Читать книгу «Robin Hood» онлайн полностью📖 — Говарда Пайла — MyBook.
image
 
















“Evet, var.” dedi Robin, yine yüksek sesle gülerek. “Benim ve kardeşlerimin beş yüz ve daha fazla boynuzlu hayvanı var. Hiçbirini satamadık, yoksa kasap olamazdım. Toprağıma gelince, kâhyama arazimin kaç dönüm ettiğini hiç sormadım.”

Bunun üzerine Şerif’in gözleri iyice parladı ve kendi kendine kıkırdadı. “Ah, iyi kalpli genç.” dedi. “Eğer sığırlarını satın alacak birini bulamadığın için satamadıysan bu adam ben olabilirim. Çünkü neşeli gençleri pek severim ve böyle birine hayat yolunda yardım etmek isterim. Şimdi boynuzlu sığırların için ne kadar istiyorsun?”

“Şey.” dedi Robin. “En az beş yüz paunt ederler.”

“Hayır.” diye cevap verdi Şerif yavaşça ve sanki kendi içinde hesap yapıyormuş gibi. “Seni sevdim ve sana yardımcı olmak isterim. Ama beş yüz paunt büyük bir miktar; ayrıca yanımda o kadar yok. Yine de hepsi için sana üç yüz paunt veririm, hem de altın ve gümüş olarak.”

“Seni yaşlı cimri!” dedi Robin. “Bu kadar boynuzlu sığırın yedi yüz paunt hatta daha fazla edeceğini ve bunun bile onlar için çok az olduğunu gayet iyi biliyorsun. Ama yine de kırlaşmış saçların ve bir ayağın mezarda hâlinle taze bir delikanlının saflığı üzerinden ticaret yapmaya kalkıyorsun.”

Bunun üzerine Şerif, Robin’e ters ters baktı. “Yapma.” dedi Robin. “Bana ağzında ekşimiş bira varmış gibi bakma lütfen, dostum. Teklifini kabul edeceğim çünkü benim ve kardeşlerimin gerçekten paraya ihtiyacı var. Neşeli bir yaşam sürüyoruz ve kimse tek kuruşu olmadan neşeli bir yaşam süremez; bu yüzden pazarlığı burada kapatıyorum. Ama yanında üç yüz paundu getirmeyi unutma sakın, bu kadar kurnazca pazarlık yapan birine güvenemem.”

“Parayı getireceğim.” dedi Şerif. “Peki, senin adın ne delikanlı?”

“Bana Locksleyli Robert derler.” dedi cesur Robin.

“Öyleyse, Locksleyli Robert.” dedi Şerif. “Bugün mutlaka senin boynuzlu hayvanlarını görmeye geleceğim. Ama önce kâtibim satış için bir kâğıt hazırlasın çünkü ben hayvanları almadan sen de benim paramı alamazsın.”

Robin Hood yine güldü. Şerif’le sertçe el sıkışarak: “Dediğin gibi olsun.” dedi. “Gerçekten kardeşlerim paran için sana minnettar olacaklar.”

Pazarlık böylece sona erdi ama kasapların çoğu kendi aralarında, Şerif’in zavallı ve savurgan bir genci bu şekilde kandırmasının alçakça bir dolandırıcılık olduğunu söylediler.

Öğleden sonra Şerif atına bindi ve atıyla arabasını iki mark karşılığında bir tüccara sattığı için onu yaya olarak bekleyen Robin Hood’un yanına geldi. Sonra Şerif atının üstünde, Robin de yanında yürüyerek yola koyuldular. Böylelikle Nottingham kasabasından çıkıp tozlu ana yol boyunca ilerlediler. Yol boyunca sanki eski dostlarmış gibi birlikte gülüp şakalaştılar. Ama Şerif sürekli içinden: “Bana Robin Hood konusunda yaptığın şaka sana pahalıya mal olacak benim saf dostum, dört yüz paunt kadar pahalıya, seni aptal.” diyordu. Çünkü yaptığı pazarlıkla en az bu kadar kârda olduğunu düşünüyordu.

