardımcısının dişçiden dönmesini bekliyordu. Bankaya on beş dakika önce gelen Wallander, daha önce bir kez karşılaştığı banka müdürü Gustav Halldén’le bir süre konuşmuş ve bu konudan kimseye söz etmemesini rica etmişti.

“Hem zaten, ciddi bir şey olduğunu da sanmıyoruz,” diye açıkladı Wallander.

“Anlıyorum,” dedi Halldén. “Sıradan bir şey olduğunu düşünüyorsunuz.”

Wallander başını sallayarak onayladı. Aynen böyleydi işte. Düşünce ve bilgi sınırlanınca insan başka nasıl düşünebilirdi?

Düşünceleri yanına yaklaşan biri tarafından kesildi.

“Benimle konuşmak istemişsiniz,” dedi bir erkek sesi arkasından.

Wallander döndü.

“Müdür Yardımcısı Moberg, siz misiniz?”

Adam evet dercesine başını salladı. Gençti, Wallander’in kafasındaki müdür yardımcısı profiline göreyse çocuk sayılacak yaştaydı. Ama Wallander ’in dikkatini ânında çeken başka bir şey vardı bu genç adamda. Yanaklarından biri gözle görülür derecede şişmişti.

“Konuşurken hâlâ zorlanıyorum,” diye geveledi Moberg.

Wallander adamın söylediklerini anlayamamıştı.

“Biraz beklesek daha iyi olacak,” dedi Moberg. “Uyuşturucunun etkisinin geçmesini beklemeliyiz.”

“Yine de deneyelim,” dedi Wallander. “Fazla zamanım yok. Tabii konuşurken canınız çok yanmıyorsa, demek istiyorum.”

Moberg başını iki yana sallayarak, arka taraftaki küçük toplantı odasına doğru yürüdü.

“İşte tam buradaydık,” diye açıkladı müdür yardımcısı. “Louise Åkerblom’un oturduğu sandalyede oturuyorsunuz. Halldén onun hakkında konuşmak istediğinizi söyledi. Kayıp mı?”

“Kayıp olduğu bildirildi,” dedi Wallander. “Bana kalırsa akrabalarını görmeye gitmiş ve eve haber vermeyi unutmuştur.”

Moberg’in şiş yüzünden bile bu sözlere kuşkuyla yaklaştığı anlaşılıyordu. İyi, diye geçirdi içinden Wallander. Eğer ortada bir kayıp varsa vardır. Hiç kimse yarı kayıp olamaz.

Müdür yardımcısı, masanın üstündeki sürahiden bardağına su doldururken, “Ne öğrenmek istiyorsunuz?” diye sordu.

“Geçen cuma günü öğleden sonra olanları öğrenmek istiyorum,” diye yanıtladı Wallander. “Tüm ayrıntılarıyla. Saat kaçta, ne dedi, ne yaptı? Ayrıca evi satan ve alan kişilerin de adlarını istiyorum, onlarla da görüşmem gerekebilir. Louise Åkerblom’u daha önceden tanır mıydınız?”

“Onunla defalarca karşılaştım,” diye cevapladı Moberg. “Dört alım satım işlemini birlikte yaptık.”

“Bana geçen cuma gününden söz edin.”

Müdür yardımcısı ceketinin iç cebinden not defterini çıkardı.

“Randevumuz ikiyi çeyrek geçeydi,” dedi. “Louise Åkerblom toplantı saatinden birkaç dakika önce geldi. Havanın güzelliğinden söz ettik.”

“Gergin ya da endişeli bir hâli var mıydı?” diye sordu Wallander.

Moberg cevap vermeden kısa bir süre düşündü. “Hayır,” dedi. “Aksine çok mutlu görünüyordu. Daha önce onun genellikle sinirli biri olduğunu düşünürdüm ama cuma günü kesinlikle öyle değildi.”

Wallander başını sallayarak anlatmayı sürdürmesini belirtti.

“Daha sonra da müşteriler geldi. Nilson adında genç bir çift. Sövde’de ölen mal sahibinin temsilcisi… Bu toplantı odasında oturduk ve tüm işlemi gözden geçirdik. Alışılmışın dışında bir şey yoktu. Tüm evrak ve belgeler yasalara uygundu. Tapu, ipotek senedi, borç formları… İşlemler fazla sürmedi. Ayrılırken herhâlde birbirimize iyi hafta sonları dilemişizdir ama bunu tam olarak hatırlayamıyorum.”

“Louise Åkerblom telaşlı mıydı?” diye sordu Wallander.

Müdür yardımcısı bir an için düşündü.

