Читать книгу «Robin Hood» онлайн полностью📖 — Говарда Пайла — MyBook.
cover



Böyle söyledikten sonra Sherwood’un sınırına gelene kadar yeşil yapraklı orman yollarında ilerledi. Uzun bir süre hem ana orman yollarında hem de ara patikalarda, küçük vadicikler ve çalılık eteklerinde dolaştı. Ağaçların gölgelediği bir patikada güzel ve alımlı bir genç kızla karşılaştı, her ikisi de birbirlerini nazik sözlerle selamlayarak yollarına devam ettiler. Daha sonra bir atın üzerinde güzel bir hanımefendi gördü, şapkasını çıkardı, hanımefendi de genç delikanlıyı sakin bir şekilde selamladı. Saman yüklü bir eşeğe binmiş şişman bir keşiş gördü; sonra mızrağı, kalkanı ve güneş ışığında parıldayan zırhıyla cesur bir şövalye; sonra kıpkırmızı kıyafetler içinde bir uşak ve şimdi de ciddi adımlarla ilerleyen, güzel Nottingham kasabasından şişman bir kasaba sakini. Tüm bunlarla karşılaştı ama kendisi için bir macera bulamadı. Sonunda ormanın kenarındaki bir yola saptı; bu yol, üzerinde bir ağaç kütüğünden yapılmış dar bir köprünün bulunduğu geniş, çakıllı bir dereye doğru iniyordu. Köprüye yaklaştığı sırada derenin diğer tarafından uzun boylu bir yabancının geldiğini gördü. Bunun üzerine Robin adımlarını hızlandırdı, yabancı da hızlandırdı; her ikisi de karşıya önce geçmeyi düşünüyordu.

“Geri çekil bakalım.” dedi Robin. “Bırak, üstün olan önce geçsin.”

“Hayır.” diye cevap verdi yabancı. “O zaman sen geri çekil, çünkü daha üstün olan benim.”

“Bunu birazdan göreceğiz.” dedi Robin. “Olduğun yerde kal bu arada, yoksa Aziz Elfrida’nın kaşları üzerine yemin ederim ki sana, Nottingham okunun kaburgalarının arasında nasıl oynadığını gösteririm.”

“Şimdi.” dedi yabancı. “Eğer elinde tuttuğun yayın teline dokunmaya cüret edersen, derini bir dilenci mantosu gibi rengârenk olana dek işlerim.”

“Bir eşek kadar inatçısın.” dedi Robin. “Bu yüzden, keşişlerin Michaelmas’ta kızarmış kaz yemeği için dua etmesinden de önce bu oku senin kibirli kalbine saplayabilirim.”

“Ve sen de bir korkak gibi davranıyorsun.” diye cevap verdi yabancı. “Çünkü elimde sana karşılık verebileceğim basit bir karaçalı sopadan başka bir şey yokken sen beni kalbimden vurmak için güzel bir porsuk yayıyla orada duruyorsun.”

“Şimdi.” dedi Robin. “Hayatım boyunca hiç kimse tarafından korkak olarak adlandırılmadığıma tüm kalbimle inanıyorum. Sağlam yayımı ve kuvvetli oklarımı buraya koyacağım. Eğer o tarafa geçmeme izin verecek kadar cesaretliysen, erkekliğini sınamak için gidip ben de bir sopa alacağım.”

“Demek öyle. Peki, geçişini bekliyorum hem de büyük bir keyifle.” dedi yabancı. Bunun üzerine sopasına yaslandı ve Robin’i beklemeye başladı.

Sonra Robin Hood hızlı adımlarla gitti ve iki metre uzunluğunda, düz, sağlam bir meşe sopası kesip yumuşak dallarını kırarak geri döndü. Bu sırada yabancı sopasına yaslanmış, etrafına bakıp ıslık çalarak onu bekliyordu. Robin sopasını düzeltirken yabancıyı dikkatle izledi, göz ucuyla tepeden tırnağa süzdü ve daha önce hiç bu kadar uzun ya da iri yarı bir adam görmediğini düşündü. Robin uzun boyluydu ama yabancı, bir kafa ve bir boyun mesafesi kadar daha uzundu. Neredeyse iki metreyi geçiyordu. Robin’in omuzları genişti ama yabancınınki, bir avuç içinin iki katı kadar daha genişti. Oysa Robin’in beli neredeyse bir karıştı.

“Her neyse.” dedi Robin, kendi kendine. “Postunu neşe içinde sopalayacağım sevgili dostum.” Daha sonra yüksek sesle: “İşte benim güzel sopam, güçlü ve sert. Şimdi gelmemi bekle, cesaretin varsa ve korkmuyorsan benimle ortada buluş. Sonra ikimizden biri darbelerle dereye yuvarlanıncaya kadar çarpışacağız.” dedi.

