“Bunu öz kardeşime bile yapmam.” diye yanıtladı tenekeci. “Ben emri o herife tebliğ edene kadar kimse bendeki belgeyi görmeyecek.”
“Peki, öyle olsun.” dedi Robin. “Belgeyi bana göstermeyip de kime göstereceksin bilemiyorum doğrusu. Neyse, işte Mavi Domuz Hanı’nın önündeyiz. Hadi, içeri girelim de lezzetli ekim birasından tadalım.”
Tüm Nottinghamshire’da Mavi Domuz’dan daha keyifli bir han bulunamazdı. Hiçbirinin etrafı buradakiler kadar güzel ağaçlar ya da böylesi sarmaşıklar ve tatlı çalılıklarla kaplı değildi; hiçbirinin böylesine lezzetli ve bol köpüklü bir birası yoktu ve hiçbirinde, çetin kışın kuzey rüzgârı tüm haşmetiyle uğuldayıp kar çitlerin etrafında biriktiğinde, Mavi Domuz’un ocağındaki kadar harlı bir ateş bulunamazdı. Böyle zamanlarda, yanan ocağın etrafında oturmuş neşeli şakalar yapan, kızarmış yengeçler3 ocağın üzerinde köpüren biraların içlerinde fokurdarken, toprak ağalarından ya da taşralılardan oluşan iyi bir dost meclisi bulunabilirdi. Bu han, Robin Hood ve çetesi tarafından da iyi bilinirdi; o ve Küçük John, Will Stutely ya da Doncasterlı genç David gibi neşeli arkadaşları ile birlikte bütün orman karla kaplı olduğu zamanlarda sık sık bu handa toplanırlardı. Hancıya gelince, çenesini tutmasını ve dilinin ucundaki sözleri dudakları arasından geçmeden yutmasını iyi biliyordu; çünkü hangi ata oynayacağını ve yağlı kapının hangisi olduğunun çok iyi farkındaydı. Robin ve çetesi en iyi müşterileriydi, hesaplarını daha kapının arkasındaki tahtaya tebeşirle yazılmadan ödüyorlardı. Robin Hood ve tenekeci oraya gelip yüksek sesle iki büyük kâseyle bira istediklerinde, hancının bu kanun kaçağını gayet iyi tanıdığını kimse bakışlarından ya da konuşmalarından anlayamazdı.
Robin, tenekeciye: “Sen burada bekle.” dedi. “Ben de gidip hancının doğru yerden bira getirip getirmediğine bakayım. Çünkü bildiğim kadarıyla, Tamworthlu Withold’un yeni mayaladığı sağlam bir ekim birası var.”
Böyle söyleyerek içeri girdi ve han sahibine, güzel İngiliz birasının içine bir ölçü sert Felemenk içkisi eklemesini fısıldadı; hancı, Robin’in dediğini yaptı ve içkiyi onlara getirdi.
“Aman Tanrı’m.” dedi tenekeci, biradan büyük bir yudum aldıktan sonra. “Şu Tamworthlu Withold ki iyi bir Sakson ismidir bu arada, bilmeni isterim, şimdiye dek Wat o’ the Crabstaff’ın boğazından geçen en sağlam birayı yapmış gerçekten.”
“İç dostum, iç!” diye bağırdı Robin. Bu arada kendisi yalnızca dudaklarını ıslatacak yudumlar alıyordu. “Hey, hancı! Dostuma aynısından bir kap daha getir. Hadi, şimdi benim için bir şarkı mırıldan bakalım, benim neşeli arkadaşım.”
“Tabii ki sevgili dostum, hemen sana bir şarkı söyleyeyim.” dedi tenekeci. “Çünkü daha önce hiç böyle bir bira tatmamıştım. Aman Tanrı’m, daha şimdiden başımı döndürdü bu meret! Hey, hancı hanım, iyi bir şarkı duymak istiyorsan gel sen de dinle; sen de gel güzel kız, çünkü bir çift ışıltılı güzel göz bana bakarken çok daha iyi şarkı söylerim.”