“Olabilir,” dedi. “Evet, galiba. Emin değilim. Ama emin olduğum başka bir şey var.”

“Ne?”

“Doğruca arabasına gitmedi.”

Moberg küçük park alanına bakan pencereyi işaret etti.

“Bu park alanı banka müşterilerine ayrılmıştır,” diye sürdürdü konuşmasını müdür yardımcısı. “Geldiğinde arabasını oraya park ettiğini görmüştüm. Bankadan ayrıldığında ben hâlâ bu odada telefonla konuşuyordum. Buradan her şeyi görebiliyorum. Arabasına bindiğinde eğer yanlış hatırlamıyorsam elinde bir torba vardı. Evrak çantasının dışında, demek istiyorum.”

“Torba mı?” diye sordu Wallander. “Neye benziyordu?”

Moberg omuz silkti.

“Torba neye benzer ki?” dedi müdür yardımcısı. “Plastik değildi, kâğıttı galiba.”

“Sonra da arabasına binip gitti, öyle mi?”

“Gitmeden önce arabasından telefon etti.”

Kocasına, diye geçirdi içinden Wallander. Şimdiye değin her şey birbirine uyuyordu.

“O sırada saat üçü biraz geçiyordu,” dedi Moberg. “Üç buçukta başka bir toplantım daha vardı ve hazırlanmam gerekiyordu. Telefon konuşmam biraz uzun sürmüştü.”

“Ne zaman gittiğini görebildiniz mi?”

“Hayır, kendi odama dönmüştüm.”

“Demek onu son gördüğünüzde araba telefonundan konuşuyordu?”

Moberg evet dercesine başını salladı.

“Arabası ne markaydı?”

“Araba konusunda iyi olduğum söylenemez,” dedi müdür yardımcısı. “Ama koyu renkti. Galiba lacivertti.”

Wallander not defterini kapattı.

“Eğer aklınıza bir şey gelirse beni hemen arayın,” dedi. “Küçük bir ayrıntı bile çok önemli olabilir.”

Wallander alıcı ve satıcının adlarını ve telefon numaralarını yazdıktan sonra bankadan ayrıldı. Ön kapıdan dışarı çıktıktan sonra meydanda bir an durdu.

Kese kâğıdı, dedi kendi kendine. Fırıncılar kese kâğıdı kullanırlar.

Tren yoluna paralel yolda bir fırın olduğunu hatırladı. Karşıya geçerek sola döndü.

Tezgâhtaki genç kız cuma günü de orada çalışıyordu ama Wallander’in gösterdiği Louise Åkerblom’un resmine baktığında onu hatırlamadığını söyledi.

“Diğer fırına gitmiş olmalı,” dedi satıcı kız.

“O nerede?”

Genç kız yeri tarif edince Wallander bu fırının bankaya çok yakın olduğunu gördü. Fırından içeri girer girmez yaşlıca bir kadın ona ne almak istediğini sordu. Wallander kadına kimliğini göstererek Louise Åkerblom’un fotoğrafını uzattı.

“Acaba bu fotoğraftaki kadını tanıyor musunuz?” diye sordu. “Geçen cuma günü büyük bir olasılıkla saat üç civarında sizden alışveriş yaptı.”

Yaşlı kadın resmi daha iyi görebilmek için gözlüklerini taktı.

“Bir şey mi oldu?” diye sordu merakla. “Kim bu kadın?”

Wallander kibar bir sesle, “Lütfen bana onu daha önce görüp görmediğinizi söyleyin,” dedi.

Kadın başını evet dercesine salladı.

“Onu hatırlıyorum,” dedi. “Galiba pasta almıştı. Evet, şimdi daha iyi hatırladım. Napolyon pastayla ekmek almıştı.”

Wallander bir an için düşündü.

“Kaç tane pasta aldı?” diye sordu.

“Dört. Pastaları kutuya koyacaktım ama buna gerek olmadığını, kese kâğıdının yeterli olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Acelesi var gibiydi.”

Wallander başını salladı.

“Dükkândan çıktıktan sonra nereye gittiğini gördünüz mü?”

“Hayır. O sırada başka müşteriler vardı.”

“Teşekkür ederim,” dedi Wallander. “Çok yardımcı oldunuz.”

“Ne oldu?” diye sordu kadın.

“Hiçbir şey,” diye cevap verdi Wallander. “Her zamanki sıradan sorular.”

Fırından çıkarak, Louise Åkerblom’un arabasını park ettiği, bankanın arkasındaki otoparka doğru gitti.