Bu şekilde Sherwood Ormanı’nın sınırına gelene kadar yollarına devam ettiler. Şerif bir aşağı bir yukarı, bir sağına bir soluna bakındı, sustu ve gülmeyi kesti. “Tanrı’nın melekleri ve azizleri bizi Robin Hood denen hayduttan korusun.” dedi.

Robin, yüksek sesle güldü. “Merak etme.” dedi. “İçini rahat tutabilirsin çünkü Robin Hood’u iyi tanırım; benim yanımdayken tehlikede olduğunu düşünmene gerek yok.”

Bunun üzerine Şerif, Robin’e kuşkulu gözlerle baktı ve kendi kendine: “Bu cesur kanun kaçağını bu kadar iyi tanıyor olman hiç hoşuma gitmedi; ah, keşke şu Sherwood Ormanı’ndan bir çıksaydım.” dedi.

Yine de ormanın gölgeli bölgelerinin derinliklerine doğru ilerlediler. Onlar derine girdikçe, Şerif daha da sessizleşiyordu. Yolun ani bir viraj aldığı yere geldiler ve önlerine bir geyik sürüsü çıktı, patikadan geçip gitti. Robin Hood, Şerif’e yaklaştı ve parmağıyla işaret ederek: “İşte bunlar benim boynuzlu hayvanlarım, Şerif Bey. Onları nasıl buldunuz? Şişman ve güzeller değil mi?” dedi.

Bunun üzerine Şerif hızla dizginleri çekti. “Bak dostum.” dedi. “Keşke bu ormana hiç girmeseydim çünkü senin yoldaşlığından hoşlanmadım. Lütfen artık sen kendi yoluna git sevgili dostum ve bırak, ben de kendi yoluma gideyim.”

Robin yalnızca güldü ve Şerif’in dizginlerini yakaladı. “Hayır, hayır!” diye bağırdı. “Biraz daha kal lütfen. Çünkü benimle birlikte bu güzel boynuzlu hayvanların sahibi olan kardeşlerimi de görmeni isterim.”

Böyle söyleyerek borazanını ağzına götürdü ve üç kez üfledi; az sonra başlarında Küçük John olan yaklaşık yüz tane gürbüz delikanlı, ağaçların aralarından sıçrayarak patikadan yukarı çıktılar.

“Ne oldu efendimiz?” diye sordu Küçük John.

“Ne?” diye yanıtladı Robin şaşkınlıkla. “Bugün bizimle ziyafet çekmeye gelen bir dost getirdiğimi görmüyor musun? Ne utanç verici! İyi yürekli, saygıdeğer efendimiz olan Nottingham Şerifi’ni tanımadın mı yoksa? Dizginini al bakalım, Küçük John. Çünkü Şerif bugün bizim ziyafetimize gelerek bizi onurlandırdı.”

Neler döndüğünü anlayan herkes gülümsemeden ya da alay ediyor gibi görünmeden mütevazılıkla şapkalarını çıkarırken Küçük John da dizginleri eline aldı ve güçlü atı ormanın derinliklerine doğru sürdü; herkes sırayla ilerliyordu. Robin Hood da elinde tuttuğu şapkasıyla Şerif’in tam yanındaydı.

Bütün bunlar olurken Şerif tek kelime edemedi, yalnızca uykudan yeni uyanmış biri gibi şaşkınlık içinde etrafına bakınıyordu. Ama kendisini Sherwood’un derinliklerine doğru giderken bulduğunda yüreği ağzına geldi çünkü “Canımı bağışlasalar bile üç yüz paundumu elimden alacakları kesin, sonuçta birçok kez canlarına kastettim.” diye düşündü. Ancak herkes oldukça alçak gönüllü ve uysal görünüyordu; ne can ne de para tehlikesi ile ilgili bir şey söz konusu değildi.

