Читать книгу «İlyada» онлайн полностью📖 — Гомера — MyBook.
image


“Gerçekten de…” dedi, “büyük bir dert geldi başına Akha toprağının. Eminim ki Priamos’la oğulları çok memnun olurdu aranızdaki kavgayı duysalar, Truvalılar da yürekten sevinirlerdi, oysaki hem savaşta hem akılda siz en üstünsünüz. İkinizden de yaşlıyım ben, ondan dolayı dinleyin beni. Üstüne üstlük, sizden daha büyük adamların ahbabı oldum ve onlar benim fikirlerime saygısızlık etmediler. Bundan böyle Peirithoos ve Dryas gibi halkının önderi veya Kaineus, Eksadios, tanrısal Polyphemos ve ölümsüzlere emsal Aigeusoğlu Theseus gibi adam göremeyeceğim. Onlar, bu yeryüzünde doğan en kuvvetli adamlardı, en güçlülerdi ve dağ barbarlarının en azılılarıyla savaştıklarında, onları tamamıyla çökertmişlerdi. Ben uzaklardaki Pylos’tan gelip aralarına girdim, zira onlar beni çağırdı ve kendi çıkarım için dövüştüm. Şimdi hayatta olan hiç kimse onlarla başa çıkamaz, ancak onlar benim sözlerimi duyup ikna oldular. Şimdi siz de beni dinleyin, zira bu daha hayırlı bir yoldur. Bundan dolayı Agamemnon, çok güçlü olsan da bu kızı alma, zira Akhaların oğulları bu kızı çoktan Aşil’e verdiler ve sen Aşil, daha fazla kralla uğraşma, zira hiç kimsenin Zeus’un lütfu ile asa taşıyan Agamemnon kadar onuru yoktur. Güçlüsün ve annen de bir tanrıçadır, ancak Agamemnon senden daha güçlüdür zira buyruğunda daha fazla adam var. Atreusoğlu öfkeni kontrol et, sana yalvarıyorum, Aşil’le bu kavgayı bitir, o ki savaş zamanı Akhalar için sağlam bir kaledir.”

Agamemnon yanıtladı: “Efendim, bütün söylediklerin doğru ancak bu adam hâkimimiz ve efendimiz olmayı muhakkak istiyor: Herkesin hâkimi, herkesin kralı ve herkesin önderi, ancak bu zor olacak. Tanrılar onu büyük bir savaşçı yaptıysa bile ona söverek konuşma hakkı da mı verdiler?”

Aşil sözünü keserek, “Adi bir korkak olmam gerekirdi…” diye bağırdı, "her şeyde sana teslim olsaydım. Diğerlerine emret, bana değil, zira sana bundan sonra itaat etmeyeceğim. Üstüne üstlük diyorum ki -söylediklerimi de kafana yerleştir- artık bu kız için ne seninle ne başkasıyla savaşırım, zira alanlar aynı zamanda verenlerdi. Benim gemimin yanında neyim varsa hiçbirini zorla alamazsın. Dene de diğerleri görsünler; eğer ki denersen kargım kanınla kırmızıya boyanacak!”

Böyle öfkeyle atışıp ayağa kalktılar ve Akhaların gemileri yanındaki toplantıyı bitirdiler. Peleusoğlu çadırına ve gemilerine döndü, Meneitios’un oğlu ve yoldaşları ile beraber. Agamemnon ise denize bir gemi indirdi ve yirmi kişilik bir kürekçi takımı seçti. Khryseis’i gemiye kadar geçirdi ve tanrı için de kurbanlık yolladı. Odysseus da kaptan olarak başlarında gitti.

Sonra hepsi binip denize açıldılar. Atreusoğlu herkese arınmalarını buyurdu; onlar da arındı ve kirlerini denize attılar. Sonra, deniz kıyısında boğaları ve lekesiz keçileri kurban olarak adadılar ve kurban kokularının dumanları kıvrıla kıvrıla göğe doğru yükseldi.

Gemide böyle işlerle meşgul oldular. Ancak Agamemnon, Aşil’e yaptığı tehdidi unutmadı, güvendiği ulak ve yoldaşları Talthybios ve Eurybates’i çağırdı. “Gidin!” dedi. “Peleusoğlu Aşil’in çadırına. Elinizle Briseis’i alın ve getirin buraya; eğer ki vermezse daha çok adamla gelip alırım kendim, daha beter olur sonra.”

