Bir zamanlar Röst3 yakınlarında yer alan Vaerö’de Isaac isimli bir balıkçı yaşardı. Isaac’in bir kayığı ve birkaç keçisi dışında hiçbir şeyi yoktu. Karısı, keçileri balık artıklarıyla ve çevre tepelerden toplayabildiği otlarla beslerdi. Çocukların sağlıklı beslenebilmek için yeterli yiyecekleri yoktu. Buna rağmen Isaac her zaman Tanrı’nın ona verdiklerine minnet duyardı. Ona üzüntü veren tek şey, komşusuyla geçinemiyor olmasıydı. Komşusu zengindi, dilenci kılıklı Isaac’in aksine çok çabalamış ve böylece Isaac’in sahip olup olabileceğinden daha çok şeye sahip olmuştu. Dahası Isaac’i aradan çıkarmak, kulübesinin önündeki demirleme yerinin de sahibi olmak istiyordu.
Bir gün Isaac balık tutmak için denize açıldığında kara bulutlar ansızın gökyüzünü sardı ve birden inanılmaz bir fırtına başladı. Isaac’in, canını kurtarabilmek için kayığındaki bütün balıkları denize atıp kayıktaki ağırlığı azaltması gerekmişti. O zaman bile kayığı dengede tutmak gerçekten zordu ama Isaac zaman zaman onu kayığıyla beraber yutacakmış gibi görünen dağ büyüklüğünde dalgaların arasında, dikkatli bir şekilde dümeni kontrol etti. Bu şekilde beş altı saat devam ettikten sonra artık karaya yakın bir yerde olması gerektiğini düşündü. Ne var ki zaman akıp gidiyor, fırtına ve sis daha da beter bir hal alıyordu. İşte o zaman fark etti ki ya dümeni açık denize yöneltmişti ya da rüzgâr onun yönünden şaşmasına neden olmuştu. Kayığıyla denizde yol almaya devam etmesine rağmen tek bir kara parçası dahi göremeyince yönünün rüzgâr yüzünden şaşmış olduğunda karar kıldı. Tam bu anda kayığın kıç tarafından korkunç bir çığlık duydu. Bu çığlığın sahibinin ölüm şarkısını söyleyen bir drang olduğunu düşündü. Artık ölüm zamanının yaklaştığını hisseden Isaac, Tanrı’ya karısını ve çocuklarını koruması için dua etti. Öylece dua edip otururken gözüne siyah bir şey takıldı. Kayığı yaklaştıkça, gördüğü şeyin yüzen bir kütüğün üzerinde duran üç karabatak olduğunu fark etti ve onların yanından geçiverdi. Açık denizde öylece yol alırken çok acıkmış, çok susamış ve çok yorulmuş olmasına rağmen ne yapacağına dair bir fikri de yoktu. Böylelikle kayığın dümeni elinde, zamanının çoğunu uyuyarak geçiriyordu. Isaac yine uykudayken kayığı birdenbire bir sahile vurup durdu. Bu sarsıntı üzerine Isaac uyanıverdi. Sislerin arasından güneş görünüyor, bu harika kara parçasını aydınlatıyordu. Tepeler ve dağlar alabildiğine yeşil, ovalar ve tarlalar ise eğimliydi. Isaac şu ana kadar hiç duyumsamadığı kadar güzel, çiçek ve çimen kokuları alıyordu.
“Tanrım, şükürler olsun! Güvendeyim, burası Udröst!” dedi Isaac kendi kendine. Tam karşısında bir arpa tarlası uzanıyordu; başakları o kadar büyük ve ağırdı ki böylesini daha önce hiç görmemişti. Arpa tarlasının ortasında bulunan patikanın sonunda, tarlanın üzerinde yükselen, samanlarla yapılmış bir çatıya sahip kilden bir kulübe vardı. Kulübenin çatısında altın yaldızlı boynuzları ve en az bir ineğinki kadar büyük memeleri olan bir keçi otluyordu. Kapının önünde ise mavilere sarınmış, piposunu tüttüren küçük bir adam oturuyordu. Sakalı o kadar uzun ve o kadar gürdü ki göğsünden aşağı kadar uzanıyordu.
“Udröst’e hoş geldin Isaac!” dedi adam.
“İyi günler beybaba. Beni tanıyor musunuz?” dedi Isaac.
“Tanıyor olabilirim,” dedi adam. “Sanırım geceyi burada geçirmek istiyorsun, öyle değil mi?”