Sonra Kral Arthur’un zamanından kalma eski bir türkü olan Sör Gawaine’in Evliliği’ni söylemeye başladı. Eski zamanların ağır İngilizcesiyle yazılmış bu türküyü bir ara kendiniz de okuyabilirsiniz; o türküyü söyledikçe herkes soylu şövalyenin ve Kral’ına yaptığı fedakârlığın yüreklere dokunan bu asil öyküsünü dinledi. Ancak tenekeci şarkının son dizesine bile gelemeden, biraya karışan sert içkilerin etkisiyle gevelemeye ve başı dönmeye başladı. Önce dili sürçtü, sonra gitgide sesi kalınlaştı; sonra da başı bir o yana bir bu yana sallandı ve en sonunda, sanki bir daha hiç uyanmayacakmış gibi derin bir şekilde sızdı.
Robin Hood neşeli bir kahkaha patlattı ve hünerli parmaklarıyla tenekecinin kesesindeki arama emrini hızla aldı. “Çok kurnazmışsın tenekeci.” dedi. “Ama henüz kurnaz hırsız Robin Hood kadar kurnaz değilsin.”
Sonra hancıyı yanına çağırdı ve şöyle dedi: “İşte, iyi dostum, bugün bize verdiğin ziyafet için on şilin. Sevgili konuğuna iyi bak, uyandığında on şilin de ondan alabilirsin; eğer parası yoksa da karşılığında çantasını, çekicini ve hatta paltosunu bile alabilirsin. Yeşil ormana gelip bana zarar vermek isteyenleri ben de böyle cezalandırırım. Üstelik elinden geldiği sürece iki kez hesap almayacak bir hancı da tanımadım ben.”
Bunun üzerine hancı sinsice gülümsedi, sanki kendi kendine muzip bir şekilde “Tereciye tere satıyorsun.” der gibi bir gülümsemeydi bu.
Tenekeci, akşam güneşi ufuktan çöküp gölgeler ormanlık alanın tepesinde uzayıncaya kadar uyumuştu. Sonunda uyandı. Önce yukarı sonra aşağı baktı; sonra doğuya ve sonra da batıya baktı; rüzgârın savurduğu arpa samanları gibi dağılıp karışmış aklını toparlamaya çalışıyordu. Önce neşeli dostunu hatırladı ama o gitmişti. Sonra elindeki sağlam yengeç sopasını düşündü. Sonra da arama emrini ve Robin Hood’a bunu tebliğ ettirirse kazanacağı seksen altını hatırladı. Elini kesesine attı ama ne arama emri ne de tek kuruşu vardı. Bunun üzerine öfkeyle ayağa fırladı.
“Heey, hancı!” diye bağırdı. “Az önce yanımda olan o düzenbaz nereye gitti?”
“Ne düzenbazından bahsediyorsunuz efendim?” diye sordu hancı. Kızgın suya yağ döken biri gibi tenekecinin sinirlerini yatıştırmak için kendisine “Efendim.” diye hitap ediyordu. “Yemin ederim ki Sherwood Ormanı’na bu kadar yakın bir yerde hiç kimse o adama düzenbaz demeye cesaret edemez. Zatıalinizin yanında kuvvetli bir adam vardı evet ama sizin onu zaten tanıdığınızı sanıyordum çünkü buralarda yanından geçip de onu tanımayacak pek az kişi vardır.”
“Sizin bu kokuşmuş hanınıza daha önce hiç gelmemiş ben, buradaki bütün domuzları nereden tanıyayım? Kimdi o zaman söyle, madem bu kadar iyi tanıyorsun?”
“Buralarda insanların Robin Hood dedikleri yiğit bir delikanlıdır kendisi.”
“Tanrı aşkına!” Tenekeci, telaşlı ve kızgın bir boğa gibi boğuk bir sesle bağırdı. “Beni hanınıza girerken görmüştünüz. Ben kendi hâlinde, dürüst bir zanaatkârım ve yanımdaki adamın kim olduğunu kendiniz de bildiğiniz hâlde bana onun kim olduğunu söylemediniz. Şimdi senin de düzenbaz kafanı kırmasını iyi bilirim!” Sopasını kavradı ve hancıya şu an durduğu yerde vuracakmış gibi öfke içinde baktı.
“Hayır, dur.” diye bağırdı hancı, korktuğu için dirseğini yüzüne doğru kaldırarak. “Onu tanımadığını nereden bilebilirdim ki?”