Fazla bir yol alamadık, diye geçirdi içinden. İşte tam bu noktada kadının izini kaybediyoruz. Evi görmek için buradan hareket ediyor ama evin nerede olduğunu henüz bilmiyoruz. Arabasına bindikten sonra da telesekretere bir mesaj bırakıyor. Keyfi yerinde; pasta almış ve saat beşte kendi evinde olmayı planlıyordu.

Saatine baktı. Üçe üç vardı. Üç gün önce Louise Åkerblom da tam bu saatte, tam bu noktada duruyordu.

Wallander bankanın önüne park ettiği arabasına doğru gitti. Arabaya biner binmez hırsızın çalamadığı birkaç kasetten birini teybe koydu. Ve o âna dek öğrendiklerini sıraladı kafasında. Åkerblom ailesinin dört bireyinin cuma akşamı yiyemedikleri dört pastayı düşünürken Placido Domingo’nun gür sesi arabayı doldurdu. Birden pastaları yemeden ailenin dua edip etmeyeceği geldi aklına. Tanrı’ya inanmanın nasıl bir şey olduğunu düşündü.

Aynı anda aklına bir başka fikir daha geldi. Olayları konuşmak için merkezdeki toplantıya gitmeden önce bir görüşme daha yapabilecek zamanı vardı.

Robert Åkerblom ne demişti? Papaz Tureson!

Wallander arabayı çalıştırdı ve Ystad’a doğru sürdü. E14 karayoluna geldiğinde hız sınırını zorlamaya başlamıştı. Merkezin santral memuru Ebba’yı arayarak Papaz Tureson’u bulmasını ve derhâl kendisiyle görüşmek istediğini söylemesini rica etti. Ystad’a gelmeden az önce Ebba arayarak Papaz Tureson’un Metodist kilisesinde olduğunu ve kendisini görebileceğini söyledi.

“Ara sıra kiliseye gitmende bir sakınca yok,” dedi Ebba.

Wallander geçen yıl Riga’daki kilisede Baiba Liepa’yla geçirdiği geceleri düşündü. Ama hiçbir şey söylemedi. İstese bile o sırada onu düşünecek zamanı yoktu.

Papaz Tureson uzun boylu, yapılı, kır saçlı, orta yaşlı biriydi. El sıkışırken Wallander adamın ne denli güçlü olduğunu hissetti.

Kilisenin içi oldukça sıradandı. Wallander kiliselerde genellikle hissettiği o yoğun baskıyı bu kez hissetmedi. Mihrabın yanındaki ahşap sandalyelere oturdular.

“Birkaç saat önce Robert’le konuştum,” dedi Papaz Tureson. “Zavallı adam, perişan bir hâlde. Louise’i daha bulamadınız mı?”

“Hayır,” diye cevap verdi Wallander.

“Acaba ne oldu? Louise kendini tehlikeye atabilecek bir kadın değildi ki.”

“Bazen insan kadere karşı koyamıyor,” dedi Wallander.

“Ne demek istiyorsunuz?”

“İki tür tehlike vardır. Bunlardan biri insanın kendisini içine attığı tehlike, diğeriyse sizi içine çeken tehlike. İkisi aynı şey değildir.”

Papaz Tureson ellerini iki yana açtı. Çok endişeli bir hâli vardı, çocuklara ve Robert’e üzüldüğü her hâlinden belli oluyordu.

“Bana ondan söz edin,” dedi Wallander. “Nasıl biriydi? Onu uzun zamandan beri mi tanıyordunuz? Åkerblom’lar nasıl bir aileydi?”

Papaz Tureson son derece ciddi bir ifadeyle Wallander’e baktı. “Sanki her şey sona ermiş gibi sorular soruyorsunuz,” dedi.

“Özür dilerim, bu benim kötü alışkanlıklarımdan biri,” dedi Wallander. “Elbette, nasıl biri, diye sormak istemiştim.”

“Bu kilisede beş yıldan beri çalışıyorum,” diye söze başladı. “Aslen Göteborglu olduğumu belki biliyorsunuz. Åkerblom’lar ben buraya geldiğimden beri kiliseye üyeler. Her ikisi de Metodist ailelerden geliyor ve birbirlerini de ilk kez kilisede görmüşler. Şimdi de kızlarını gerçek birer Metodist gibi yetiştiriyorlar. Robert ve Louise son derece iyi insanlardır. Çalışkan, cömert ve tutumlu kişiler. Onlardan başka türlü söz etmek mümkün değil. Aslında onları birbirinden ayrı düşünmek de mümkün değil. Kilisemizin üyeleri Louise’in kaybolmasına çok üzüldüler. Dünkü dua sırasında bunu yoğun bir şekilde hissettim.”