“Bu gerçekten de iyi olur beybaba,” diye cevapladı Isaac.
“Oğullarım biraz sorun yaratabilirler, bir Hıristiyanın varlığına tahammül edemiyorlar,” dedi adam. “Onlarla tanıştın mı?”
“Hayır. Yalnızca denizin üzerinde yüzen bir tahtanın üzerinde duran ve öten üç karabatakla karşılaştım,” diye yanıtladı Isaac.
“İşte onlar benim oğullarım,” dedi adam ve piposundaki tütünleri boşalttı. “Aç ve susamış olmalısın, içeri gel.”
“Evet, iyi olur," dedi Isaac.
Adam kapıyı açtığı zaman Isaac, kulübedeki her şeyin güzelliği karşısında küçük dilini yuttu. Böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişti. Masanın üstünde birbirinden güzel yemekler vardı; kâseler dolusu krema, somon ve et, soslu ciğerle doldurulmuş hamur ve peynir, ayrıca yığınla donut,4 bal likörü ve daha niceleri… Isaac cüretkâr bir şekilde her şeyden yedi ve içti. Gelgelelim tabağı hiç boşalmıyordu; ne kadar içerse içsin bardağı hep doluydu. Adam ise ne çok yiyor ne de çok konuşuyordu. Durup dururken evin önünde bir yaygara koptu ve sesler duyuldu. Bunun ardından adam dışarı çıktı. Bir süre sonra üç oğluyla beraber içeri girdi ve onları kapıda gören Isaac bir ürperti hissetti. Buna karşın, babaları onları uyarmış olacak ki, oğulları samimi ve dost canlısıydılar. Yeteri kadar yemiş olduğunu söyleyip ayaklanan Isaac’e misafirliğin ona vermiş olduğu hakkı kullanıp onlarla yiyip içmeye devam etmesi gerektiğini söylediler. Böylece Isaac masadaki yerine tekrardan oturdu ve hep beraber bal likörü içip sohbet ettiler. Ardından Isaac’in onlarla balık tutmaya gitmesi gerektiğini, böylece eve eli boş dönmemiş olacağını söylediler.
Açıldıkları ilk seferde büyük bir fırtına patlak vermek üzereydi. Oğullardan biri dümeni kontrol ediyor, bir diğeri pruvada oturuyor, son kardeş de ortalarında oturuyordu. Isaac ise terden sırılsıklam olana kadar balık yemleriyle uğraşmıştı. Büyük bir hırçınlıkla denizde ilerliyorlardı. Hiç camadan vurmadılar,5 teknenin içi suyla dolduğu zaman dalgaların doruğunda dans ediyor, dalgaların üzerinde kayıyorlardı; böylece teknenin kıç tarafındaki su tıpkı bir çeşme gibi fışkırıyordu. Bir süre sonra fırtına kesildi ve balık tutmaya başladılar. Denizde o kadar çok balık vardı ki çapa dahi atmalarına gerek kalmadı, çünkü zaten teknelerinin altı balık sürüleriyle doluydu. Udröst’ün oğulları ardı ardına balık yakalıyorlardı. Isaac işinin ehliydi ancak yanına kendi olta takımını almıştı, bu nedenle ne zaman bir balık tutacak gibi olsa balık elinden kaçıveriyordu. Günün sonunda tek bir balık bile yakalayamamıştı. Tekne balıkla dolup taştığı zaman eve, Udröst’e doğru yelken açtılar. Döndükleri zaman oğullar balıkları temizlediler ve tezgâha yığdılar, Isaac ise bu sırada babalarına ne kadar şanssız olduğundan yakınıyordu. Adam bir dahaki sefer daha iyi bir iş çıkaracağını söyleyerek ona birkaç olta iğnesi verdi. Balık tutmaya gittikleri bir sonraki sefer Isaac de en az diğerleri kadar balık yakalamayı başardı. Avdan eve döndüklerinde hakkı olan üç tezgâh balık Isaac'e verildi.
Bir süre sonra Isaac evini özledi; ayrılmasına yakın yaşlı adam, ona hediye olarak yiyecekler, halat takımı ve diğer kullanışlı eşyalarla dolu yeni bir balıkçı teknesi yaptı. Isaac defalarca teşekkür etti, bunun üzerine yaşlı adam balık sezonu açıldığında tekrar geri gelmesi için onu adaya davet etti. Adam da zaten ikinci grup Stevne’ye6 katılarak Bergen’e yük götürecekti. Neden Isaac de balıklarını satmak için ona katılmasındı? Isaac bu teklif karşısında mutlu olmuştu ve Udröst’e tekrar gelebilmek için hangi yöne yelken açması gerektiğini sordu.