Yabancı, sopasını başının üzerinde ve parmaklarının arasında hızla çevirerek: “Vay canına, gerçekten beni cesaretinle etkiledin!” diye haykırdı.

Arthur’un Yuvarlak Masa Şövalyeleri bile hiçbir zaman bu ikisi kadar sert bir dövüşte karşılaşmamışlardı. Robin hızla yabancının durduğu köprüye çıktı; önce bir çalım attı, sonra da yabancının kafasına öyle bir darbe indirdi ki eğer darbe hedefine ulaşsaydı yabancıyı hızla suya yuvarlayacaktı. Ama yabancı, Robin’in darbesini ustalıkla geri çevirdi ve karşılığında, Robin’in de yabancının yaptığı gibi geri çevirdiği, sert bir darbe indirdi. Bu şekilde neredeyse bir saat boyunca her biri kendi yerinde öylece kaldı, hiçbiri bir parmak aralığı bile geri gitmemişti ve bu süre içinde ikisi de pek çok darbe yemişti. İkisinin de her yanı ağrıyıp şişmişti ama ne “Yeter.” demeyi düşünüyorlar ne de köprüden düşecek gibi duruyorlardı. Ara sıra dinlenmek için durdular, ikisi de hayatları boyunca böyle bir sopa kullananı daha önce hiç görmediğini düşündü.

Sonunda Robin yabancının kaburgalarına öyle bir darbe indirdi ki yabancının ceketinden, güneşin altındaki bir saman çöpü gibi toz dumanı çıktı. O kadar kurnazca bir vuruştu ki yabancının köprüden düşmesine ramak kalmıştı ama o hemen kendini toparladı ve ustaca bir hamleyle Robin’in kafasından kan akmasına neden olan bir darbe indirdi. Robin öfkeden deliye dönmüştü, tüm gücüyle yabancıya tekrar vurdu. Ama yabancı darbeyi yine savuşturdu ve Robin’e bir kez daha vurdu; bu kez öyle bir vurdu ki Robin, topuklarının üzerinde suya düştü, tıpkı bir lobutun sağlam bir top darbesiyle düşmesi gibiydi.

“Peki şimdi neredesin bakalım, yürekli delikanlı?” diye bağırdı yabancı, kahkahalarıyla ormanı inleterek.

“Ah, selin ortasında kaldım ve akıntıyla birlikte aşağıya doğru yüzüyorum.” diye bağırdı Robin. Kendisi de bu acınası durumuna gülmekten kendini alamamıştı. Sonra ayağa kalkarak kıyıya doğru yürüdü. Küçük balıklar onun sıçramasından korkarak bir oraya bir buraya kaçışıyorlardı.

Kıyıya ulaştığında, “Elini uzat.” diye bağırdı. “Cesur ve sağlam bir yüreğin olduğunu kabul ediyorum. Üstelik sopa kullanma konusunda da gayet iyisin. Zaten bu yüzden, başımın içinde kavurucu bir haziran günündeki bir arı kovanı gibi vızıltılar dönüyor.”

Sonra borazanını dudaklarına götürdü ve orman patikalarında yankılanana kadar öttürdü. “Gerçekten yok artık.” dedi tekrar. “Sen oldukça uzun boylu bir delikanlısın ve çok da cesur birisin. Çünkü burası ile Canterbury kasabası arasında bana senin yaptığını yapabilecek bir başka adam daha yok.”

“Sen de öyle.” dedi yabancı, gülerek. “Cesur yürekli ve yiğit bir ağa gibi sopa kullanıyorsun.”

Sonra etraftaki çalılıklar birilerinin gelmesiyle hışırdamaya başladı ve aniden, başlarında neşeli Will Stutely bulunan birkaç cesur yiğitten oluşan çete, asker yeşili giysileri içinde gizlendikleri yerden fırladılar.

“Yürekli efendimiz.” diye bağırdı Will. “Bu nasıl olur? Resmen tepeden tırnağa sırılsıklam olmuşsunuz hem de iliklerinize kadar.”

Neşeli Robin: “Hadi canım.” diye cevap verdi. “Şuradaki iri cüsseli adam beni boynumdan kavrayıp suya fırlattı ve bir güzel de dövdü.”

Will Stutely: “O zaman kendisi de suya düşüp sağlam bir dayak yemeyi hak etti!” diye bağırdı. “Hadi beyler, yakalayın şunu!”