Sonunda Sherwood Ormanı’nın, soylu bir meşenin dallarının genişçe açıldığı o kısmına vardılar. Meşenin altında da yosundan yapılmış bir koltuk bulunuyordu. Robin bu koltuğa oturdu, Şerif’i de sağ başına oturttu. “Hadi bakalım, neşeli adamlarım.” dedi. “Elimizdeki etin de şarabın da en iyisini getirin çünkü Şerif hazretleri bugün Nottingham Lonca Salonu’nda bana güzel bir ziyafet verdi, dolayısıyla ben de onu eli boş göndermek istemem.”

Bütün bu süre boyunca Şerif’in parası hiç söz konusu olmamıştı, bu yüzden Şerif cesaretini toplamaya başlamıştı. “Belki de.” dedi kendi kendine. “Robin Hood, yaşananları unutmuştur.”

Çok geçmeden ormanın derinliklerinde parlak ateşler çıtırdamaya başladı. Tatlı tatlı kızaran geyik eti ve yağlı horozların lezzetli kokuları tüm ormana yayılıp etli börekler ateşin yanında iyice ısınırken Robin Hood, Şerif’i gerçek anlamda eğlendirdi. Öncelikle birkaç çift sırıklı öne çıktı; oyunda o kadar kurnazlardı, o kadar çevik darbe ve savuşturmalar yapıyorlardı ki bu türden heyecanlı sporları izlemekten büyük keyif alan Şerif, nerede olduğunu bile unutarak alkışlamaya, yüksek sesle tezahürat yapmaya başladı. “İyi vuruş! İyi vuruştu, seni kara sakallı adam!” diye bağırdı. Alkışladığı adamın, Robin Hood’a emrini uygulatmak için bizzat gönderdiği tenekeci olduğunun farkında bile değildi.

Sonra birkaç adam geldi ve yeşil çimenlerin üzerine sofra bezleri serip âdeta bir kraliyet ziyafeti yığdılar. Diğer adamlar da kaliteli biralarla dolu bira fıçılarını getirip bezlerin üzerine, küpler içinde koydular ve küplerin üzerlerine de içki boynuzları taktılar. Herkes sofranın başına oturdu ve güneş batıncaya, yarım ay tepedeki ağaçların yaprakları arasında soluk bir ışıkla parlayıncaya kadar birlikte neşeyle yemek yiyip bira içtiler.

Vakit ilerleyince Şerif ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Bugün bana sunduğunuz bu neşeli ziyafet için hepinize çok teşekkür ederim yiğit delikanlılar. Beni çok nazik bir şekilde ağırladınız; şanlı Kral’ımıza ve onun Nottinghamshire’daki cesur vekiline ne kadar saygı duyduğunuzu çok iyi gösterdiniz. Ama artık gölgeler uzuyor ve karanlık çökmeden gitmeliyim yoksa ormanda kaybolurum.”

Robin Hood ve neşeli adamları da ayağa kalktılar. Robin, Şerif’e:

“Eğer gitmeniz gerekiyorsa tabii ki gitmelisiniz saygıdeğer efendim ama bir şeyi unuttunuz.” dedi.

Şerif:

“Hayır, hiçbir şey unutmadım.” dedi. Ama yine de yüreği ağzına gelmişti.

“Yok, bence bir şeyi unuttun.” dedi Robin. “Burada, yeşil orman içerisinde neşeli bir han işletiyoruz, misafirimiz olan da bunun hesabını ödemeli.”

Bunu duyan Şerif kahkaha attı ama oldukça sahteydi. “Evet tabii, neşeli çocuklar.” dedi. “Bugün birlikte hoş vakit geçirdik ve zaten benden istememiş olsaydınız bile geçirdiğim bu güzel eğlence için size birkaç paunt verirdim.”