“Tek yapman gereken açık denize doğru yol alan karabatağı izlemek. O seni doğru yöne sevk edecektir,” dedi adam, “İyi şanslar!”
Isaac yola çıktıktan kısa bir süre sonra çevresine bakındığında görünürde ne Udröst vardı ne de başka bir şey; dört bir yanında sadece ve sadece okyanus uzanıyordu.
Zamanı geldiğinde Isaac yola çıktı, denize açılıp Udröstlü balıkçı adama katıldı. Hayatı boyunca böyle bir tekne görmemişti. Tekne o kadar uzundu ki teknenin kıç tarafındaki dümenci, kürekçilere bir şey söylemek için seslense kimse onu duyamazdı. Bu nedenle dümenciden aldığı emri kürekçilere iletmesi için teknenin tam ortasında, gemi direğine yakın durması için bir adam görevlendirilmişti; kendini duyurabilmesi için ne kadar bağırması gerekiyorsa o kadar bağırıyordu.
Isaac’in görevi geminin pruva tarafında bulunmasını gerektiriyordu. Balıkları askılardan indiriyordu ancak nasıl oluyordu da askılar tekrar tekrar bu kadar çok, taze balıkla doluyordu, anlayamıyordu. Ne kadar balık indirirse indirsin her defasında bir o kadar balık daha yakalıyorlardı. Bergen’e vardıklarında balıklarını sattı. Öyle çok para kazandı ki bu parayla Udröstlü adamın kendisine tavsiye ettiği, yükünü saklayabileceği bir deposu olan, iki direkli, tam donanımlı bir gemi alabilirdi. Akşamın son saatlerinde, tam eve yelken açmaya hazırlanıyorken yaşlı adam tekneye çıkıp komşularını unutmaması gerektiğini söyledi. Daha sonra Isaac’e başarılar, teknesineyse iyi bir talih diledi. “Gökyüzüne yükselen her şey sağlam ve her şey yolunda,” dedi adam. Burada aslında demek istediği, kimsenin göremediği fakat eğer ihtiyaç olursa geminin direklerine destek sağlayacak birinin gemide bulunuyor olmasıydı.
O andan beri şans Isaac’in hep yanında oldu. Bunun nedenini iyi bildiğinden dolayı sonbahar geldiğinde, kışı atlatmak için tekneyi karaya çektiklerinde her kim nöbet tutacaksa ona iyi bir şeyler hazırlamayı hiçbir zaman unutmadı. Üstelik her Noel zamanı yelkenlinin üzerinde ışık parıltıları görülür; keman sesleri, müzik ve kahkahalar duyulur ve kutlama yapılıp danslar edilirdi.
“Udröst Adası” (Asbjörnsen, Huldreeventyr, Bölüm I, p. 259, Nordland menşeili, anlatıcının kimliği bilinmiyor) bir Norveçlinin fırtınalı bir denizde yaşadığı kaza sonucu, tehlikenin tam ortasında karşısına çıkan efsanevi bir yeryüzü cennetidir. Gürültülü dalgaların yakınında verimli olmalarına rağmen çok az getirisi olan tarlalara sahip Norveçli, bu yerin kelimelere sığmaz bereketi ve daimi huzuru karşısında küçük dilini yutar. Udröst, hayatları tehlike ve arayış içinde geçen balıkçı halk için neredeyse bir Kutsal Ada’dır, bir Avalon’dur.