Onları iyice işleyerek gönderdi, onlar da deniz kıyısı boyunca kederli kederli yürüdüler, ta ki Myrmidonların çadırları ve gemilerine gelinceye dek. Aşil’i, çadırı ve gemileri yanında otururken buldular, ki onları gördüğüne hiç memnun olmadı o da. Karşısında korkarak saygıyla durdular ve hiçbir şey söylemediler, ancak o kim olduklarını biliyordu ve şöyle söyledi: “Hoş geldiniz haberciler, tanrının ve insanların elçileri; yanıma gelin, benim kavgam sizle değildir, sizi Briseis için gönderen Agamemnon’ladır. Patroklos, haydi, getir onu ve onlara ver, ancak kutsal tanrılar, ölümlü insanlar ve Agamemnon’un öfkesinin şiddeti önünde şu iki adam tanığım olsunlar ki eğer insanları felaketten kurtarmak için bana tekrar ihtiyaç olursa beni arayacaklar ama bulamayacaklar. Agamemnon öfkeden kudurmuş ve ne öncesini ne sonrasını görür, Akhalar gemileri yanında sağ salim nasıl dövüşecekler bilmiyor.”

Patroklos, can yoldaşının emrettiğini yaptı. Briseis’i çadırından getirdi ve onu Akhaların gemilerine götüren habercilere verdi -kadın da gitmeye istekli değildi. Ardından Aşil yalnız başına bembeyaz denizin kıyısına gitti, ağlayarak, ucu bucağı olmayan sulara gözlerini dikerek. Ellerini kaldırdı yukarıya, ölümsüz anasına yakararak. “Anam!” diye ağladı, “Beni kısa bir mevsim ömür sürmek için doğurdun. Olympos’ta gürleyen Zeus elbet bu ömrü daha şerefli kılabilirdi. Hiç öyle değil. Atreusoğlu Agamemnon bana alçaklık etti ve ödülümü zorla elimden aldı.”

Konuştukça yüksek sesle ağladı ve denizin derinlerinde yaşlı adamın, babasının yanında oturan anası onu duydu. Derhâl dalgaların dışına, gri bir sis gibi yukarı yükseldi, ağlar dururken o karşısına oturdu, eliyle okşayarak şöyle dedi, “Oğlum, niye ağlıyorsun? Seni üzen nedir? Benden saklama, anlat, bileyim neymiş?”

Aşil derin bir iç çekerek şöyle dedi: “Biliyorsun, çok iyi bildiğin bir şeyi tekrar niye söyleyeyim? Thebe’ye gittik, Eetion’un güçlü şehrine; yağma ettik ve ganimeti buraya getirdik. Akhaoğulları gerektiği şekilde aralarında paylaştı ve güzel Khryseis’i de Agamemnon’un mükâfatı olarak seçtiler ancak Apollon’un rahibi, Khryseis kızını özgürlüğe kavuşturmak için Akhaların gemilerine geldi ve büyük bir kurtulmalık getirdi. Dahası elinde Apollon’un şeritleri sarılı asayı tutarak Akhalara yalvardı, daha çok da önderleri olan Atreus’un iki oğluna.Bütün Akhalar hep bir ağızdan rahibe hürmet edilmesi ve getirdiği kurtulmalığın alınması taraftarı oldu ancak hiddetle konuşan ve rahibi kabaca geri gönderen Agamemnon hiç de hoşnut olmadı. Rahip korkuyla gitti ve onu çok seven Apollon dualarını duydu. Ondan sonra tanrı Argoslular üzerine ölümcül bir ok gönderdi ve insanlar birbiri ardına öldü, Akhaların büyük orduları arasında her yöne giden okları sayesinde. Sonunda bir rüya yorumcusu bütün bilgeliğiyle Apollon’un kehanetlerini açıkladı ve ilk ben çıkıp onu sakinleştirmemiz gerektiğini söyledim. Ancak Atreusoğlu öfkeyle ayağa kalktı ve tehditler savurdu. Akhalar şimdi kızı bir gemiyle Khryses’e götürüyorlar ve tanrıya adaklık armağanlar sunuyorlar ancak haberciler daha biraz önce Brises kızı çadırımdan aldılar, Akhaların bana armağan ettiği. Bundan dolayı, eğer gücün varsa yiğit oğluna yardım et. Olympos’a git ve eğer ki ona konuşmanla veya davranışınla hizmet ettiysen, Zeus’un yardımını rica et. Babamın evinde sık sık övündüğünü duymuştum; ölümsüzler içinde Kronosoğlu’nu felaketten tek başına kurtardığını, diğerleri, Hera, Poseidon ve Pallas Athena onu zincirlere vuracakken. Onu serbest bırakan sendin tanrıça, tanrıların Briareus, insanların Aigaion dedikleri babasından dahi güçlü tam yüz eli olan devi Olympos’a çağırarak. Kronosoğlu yanına tüm haşmetiyle gelip oturunca o, diğer tanrılar korkup bağlamaktan vazgeçmişler onu. Git o zaman ona, bütün bunları hatırlat, dizlerine sarıl ve Truvalılara yardım göndermesi için ikna et. Bırakalım Akhalar gemilerinin arkasına kısılıp sahilde ölüp gitsinler ki, kralları için ne reva göreceklerini ve Agamemnon da Akhaların en önde gelenini aşağılamaya kalktığındaki körlüğü için dizlerini dövebileceğini anlasın.”