Robin, ciddi bir tavırla: “Hayır.” dedi. “Sizin saygınlığınıza böyle kabalık etmek bize yakışmaz. Kral’ın vekilinden en az üç yüz paunt alamazsam insan içine çıkmaya utanırım. Haksız mıyım, benim neşeli dostlarım?”

Sonra herkes yüksek sesle:

“Haklısın!” diye bağırdı.

“Üç yüz paunt demek ha!” diye kükredi Şerif. “Siz dilenciler bırakın üç yüz paundu, üç paunt bile edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?”

“Hayır.” dedi Robin ciddiyetle. “Bu kadar fevri olmayın efendim. Bugün neşeli Nottingham kasabasında bana verdiğiniz güzel ziyafet için seni severim ama burada seni o kadar sevmeyenler de var. Eğer şu kıyafetlerin altına bakarsanız, size karşı pek de sevgi beslemeyen Will Stutely’yi göreceksiniz. Üstelik burada tanıyamadığınız iki cesur adam daha var. Bir süre önce Nottingham kasabası yakınlarındaki bir kavgada yaralandılar; ne zaman olduğunu siz bilirsiniz. Bir tanesi bir kolundan ağır yaralandı ancak onu yeniden gayet iyi kullanabiliyor. Sevgili Şerif, benden sana tavsiye; daha fazla uzatmadan borcunu öde yoksa senin için gerçekten kötü olabilir.”

O konuştukça Şerif’in beti benzi attı, hiçbir şey söylemeden yere baktı ve alt dudağını kemirdi. Sonra yavaşça dolu kesesini çıkardı ve önündeki bezin üzerine attı.

“Keseyi al bakalım, Küçük John.” dedi Robin Hood. “Bak bakalım, hesap doğru mu değil mi? Şerif’imizden kuşku duymayız tabii ama paranın tamamını ödemediğini görürse bu hoşuna gitmeyebilir.”

Sonra Küçük John parayı saydı, kesede gümüş ve altın olarak üç yüz paunt olduğunu gördü. Şerif için ise parlak paranın her şıngırtısı sanki damarlarından akan bir damla kanmış gibi geldi. Tüm paranın bir yığın gümüş ve altın hâlinde sayıldığına emin olduktan sonra hemen arkasını döndü ve sessizce atına bindi.

Robin:

“Daha önce hiç bu kadar önemli ve saygıdeğer bir konuğumuz olmamıştı!” dedi. “Gün ilerleyince genç adamlarımdan birini ormandan çıkmana yardım etmesi için yollayacağım.”

“Aman Tanrı korusun!” diye bağırdı Şerif, telaşla. “Yardım almadan da kendi yolumu bulabilirim, sağ ol iyi yürekli adam.”

“O zaman sana yolu ben göstereceğim.” dedi Robin ve Şerif’in atını dizginlerinden tutarak ormanın ana yoluna doğru götürdü. Onu bırakmadan önce:

“Şimdi sana iyi yolculuklar, sevgili Şerif; bir dahaki sefere saf bir savurganın malını yağmalamayı düşündüğünde Sherwood Ormanı’ndaki ziyafetini hatırlarsın. Bilge dostumuz Swanthold’un dediği gibi: ‘Dişini saymadan at alınmaz.’ Bir kez daha iyi yolculuklar.”

Sonra elini atın sırtına vurdu ve kendisi ormanın derinliklerine doğru, Şerif ise ormandan dışarı doğru yollarına dağıldılar.

Şerif, Robin Hood’a ilk bulaştığı güne acı acı hayıflandı çünkü şimdi herkes ona gülüyordu. Ülkenin dört bir yanındaki halk, Şerif’in nasıl kendi ayaklarıyla soyulmaya gittiğine ve eve nasıl çarpılmış olarak döndüğüne dair birçok türkü yazıp söyledi. Sonuçta bazen insanlar, doyumsuzluk ve üçkâğıtçılıkta kendilerini aşıyorlar.