Tenekeci: “Sabırlı bir adam olduğum ve kel kafanı bağışladığım için bana gerçekten minnettar olmalısın.” dedi. “Bir daha asla müşterilerini aldatmayacaksın. Ama o düzenbaz Robin Hood’a gelince, şimdi onu aramaya gidiyorum ve eğer onun düzenbaz kafasını patlatmazsam sopamı küçük odun parçalarına ayırsınlar ve bundan sonra bana kadın desinler.” Böyle diyerek kalktı ve yola çıkmak için kendini toparladı.
“Hayır.” dedi hancı, önünde durup sürüsünü güden bir çoban gibi kollarını uzatarak. Çünkü parasını gerçekten istiyor ve bu onu cesaretlendiriyordu. “Bana paramı ödeyene kadar hiçbir yere gidemezsin.”
“O sana ödemeyi yapmadı mı?”
“Bir kuruş bile vermedi ve bugün tam on şilin değerinde bira içtiniz. Hayır, bana ödeme yapmadan gidemezsin, yoksa adaletli Şerif’imizin bundan haberi olur.”
“Ama sana ödeyecek hiçbir şeyim yok ki dostum.” dedi tenekeci.
“Dostun falan değilim ben senin.” dedi hancı. “On şilin kaybetmek söz konusu ise eğer dost most olamam! Ya bana borcun olan parayı kuruşu kuruşuna öde ya da ceketini, çantanı, çekicini falan bırak; yine de bunların on şilin etmediğini ve bu yüzden zararda olacağımı da biliyorum. Dur, kıpırdarsan eğer içeride vahşi bir köpeğim var ve onu senin üzerine salarım. Maken, kapıyı aç ve bu adam bir adım daha kıpırdarsa Brian’ı serbest bırak.”
“Hayır.” dedi tenekeci, ülkeyi dolaştığında köpeklerin ne kadar vahşi olduğunu öğrenmişti. “Ne istiyorsan al ve bırak gideyim, lanet köpeğin de yerinde kalsın. Ama var ya hancı! Eğer o aşağılık herifi yakalarsam, yemin ederim yaptığı her şeyin bedelini unutamayacağı bir şekilde ödeyecek!”
Böyle söyleyip öfkeyle kendi kendine konuşarak ormana doğru uzaklaştı; hancı, değerli eşi ve Maken arkasından baktılar. İyice uzaklaştığında da kahkahalarla gülüştüler.
“Robin’le herifi soyup soğana çevirdik.” dedi hancı.
O sıralarda Robin Hood ormanın içinden geçerek Fosse Yolu’na doğru gidiyordu; çünkü ay dolunaydı ve belli ki gece aydınlık olacaktı. Elinde sağlam meşe sopasını taşıyordu ve belinde de her zamanki gibi borazanı asılıydı. Robin böylelikle bir yandan keyifli bir şekilde ıslık çalarak orman yolunda yürürken; tenekeci de kendi kendine söylenip kızgın bir boğa gibi başını sallayarak başka bir yoldan geliyordu ve böylece, keskin bir dönemeçte aniden yüz yüze geldiler. İkisi de bir süre hareketsiz bir şekilde birbirlerine baktı, daha sonra Robin konuştu:
“Merhaba benim sevgili bülbülüm.” dedi neşeyle gülerek. “Söyle bakalım beğendin mi biranı? Benim için bir şarkı daha söyler misin?”
Tenekeci önce bir şey söylemedi, yalnızca Robin’e hiddetle baktı. “Şimdi.” dedi en sonunda. “Seninle sonunda karşı karşıya geldiğime çok sevindim ve eğer bugün kemiklerini derinin içinde paramparça etmezsem ayağını boynumun üzerine zaferle koymana izin veriyorum.”