Bir zamanlar anne ve babasını kaybetmiş üç erkek kardeş yaşardı. Aileleri tarafından barınabilecekleri bir ev bırakılmadığından dünyada dolanıp kendi talihlerini aramaktan başka çareleri yoktu. En büyük ve ortanca kardeş yolculuk için hazırlanabildikleri kadar iyi hazırlanmışlar, ancak her zaman ocağın arkasında oturup çakısını yonttuğu için “Ocak Mike” adını taktıkları küçük kardeşlerini yanlarına almak istememişlerdi. Dolayısıyla sabahın ilk ışıklarıyla yola çıkmışlar ancak ne kadar acele etmişlerse de Kral’ın sarayına vardıklarında Ocak Mike da onlarla aynı zamanda saraya varmıştı. Saraya vardıklarında Kral’dan onları hizmetine kabul etmesini istediler. “Öyle mi?” dedi Kral ve düşündü, ancak onlara vermek için uygun bir işi yoktu. Yine de fakir olduklarını bildiğinden bu kocaman sarayda onları meşgul edecek bir şeylerin bulunabileceğini düşündü, duvarlara çivi çakabilir, sonrasında da çivileri yerinden çıkartabilirlerdi. Bunu yaptıktan sonra mutfağa odun ve su taşıyabilirlerdi. Ocak Mike duvara çivi çakma ve çivileri yerlerinden çıkarma konusunda içlerinde en hızlı olanıydı, ayrıca mutfağa su ve odun taşımada da diğerlerinden hızlı çıkmıştı. Bu nedenle erkek kardeşleri onu kıskanmaya başlayıp küçük kardeşlerinin on iki krallık içindeki en güzel prensesle, kral olmak için evlenmek istediğini duyurdular; çünkü kralın eşi ölmüştü ve dul kalmıştı. Bunu duyan Kral, Ocak Mike’a dediği şeyi yapmasını, eğer ki başaramazsa onu kütüğe yollayacağını ve başını kaybedeceğini söyledi.
Ocak Mike böyle bir şeyi ne düşündüğü ne de söylediği karşılığını verdi ama Kral'ın ne kadar ciddi olduğunu görünce denemeye karar verdi. Böylelikle yiyecekle dolu bir sırt çantası alarak yola çıktı. Ormanda ilerlemeye başlayalı yalnızca kısa bir süre olmuştu ki Mike’ın karnı acıktı, Kral’ın sarayında ona temin edilen erzaklarına bakmaya karar verdi. Büyük bir rahatlıkla bir çam ağacının altına serildiğinde aksayarak yürüyen bir kadının ona doğru gelmekte olduğunu gördü. Kadın, sırt çantasında ne olduğunu sordu. “Et ve domuz pastırması, nineciğim,” dedi genç adam. “Eğer açsanız, lütfen gelin birlikte yiyelim!” Kadın, açlığını bastırdıktan sonra genç adama teşekkür etti ve bu iyiliğinin karşılığı olarak ona bir iyilikte bulunacağını söyleyip ormana doğru aksayarak ilerledi. Ocak Mike kendine ayırdığı payı yedikten sonra bir kez daha çantasını sırtlanarak yoluna devam etti. Yola çıkalı çok olmamıştı ki bir düdük buldu. Bir düdüğü olmasının iyi olacağını, kendi kendine bir ezgi tutturabileceğini düşündü. Sahiden de çok geçmeden düdükten ses çıkarmayı başardı. İşte tam o anda ormanın her tarafını cüceler doldurdu ve hepsi bir ağızdan, “Lordumuz ne emreder? Lordumuz ne emreder?” diye sordu. Ocak Mike, onların lordu olup olmadığını bilmediğini söyledi ama eğer bir emir verecek olsaydı bu, onlardan on iki krallıktaki en güzel prensesi getirmelerini istemek olurdu. "Bu gerçekten çok kolay," dedi cüceler. Bu prensesin kim olduğunu biliyorlardı ve ona yolu gösterebilirlerdi. Böylelikle kendisi gidip prensesi bulabilirdi, çünkü cücelerin prensese dokunabilme güçleri yoktu. Cüceler, Ocak Mike’a yolu gösterdiler; kimse ona müdahale etmediğinden kolaylıkla amacına ulaştı. Bir trol kalesine ulaşmıştı ve orada üç güzel prenses vardı. Ne var ki Ocak Mike içeri ayak basar basmaz üçü de sanki akıllarını kaybetmiş birer kuzu gibi oradan oraya koşturmaya başladılar. Bir süre sonra üçü de pencere pervazında duran birer limona dönüştü. Ocak Mike çaresiz kalmıştı ve bu durum karşısında mutsuzdu, çünkü ne yapması gerektiğini bilemez haldeydi. Bir süre düşünüp taşındı ve ardından üç limonu da alıp çantasının içine koydu. Seyahati süresince olur da susarsa bunu yaptığı için ileride memnuniyet duyabilirdi; limonların ekşi olduğunu duymuştu.