Kusursuz aile. Görünürde tek bir pürüz bile yok, diye geçirdi içinden Wallander. Bin farklı kişiyle de konuşsam hepsi aynı şeyi söyleyecek.

Louise Åkerblom’un tek bir kötü tarafı bile yok. Tek bir tane bile. Tek garip olay, onun ortadan kaybolması.

Ama yine de eksik ya da ters bir şeyler var.

“Bir şey mi düşünüyorsunuz, Komiser?” diye sordu Papaz Tureson.

“Kusurları düşünüyorum,” dedi Wallander. “Bütün dinlerin temelinde bu yok mu? Tanrı’nın kusurlarımızın üstesinden gelmede bize yardım edeceği inancı?”

“Elbette.”

“Ama görünen o ki Louise Åkerblom’un bir tane bile kusuru, zayıflığı yok. Onunla ilgili söylenen her şey kusursuz biri olduğu doğrultusunda. Bu da beni kuşkulandırıyor. Gerçekten böylesine tepeden tırnağa iyi insanlar var mı?”

“Louise işte böyle bir insan,” dedi Papaz Tureson.

“Onun neredeyse bir melek olduğunu mu söylüyorsunuz?”

“Pek değil,” dedi Papaz Tureson. “Kilisenin düzenlediği sosyal akşamların birinde bir keresinde kahve yapmıştı. Kahve yaparken elini yakmıştı. Yüksek sesle küfrettiğini duydum.”

Wallander geriye dönüp her şeye yeniden başlamayı düşündü. “Karı kocanın kavga etme olasılığı yok, değil mi?” diye sordu.

“Kesinlikle yok,” diye karşılık verdi Papaz Tureson.

“Başka bir adam?”

“Elbette yok. Umarım Robert’e bunları sormazsınız.”

“Dini açıdan bazı kuşkulara kapılmış olabilir mi?”

“Bunun asla söz konusu olmayacağından eminim. Olsaydı hissederdim.”

“İntihar etmesi için herhangi bir neden var mıydı?”

“Hayır.”

“Ya da çıldırması için?”

“Neden çıldırsın ki? Son derece dengeli bir kişiliği var onun.”

Wallander kısa bir sessizlikten sonra, “Birçok kişinin bir ya da birkaç sırrı vardır,” dedi. “Louise Åkerblom’un da ne kocasıyla ne de başkalarıyla paylaşabileceği bir sırrı olamaz mı?”

Papaz Tureson başını salladı. “Elbette herkesin bir sırrı vardır,” dedi. “Genellikle de bunlar karanlık, kasvetli sırlardır. Yine de Louise’in ailesini terk etmesi ve bunca üzüntüye neden olmasını gerektiren bir sırrı olduğunu kesinlikle düşünmüyorum.”

Wallander’in başka sorusu yoktu.

Eksik bir şeyler var, diye geçirdi içinden. Kusursuz gözüken bu resimde eksik olan bir şey var.

Ayağa kalkarak Papaz Tureson’a teşekkür etti.

“Kilisenize gelen diğer kişilerle de konuşacağım,” dedi. “Tabii, eğer ortaya çıkmazsa.”

“Ortaya çıkmak zorunda,” dedi Papaz Tureson. “Başka bir olasılık yok.”

Wallander, Metodist kilisesinden ayrıldığında saat dördü beş geçiyordu. Yağmur başlamıştı. Sert rüzgârda ürperdi. Kendini çok yorgun hissediyordu. Bir süre arabada oturdu, iki küçük kızın annelerini yitirdikleri düşüncesiyle başa çıkamıyor gibiydi.

* * *

Saat dört buçukta merkezde, Björk’ün bürosunda toplandılar. Martinson kanepede oturuyor, Svedberg de duvara yaslanmıştı. Her zamanki gibi elini sanki bir tel saç bulacakmışçasına kel kafasında dolaştırıp duruyordu. Wallander ahşap bir sandalyeye oturmuştu. Björk masasında, telefonda konuşuyordu. Sonunda telefonu kapattı, santrali arayarak Robert Åkerblom’un dışında hiç kimsenin telefonunu bağlamamasını söyledi.

“Ne kadar yol aldık?” diye sordu Björk. “Nereden başlayacağız?”

“Doğrusu ben bir arpa boyu bile yol alamadım,” diye karşılık verdi Wallander.

“Svedberg’le Martinson’a gerekli bilgiyi verdim,” dedi Björk. “Kadının arabasını arıyoruz. Bu olayın ciddi olduğunu düşünüyoruz.”

1
...
...
15