“Memnuniyetle!” diye bağırdı neşeli Robin. “Kır bakalım kemiklerimi, hadi, yapabilirsin.” Böyle söyleyerek sopasını kavradı ve kendini savunmaya alarak bekledi. Tenekeci hırsla ellerine tükürdü ve sopasını kavrayarak Robin’e doğru yaklaştı. İki ya da üç darbe indirdi ama çok geçmeden dengi bir rakiple karşılaştığını anladı çünkü Robin tenekecinin tüm darbelerini savuşturup karşılık verdi ve tenekeciden önce davranarak tam kaburgalarının üzerine bir darbe indirdi. Bunun üzerine Robin yüksek sesle güldü, tenekeci her zamankinden daha çok öfkelendi ve tüm gücüyle tekrar vurdu. Robin yine iki darbeyi savuşturdu ama üçüncüsünde sopası tenekecinin art arda gelen güçlü darbeleri sonucunda kırıldı. Sopa elinden düşerken Robin: “Yazıklar olsun sana, alçak sopa!” diye bağırdı. “En çok ihtiyacım olduğu anda beni böyle yüzüstü bırakacak kadar hain bir sopasın sen.”
“Şimdi teslim ol bakalım.” dedi tenekeci. “Bundan böyle benim esirimsin. “Eğer teslim olmazsan seni döve döve muhallebiye çeviririm.”
Robin Hood, buna cevap vermek yerine borazanını dudaklarına götürerek tam üç kez yüksek ve net bir sesle üfledi.
“Pekâlâ.” dedi tenekeci. “İstediğin kadar borazan üfleyebilirsin ama benimle Nottingham kasabasına geleceksin çünkü Şerif seni orada görmeyi bekliyor. Şimdi teslim oluyor musun yoksa illa o güzel kafanı kırayım mı?”
“Ekşi bira içmem gereken bir durumda kalırsam içerim elbet.” dedi Robin. “Ama hayatım boyunca hiçbir adama teslim olmadım, hem de vücudumda tek bir yara izi bile olmadan. Kendimi bir düşünüyorum da sanırım şimdi de olmayacağım. Hey, benim neşeli çetem! Gelin gelin, acele edin!”
Sonra birdenbire ormanın içinden Küçük John ve asker yeşili giysiler içindeki altı cesur adam fırlayıverdi.
“Ne oldu efendimiz?” diye bağırdı Küçük John. “Borazanını bu kadar yüksek sesle çalmana sebep olan şey de nedir?”
“Orada duran tenekeci.” dedi Robin. “Beni Nottingham’a götürüp darağacında sallandırmak istiyor.”
Küçük John: “O zaman kendisi asılsın bakalım.” diye bağırdı ve diğerleriyle birlikte onu yakalamak için tenekecinin üzerine atıldılar.
“Hayır, ona dokunmayın.” dedi Robin. “O kuvvetli bir adamdır. Mesleği tenekecilik ve bu işe gerçekten yeteneği var; üstelik çok da güzel türkü söylüyor. Söyle bakalım dostum, neşeli adamlarım arasına katılmaya ne dersin? Kırk marklık bir maaşın ve yılda üç asker yeşili takım alma hakkın olacak. Neyin varsa bizimle paylaşacaksın ve yeşil ormanda bizimle birlikte neşeli bir hayat süreceksin. Bizim dünyevi kaygılarımız olmaz, Sherwood Ormanı’nın derinliklerindeki tatlı gölgeliklerde şanssızlık bizi bulmaz. Burada esmer geyikleri avlar, geyik eti, yulaflı tatlı kekler, lor peyniri ve balla besleniriz. Benimle gelecek misin?”
“Evet, tabii ki sizlere katılacağım.” dedi tenekeci. “Çünkü neşeli hayatı severim ve doğrusunu söylemek gerekirse her ne kadar kaburgalarıma vurup beni dolandırmış olsan da seni de sevdim iyi kalpli efendi. Senin benden hem daha cesur hem de daha kurnaz bir adam olduğunu kabulleniyorum. Bu yüzden de sana memnuniyetle itaat edeceğim ve senin en sadık hizmetkârlarından olacağım.”
Böylelikle herkes adımlarını, bundan böyle tenekecinin de onlarla yaşayacağı ormanın derinliklerine doğru çevirdi. Tenekeci çete için zaman zaman güzel türküler söylerdi, tabii meşhur Allan a Dale çeteye katılana kadar. Onun güzel sesi karşısında herkesin sesi bir karga kadar karttı ama o konuya daha sonra geleceğiz.
О проекте
О подписке
Другие проекты