Epey bir yol aldıktan sonra çok terledi ve susadı. Ne etrafta su ne de susuzluğunu nasıl giderebileceğine dair fikri vardı. Bunun üzerine çantasına koyduğu limonları hatırladı, bir tanesini çıkarıp ısırdı. Bir de ne görsün! Prenses limonun içindeydi, baştan aşağıya gerçekten de oradaydı, “Su, su!” diye haykırdı. “Eğer birazcık su bulamazsam,” dedi Prenses, “öleceğim.” Genç adam su bulabilmek için koşturup durdu ancak çevrede su bulmak imkansızdı. Geri döndüğünde Prenses çoktan ölmüştü.
Ocak Mike bir süre daha yoluna devam etti ama susadıkça susuyordu. Susuzluğunu giderecek herhangi bir şey bulamadığı için çantasından bir limon daha alıp ısırdı. Bir de ne görsün! Bir diğer Prenses limonun içinden ona bakıyordu, ilkinden çok daha güzeldi. “Su,” diye haykırıp eğer biraz su içmezse öleceğini söyledi Prenses. Ocak Mike taşların, yosunların altlarına bakındı durdu ancak ortada su falan yoktu. Böylece bu Prenses de öldü.
Ocak Mike işlerin kötüden daha da kötüye gittiğini hissediyordu. Bu gerçekten de doğruydu, çünkü yoluna devam ettikçe sıcak daha da bastırıyordu. Seyahat ettiği bölgede hava öyle kuruydu ki tek bir damla dahi su bulabilene aşk olsun. Susuzluk yüzünden yarı ölü gibiydi. Uzun bir süre boyunca kalan son limonu ısırıp ısırmamak konusunda kararsız kaldı ama sonunda yapılacak başka bir şey olmadığına karar verdi. Limonu ısırdığında, içindeki prensesin ona doğru baktığını gördü. Bu, on iki krallıktaki en güzel prensesti ve biraz su içemezse oracıkta öleceğini söyledi. Ocak Mike bir oraya bir buraya koşturup su aradı. Bu sefer şansına kralın değirmencisiyle karşılaştı. Değirmenci ona değirmen havuzunun nerede olduğunu tarif etti. Ocak Mike, içinde prensesin olduğu limonu da alıp değirmen havuzuna giderek ona havuzdan su verdiğinde Prenses limonun içinden dışarı çıkıverdi. Gel gör ki kızın üzerinde giyecek hiçbir şeyi yoktu. Bu yüzden Ocak Mike ona gömleğini verdi. Prenses gömleği giydikten hemen sonra bir ağaca tırmandı. Ocak Mike Kral'a yaşanan her şeyi anlatıp Prenses'i bulduğunu söyleyene ve kaleden giyecek bir şeyler getirene kadar onu burada bekleyecekti.
Bu esnada kralın aşçısı havuza su almaya gelmişti. Aşçı kız, havuza yansıyan şirin yüzü görünce kendi yüzü sandı ve o kadar mutlu oldu ki zıplayıp dans etmeye başladı. Ne kadar da güzel bir yüze kavuşmuştu böyle!
“Şeytan alsın suyu umurumda değil, bunu umursamak için fazla güzelim!” dedi aşçı kız ve su kovasını fırlatıp attı ama sonra fark etti ki sudaki yansıma ağaçta oturan Prenses'in yüzüne aitti. Bu onu o kadar kızdırdı ki Prenses'i ağaçtan indirip havuza itti. Sonra da Ocak Mike’ın gömleğini giyip ağaca kendisi tırmandı. Kral gelip de yanık tenli, gösterişsiz mutfak hizmetçisini görünce kızarıp bozardı ancak insanların onun hakkında on iki krallıktaki en güzel kız dediklerini öğrenince, gönülsüz de olsa buna inanmak durumunda kaldı. Kızı bulmak için bunca çaba sarf eden Ocak Mike’a haksızlık etmek de istemiyordu. “Belki mücevherler takındığı ve iyi giysiler giydiği zaman güzelleşir,” diye düşündü Kral. Böylece kızı evine kabul etti. Bunun üzerine perukacılar7 ve terzi kadınlar getirilmesi emredildi. Kıza takılar takıldı ve tıpkı bir prenses gibi giydirildi, ancak tüm bu süsleyip püslemelerden sonra dahi hâlâ yanık tenli ve gösterişsizdi. Bundan bir süre sonra aşçı kız, su almak için havuza gittiğinde