Daha sonra Will ve diğer adamlar yabancının üzerine atladılar, her ne kadar hızla atılsalar da yabancı tetikteydi ve kuvvetli sopasını sağa sola savuruyordu. Sayı olarak yenik olmasına rağmen içlerinden birkaçını yaralamayı başarmıştı üstelik.

“Hayır hayır, geri çekilin!” diye bağırdı Robin, ağrıyan yerleri tekrar ağrıyana dek gülerek. “O iyi ve güvenilir bir adam, ona bir zarar verilmeyecek. Şimdi dinle bakalım cesur genç, benimle kalıp çetemin bir üyesi olmak ister misin? Her yıl üç takım asker yeşili kıyafet alacaksın ve kırk mark da ücretin olacak; bulduğumuz ganimetleri de paylaşacağız. Lezzetli geyik eti yiyip en sert birayı içeceksin ve benim sadık bir sağkolum olacaksın çünkü hayatım boyunca hiç böyle bir sopa ustası görmedim. Konuş bakalım! Benim yürekli ve neşeli çeteme katılacak mısın?”

“Bunu bilmiyorum.” dedi yabancı, suratını asarak. Çünkü bu kadar hırpalanmasına sinirlenmişti. “Porsuk yayını ve elma saplı okunu meşe sopasından daha iyi kullanamıyorsan buralarda sana asker denmesi uygun olmaz ama bu adamlar arasında benden daha iyi ok atabilen biri varsa o zaman sana katılmayı düşünebilirim.”

“Tüm inancımla!” dedi Robin. “Sen çok arsız ve pis bir herifmişsin; yine de sana daha önce hiç kimseye tahammül etmediğim kadar tahammül edeceğim. Cesur Stutely, dört parmak genişliğinde beyaz bir ağaç kabuğu kes ve şurada yetmiş metre uzaktaki meşe ağacının üzerine koy. Yabancı, sen de şimdi gri bir kaz tüyü ok ile o kabuğu vur, sonra kendine okçu diyebilirsin.”

“Hadi bakalım, vuracağım.” diye cevap verdi, yabancı. “Bana sağlam bir yay ve geniş bir ok verin, eğer hedefe isabet ettiremezsem beni soyup yay kirişleriyle dövün.”

Robin’in yaylarının yanındaki en sağlam yayı ve düz, gri bir kaz tüylü oku seçti. Ok güzelce tüylenmişti ve pürüzsüzdü. Yabancı, hedefe doğru adım atıyordu; yeşilliğin üzerinde oturan ya da yatan çete dikkatle onun atışını izliyordu; yabancı, oku yanağına doğru çekti ve sapı ustalıkla serbest bıraktı, o kadar düzgün bir şekilde fırlatmıştı ki hedefi tam ortasından vurdu. “A-ha!” diye bağırdı. “Yapabilirsen düzelt bakalım bu atışı.” O kadar iyi bir atıştı ki çete üyeleri bile alkışladılar.

“Gerçekten de keskin bir atıştı.” dedi Robin. “Düzeltemem ama belki bozabilirim.”

Sonra kendi sağlam yayını eline aldı, özenli bir şekilde bir ok yerleştirerek büyük bir ustalıkla fırlattı. Ok dümdüz fırladı ve o kadar iyi süzüldü ki yabancının okunun tam üzerine isabet etti ve onu paramparça yaptı. Bunun üzerine bütün adamlar ayağa fırlayıp liderlerinin bu kadar iyi ok atmasını sevinç nidalarıyla desteklediler.

“Aziz Withold’un kuvvetli porsuk yayı adına.” diye bağırdı yabancı şaşkınlık içinde. “Bu gerçekten de çok iyi bir atıştı. Hayatım boyunca böylesini görmedim! Bundan sonra sonsuza dek senin adamın olacağım. Cesur Adam Bell2 de keskin bir nişancıydı ama hiç böyle bir atış yapmamıştı!”

“Öyleyse bugün iyi bir adam daha kazandım.” dedi neşeli Robin. “Senin adın nedir dostum?”

“Geldiğim yerde bana John Küçük derler.” diye cevap verdi yabancı.

Sonra şakayı seven Will Stutely konuştu. “Ah, hayır sevgili küçük yabancı.” dedi. “Adını beğenmedim ve başka şekilde olmasını çok isterim. Sen gerçekten de çok küçüksün. Kemiklerin, kasların küçücük; bu yüzden senin adını Küçük John koyalım, böylece ben de senin vaftiz baban olayım.”

Bu şaka üzerine Robin Hood ve tüm çete yüksek sesle güldüler, ta ki yabancı sinirlenmeye başlayana kadar.