Thetis ağlayarak cevap verdi: “Oğlum, yazıktır seni doğurup büyüten bana. Elbet, gemilerinde bütün kederlerden uzakta ömrünü sürmeliydin zira çok kısadır ömrün, yazık ki hem ömrün kısa hem de herkesten fazla derdin var. Vah o zaman, seni doğurduğum güne! Ancak Olympos’un karlı tepelerine gideceğim ve bu olayı Zeus’a anlatacağım, bakalım ricamızı dinleyecek mi? Bu arada sen gemilerinin yanında kal, Akhalara karşı olan kinini besle ve kavgadan uzak dur. Zira Zeus, Okeanos’a Etiyopyalılar arasına şölene gitti dün ve diğer tanrılar da onunla beraber. On iki gün sonra Olympos’a geri dönecek. O zaman, tunç eşikli sarayına gidip yalvaracağım, şüphem yoktur ki onu ikna etmeyi başaracağım.”

Öylece bırakıp gitti, kendisinden alınan kızın kaybı yüzünden hâlâ öfkeli olan Aşil’i. Bu sırada Odysseus, Khryses’e kurbanlıklarla vardı. Limana gelince yelkenleri sarıp geminin ambarına koydular. Ön halatları gevşettiler, yelkeni katladılar ve küreklere asılıp kızı indireceklere yere sürdüler gemiyi. Burada demirleri denize indirdiler ve Apollon için getirilen kurbanı karaya çıkardılar. Khryseis de gemiden çıktı ve Odysseus onu babasına teslim etmek üzere sunağa doğru götürdü. “Khryseis…” dedi, “Kral Agamemnon beni çocuğunu geri getirmem için gönderdi ve de Danaolar adına Apollon’a adaklar adamaya ki, Argoslular üstüne çokça keder getiren tanrıyı yatıştırabilelim.”

Böyle söyleyip kızı onu memnuniyetle geri alan babasına verdi ve kutsal kurbanları tanrının sunağı çevresine düzgünce dizdiler. Ellerini yıkayıp arpa kırmalarını kurbanlar üzerine serpmek üzere aldılar, bu arada Khryses ellerini kaldırıp onların adına yüksek sesle yalvardı. “Beni duy!” diye inledi, “Ey gümüş yaylı tanrı, Khryses ve kutsal Killa’yı koruyan ve Tenedos’u kudretiyle yöneten! Sana yakardığımda daha önce nasıl beni duyduysan ve Akhalar üzerine şiddetle bastırdıysan, tekrar beni duy ve bu korkunç kıranı Danolar üzerinden kaldır.”

Böyle yakardı ve Apollon duasını duydu. Dua ettikten ve arpa kırmalarını serptikten sonra, kurbanların başlarını kaldırıp kestiler ve derisini yüzdüler. Butlarını kestiler, iki kat yağla sardılar, üzerine biraz çiğ et koydular, sonra Khryseis onları odun ateşine koydu ve üzerlerine şarap döktü, genç delikanlılar yanında beş çatallı şişleri ellerinde tutarken. Butlar kızarınca ve içindeki etleri tadınca, kalanları küçük küçük kestiler, parçaları şişlere geçirdiler, pişene dek kızarttılar ve ateşten çektiler. İşlerini bitirip şöleni hazır edince, herkes kendi eşit payını aldı, böylece hepsi memnun kaldı. Yeterince yiyip içince uşaklar karma kabını şarap ve su ile doldurdu ve verdi herkese, tanrı şerefine sunularını yapmak üzere.