kovasında çok güzel gümüş bir balık gördü. Kovasını saraya taşıdı ve balığı Kral'a gösterdi. Kral balığın muhteşem bir güzelliğe sahip olduğunu düşündü, ancak aşçı kız bunun cadıların işi olduğunu ve balığı yakmaları gerektiğini söyledi. Bunun üzerine balık bir sonraki sabah yakıldı, küllerinin arasındaysa bir topak gümüş olduğu görüldü. Bunun üzerine aşçı kız yukarı çıkıp olayı Kral'a anlattı. Kral bunun çok garip olduğunu düşündü ancak Prenses bunun açıkça büyücülük olduğunu, gümüşü bir gübre yığınının altına gömmeleri gerektiğini söyledi. Kral bunu yapmak istemiyordu ama kız dediğini kabul ettirene kadar Kral'a huzur vermedi. Böylece Kral, kızın isteğini kabul etmek zorunda kaldı. Bir topak gümüşü gömmelerinin üzerinden bir gün geçmemişti ki ne görsünler! Gömdükleri yerde şahane bir ıhlamur ağacı bitmişti. Ağacın yaprakları gümüş rengi ve pırıl pırıldı. Olan biten Kral'a söylendiğinde Kral bunun olağanüstü olduğunu düşündü; ancak Prenses, ne eksik ne fazla, her şeyin büyücülükten ibaret olduğunu ifade ederek ıhlamur ağacının kesilmesi gerektiğini söyledi. Kral bunu yapmayı hiç istemiyordu ama Prenses, Kral'a o kadar çile çektirdi ki Kral buna da razı gelmek zorunda kaldı. Hizmetçiler ateş yakmak için ıhlamur ağacının odunlarını almaya dışarı çıktıklarında ne görsünler! Odunlar saf gümüştendi. “Ne Kral'a ne de Prenses'e hiçbir şey söylememeliyiz,” dedi içlerinden biri, “çünkü söylersek odunları öylece yakıp eritirler. Onun yerine odunları dolapta saklayalım. Olur da bir gün karşımıza biri çıkar da evlenmek istersek belki işimize yararlar.” Hepsi bu fikre sıcak baktı bakmasına ama odunları taşımaya başladıktan kısa bir süre sonra odunlar o kadar ağırlaştı ki taşıyamaz hale geldiler. Bunun sebebini anlamak için baktıklarında odunların önce bir çocuğa, çok geçmeden de akla hayale gelebilecek en güzel prensese dönüştüğünü gördüler. Hizmetçiler bu işte bir iş olduğunu düşündüler, Prenses'e giyecek bir şeyler verdikten sonra genç adamı bulmaya gittiler; sonuçta genç adam on iki krallıktaki en güzel prensesi bulmak için yollanmıştı. Böylelikle hikâyeyi genç adama anlattılar. Ocak Mike hikâyeyi duyup da geldiği zaman Prenses; aşçı kızın onu nasıl da havuza attığını, önce bir gümüş balığa sonraysa bir topak gümüşe dönüştüğünü, derken bir ıhlamur ağacı ve devamında odun parçaları haline geldiğini bir bir anlatıp kendisinin gerçek prenses olduğunu söyledi. Kral'a ulaşmak çok zordu, çünkü koyu tenli aşçı kız gece gündüz Kral'ın yanından ayrılmaz olmuştu. Bu nedenle Kral'a, komşu bir krallığın onlara savaş ilan ettiğini söyleyerek onu saraydan dışarı çıkardılar. Kral güzeller güzeli Prenses'i gördüğü zaman öyle bir âşık oldu ki onunla oracıkta evlenmek istedi. Koyu tenli, gösterişsiz aşçı kızın Prenses'e ne kadar gaddarca davrandığını öğrendiğinde de aşçı kızı aynı hızla cezalandırmak istedi. Sonrasında on iki krallıkta da duymayanın kalmadığı bir düğün düzenlendi.
“Üç Limon” (Absjörness, Norske Folkeeventyr, Ny Sam-ling, Christiana, 1871, p. 22, No. 66) masalı, İskandinav bölgesine ait değil, başka ülkelerden bu kültüre giren bir masaldır. Ayrıca doğu ülkelerinde herkesçe bilinen bir masaldır. Gelgelelim Asbjörnsen bu masalı Christiana’daki bir kadının ağzından dinlemiştir, yani bu demek oluyor ki bu masal, kuzeyde kendine bir yer edinmiştir.
О проекте
О подписке
Другие проекты