Will Stutely’ye: “Benimle alay etmeye devam edersen.” dedi. “Kemiklerini kırar, bedelini kısa sürede ödetirim.”

“Hayır, sevgili dostum.” dedi Robin Hood. “Yatıştır şu öfkeni çünkü bu isim gerçekten sana çok yakıştı. Bundan böyle sana Küçük John denecek ve adın Küçük John olarak kalacak. Hadi gelin, benim neşeli çetem. Bu küçük, güzel bebek için bir vaftiz ziyafeti hazırlayalım.”

Böylelikle dereyi arkalarına alarak bir kez daha ormana girdiler, ormanın derinliklerinde yaşadıkları yere ulaşana kadar yürüdüler. Yaşadıkları yerde ağaç kabukları ve dallarından kulübeler inşa etmişler, geyik derileriyle kaplı yumuşak çalılardan sedirler yapmışlardı. Burada dalları etrafa genişçe yayılan büyük bir meşe ağacı bulunuyordu, altında ise Robin Hood’un ziyafet ve şenliklerde etrafındaki cesur adamlarıyla birlikte oturmaya alışkın olduğu yeşil yosunlardan bir koltuk vardı. Çetenin geri kalanı da buradaydı, bazıları dişi ve şişman geyik avlamıştı. Hep birlikte büyük ateşler yaktılar ve bir süre sonra dişi geyikleri kızartıp ağzına kadar dolu olan bir bira fıçısını deldiler. Şenlik ziyafeti hazır olunca herkes oturdu ama Robin, Küçük John’u sağ yanına oturttu. Çünkü o, bundan böyle çetenin ikinci adamı olacaktı.

Ziyafet bitince Will Stutely konuştu: “Evet, güzel bebeğimizi vaftiz etme zamanı geldi, öyle değil mi neşeli beyler?” Ve “Evet! Evet!” diye bağırdı herkes, orman neşeli sesleriyle yankılanana kadar güldüler.

Will Stutely: “O zaman yedi vaftiz babasına ihtiyacımız var.” dedi ve tüm gruba bakarak içlerinden en sağlam yedi adamı seçti.

“Şimdi, Aziz Dunstan adına.” diye bağırdı Küçük John, ayağa fırlayarak. “Bana el kaldırmaya kalkışan olursa hepinizi pişman ederim.”

Ama hiçbiri tek kelime bile etmeden birden üzerine atılıp onu bacaklarıyla kollarından yakaladılar ve kuvvetli bir şekilde çırpınmasına rağmen sıkıca tuttular. Grubun diğer üyeleri de oyunu izlemek için etraflarına toplanırken John’u ileri taşıdılar. Daha sonra kel bir kafası olduğu için rahip rolünü oynamak üzere seçtikleri biri öne çıktı. Elinde, ağzına kadar dolu büyük bir çanak bira vardı. “Şimdi, bu bebeği kim getirdi?” diye sordu ayık bir şekilde.

“Ben getirdim.” diye yanıtladı Will Stutely.

“Peki ona ne isim koyuyorsun?”

“Ona Küçük John adını veriyorum.”

“Evet, Küçük John.” dedi muzip rahip. “Sen bugüne dek yaşamadın, yalnızca bu dünyadan geçip gittin ama bundan sonra gerçekten yaşayacaksın. Yaşamadığın zamanlarda sana John Küçük deniyordu ama şimdi gerçekten yaşadığına göre sana Küçük John denecek, böylelikle seni kutsuyorum.” Ve bu son sözlerin ardından bir çanak dolusu birayı Küçük John’un kafasından aşağı boşalttı.

Sonra herkes kahkahalarla haykırdı çünkü güzelim kahverengi biranın Küçük John’un sakalından, burnundan ve çenesinden akarak süzüldüğünü, gözlerinin de bunun etkisiyle kırpıştığını gördüler. John önce kızmayı düşündü ancak diğerleri çok keyifli olduğu için yapamayacağını anladı; bu yüzden o da diğerleriyle birlikte kendi hâline güldü. Sonra Robin bu sevimli, tatlı bebeği aldı, tepeden tırnağa asker yeşili kıyafetlerle giydirdi ve ona kuvvetli, sağlam bir yay verdi. Böylece Küçük John, neşeli çetenin bir üyesi olmuştu.

Ve Robin Hood kanun kaçağı hâline geldi; neşeli bir arkadaş grubu onun etrafında toplandı ve sağkolu Küçük John’u kazandı; böylece ön söz bitti. Ve şimdi de Nottingham Şerifi’nin tam üç kez Robin Hood’u yakalamaya çalıştığından ve nasıl her seferinde başarısız olduğundan söz edeceğim.