Delikanlılar tüm gün boyunca şarkılarla ibadet etti tanrıya böyle, ilahiler söyleyerek ve şen şükran şarkıları tekrarlayarak, tanrı da seslerinden memnun oldu. Ancak, güneş batıp karanlık olduğunda, uyumak için geminin arka halatları boyunca uzandılar ve sabah erkenden gül parmaklı şafak görününce, Akha ordusuna doğru tekrar yol aldılar. Apollon onlara tatlı bir yel gönderdi, onlar da direği dikip ak yelkenlerini yukarı açtılar. Yelkenler şiştikçe rüzgârdan, gemi derin mavi sularda akarak gitti ve hızlandıkça ileri, geminin önünde köpükler çağladı. Akhaların genişçe yayılan ordusuna varınca gemiyi kıyıya çektiler, kumlar üstünde yukarıda ve kuru bir yere, güçlü kızaklar sürdüler altına ve kendi çadırlarına ve gemilerine doğru yöneldiler.

Fakat Aşil gemileri yanında durup, kin beslemeye devam etti. Saygın kurula gitmedi ve savaşa da katılmadı, ancak savaş naraları burnunda tüterek içi içini yedi.

On iki gün sonra ölümsüz tanrılar hep beraber döndü artık Olympos’a, başlarında Zeus’la. Thetis oğlunun ona verdiği görevi unutmamıştı, o yüzden denizin dibinden fırladı ve sabah erkenden göklerin içinde Olympos’a doğru gitti, Kronos’un güçlü oğlunu yalnız başına en yüksek tepelerde oturur bulduğu yere. Geçti, karşısına oturdu ve sol eliyle dizlerine sarıldı, sağ eliyle de çenesini okşarken yalvardı ona, şöyle diyerek:

“Zeus Baba, eğer ki ölümsüzler arasında sana konuşmamla veya davranışımla bir hizmet ettiysem, duamı duy ve ömrü kısa zamanda bitecek olan oğluma bir onur bahşet. Kral Agamemnon ödülünü alarak ve kızı kendine saklayarak, ona bir saygısızlık etti. O zaman onu sen şereflendir Olympos’un akıl efendisi ve Truvalılara bir zafer bahşet, ta ki Akhalar oğluma hakkını verene ve karşılığında üzerine bir servet yükleyene dek.”

Zeus bir süre sessizce oturdu, bir kelime dahi etmeden, ancak Thetis dizlerini hâlâ bırakmayarak ikinci kez yalvardı. “Başınla işaret et.” dedi, “Ya bana mutlak bir söz ver ya da reddet -zira senin korkacak bir şeyin yok- ki bana ne kadar değer verdiğini bileyim.”

Zeus’un canı buna çok sıkıldı ve dedi ki: “Hera ile tartışmaya sokarsa bu iş beni, başım belaya girer, zira beni iğneleyen konuşmaları ile çileden çıkaracak. Şimdi bile bana diğer tanrıların önünde dil uzatır ve beni Truvalılara yardım etmekle suçlar. Haydi şimdi geri dön, Hera farkına varmadan. Bu işi bir düşüneceğim ve istediğin gibi yapacağım. Bak başımı eğiyorum ki bana inanasın. Bu bir tanrıya verebileceğim en ciddi işarettir. Verdiğim sözü almam, ihanet etmem veya dediğim şeyi yerine getirmeden durmam, başımı salladığım zaman.”

Konuşurken, Kronosoğlu kara başını eğdi ve güzelim saçları ölümsüz başında dalgalandı, ta ki koca Olympos sallanıncaya dek.

Bir karara varıp ayrıldılar, böylece Zeus kendi evine, tanrıça ise görkemli Olympos’tan ayrılıp denizin derinliklerine daldı. Tanrılar yerlerinden kalktılar, kralları gelmeden önce. Bir tanesi bile oturup kalmaya cesaret edemedi aralarına geldiğinde, hepsi ayağa kalktı. O da geldi, oturdu tahtına. Ancak Hera, onu görür görmez anladı ki yaşlı deniz adamının kızı gümüş ayaklı Thetis’le beraber ikisi gizlice bir oyun hazırlamaktalar, bu yüzden derhâl yüzüne vurdu. “Düzenbaz!” diye bağırdı, “Hangi tanrıyı işlerine karıştırıyorsun yine? Her zaman arkamdan gizlice bir işler çeviriyorsun ve mecbur kalmadıkça bana hiç söylemiyorsun, planlarının bir kelimesini bile.”

“Hera!” diye yanıtladı tanrıların ve insanların kralı, “Benim her kararımı bilmeyi bekleme. Karımsın, ancak bunları anlamak sana zor gelir. Eğer senin bilmene uygunsa, hiç kimse, tanrı veya insan, yoktur öğrenecek senden önce, ancak bir meseleyi kendime saklıyorsam, ne burnunu sokmalısın ne de soru sormalısın.”

“Kronos’un korkunç oğlu!” dedi Hera, “Ne diyorsun öyle? Ben mi? Burnumu sokup soru mu sordum? Asla. Bıraktım ki her şeyi bildiğin gibi yap. Hâlâ içimde güçlü bir şüphe var lakin yaşlı deniz adamının kızı Thetis seni ikna etmiş, çünkü seninleydi ve dizlerini tutuyordu daha bu sabah. Bu yüzden inanıyorum ki Aşil’e şan ve şeref vermeye, pek çok Akhalıyı da gemilerinde öldürmeye söz verdin.”

“Kadın!” dedi Zeus, “Hiçbir şey elimden gelmez, lakin sen benden şüphelenir ve bulur ortaya çıkarırsın. Bundan da tek kazancın benden uzaklaşmak olacak sonunda. Diyelim ki dediklerin doğru, demek ki ben öyle istedim. Otur ve emrettiğim gibi dilini tut, zira ellerimi bir kez üzerine indirirsem, bütün tanrılar yanında olsa da sana faydaları olmaz.”

Bunun üzerine Hera korktu, dediğim dedik isteklerini dizginledi ve sessizce oturdu. Ancak ilahi varlıklar üzüldüler Zeus’un evinde, ta ki becerikli usta Hephaistos gayret edip anası Hera’yı teskin etmeye başlayıncaya dek. “Buna tahammül edilmez!” dedi. “Eğer ikiniz tartışmaya girişip bir avuç ölümlü için göğe kargaşa getirirseniz, eğer böyle kötü düşünceler üstün gelirse şölenimizde keyif kalmaz. O zaman bırak da anama bir öğüt vereyim -ki kendisi bilir, bu onun için daha iyidir- sevgili babamla barışması için, böylece bir daha onu azarlamaz ve şölenimiz bozulmaz. Eğer göğü inleten Olymposlu hepimizi koltuklarından atmak isterse yapabilir, zira kendisi en güçlüdür, o yüzden ona güzel şeyler söyle de çok geçmeden bize tekrar iyi davransın.”

Konuşurken, iki kâse tatlı nektar alıp anasına verdi. “Aldırma canım anacığım…” dedi, “Elinden geleni yap. Seni çok seviyorum ve dayak yediğini görürsem çok üzülürüm ancak ne kadar üzülürsem üzüleyim sana yardım edemem çünkü kimse Zeus’a karşı gelemez. Bir kere sana yardım etmeye çalışırken, beni ayağımdan yakalayıp fırlatmıştı göğün eşiğinden. Bütün gün sabahtan akşama kadar düştüm, ta ki Limni Adası’na gün ininceye dek. Orada içimde çok az kalan hayatla, Sintiler gelip benimle ilgileninceye dek serildim kaldım.”

Hera buna gülümsedi, bir yandan da oğlunun elinden kâseyi aldı. Hephaistos tatlı nektar aldı karma kabından ve diğer tanrılara da sundu, soldan sağa giderek; kutsal tanrılar koca koca kahkahalarla güldüler, cennet sarayın içinde görünce telaşla koşturup durduğunu.

Böylece tüm gün gecenin batışına dek şölen yaptılar, herkes eşit payını aldı ve memnun kaldı. Apollon lirini çaldı ve Musalar tatlı seslerini yükselttiler birbirlerine karşılıklı söyleyip durarak. Güneşin parlak ışıkları sönünce evlerine, yataklarına döndüler; herkes kendi yerine, aksak Hephaistos’un üstün marifetleriyle onlara yaptığı. Gök gürültüsünün Olymposlu hâkimi, Zeus da gidiverdi her zaman uyuduğu yatağına, gider gitmez de uyudu, altın tahtlı Hera da onun yanında.

1
...
...
13