Читать книгу «Ejderha kitabı» онлайн полностью📖 — Эдит Несбит — MyBook.

Bunun üzerine Prenses Mary Ann asil bir şekilde konuştu: “Aptallık etmeyin. Yalnızca peri masalları ile İngiltere tarihi gibi şeylerde insanlar kötüdür ve birbirlerine zarar vermek isterler. Oysa Rotundia’da herkes iyi kalplidir, kimsenin yaramazlık etmediği sürece bir şeyden korkmasına gerek yoktur. Hem bunun bizim faydamıza olduğunu biliyoruz. Haydi ejderhayı görmeye gidelim. Ona akide şekeri götürsek iyi olur.”

Böylece gittiler. Soylu unvanlara sahip çocuklar sırayla ejderhaya akide şekeri verdi. Hayvan halinden memnun gözüküyordu, gururu okşanmıştı. Mor kuyruğunu kavrayabildiği kadar salladı durdu, zira gerçekten çok ama çok uzun bir kuyruğu vardı. Fakat ona akide şekeri verme sırası Prenses’e gelince ejderha ağzını kocaman açıp gülümsedi ve uzun kuyruğunu en ucuna kadar salladı. Sanki “Ah, ne iyi kalpli, güzel bir prensescik!” demek istiyordu. Ama o kötü mor kalbinin derinliklerinde “Ah, seni nazik, tombul, şirin prensescik. Şu aptal akide şekerleri yerine seni mideye indirmek isterim,” diyordu. Tabii ki bu sözleri işiten kimse yoktu. Prenses’in amcası hariç. O bir büyücüydü, kapı dinlemeye alışkındı. Zanaatının bir parçasıydı bu.

Şimdi, hatırlayacaksınız ki Rotundia’da yalnızca bir kötü kalpli insan olduğundan bahsetmiştim. Baştan ayağa kötü bu kişinin Prenses’in amcası James olduğunu sizden daha fazla saklayamam. Masal kitaplarınızdan bildiğiniz üzere büyücüler her zaman kötüdür. Ormandaki Çocuklar masalı veya Norfolk Trajedisi’nde gördüğünüz gibi bazı amcalar da kötüdür. İngiliz tarihine bakınca gördüğünüz üzere geçmişte en az bir kötü James yaşamıştır. Bir kişi büyücüyse, bir amcaysa ve adı da James ise ondan iyi bir şey bekleyemezsiniz. Bu kişi “Üç Kez Baştan Ayağa Kötü”dür ve iyi biri olamayacak demektir.

James Amca uzun süredir Prenses’ten kurtulup krallığı ele geçirmek istiyordu. Hayatta hoşuna giden pek az şey vardı. İlgisini çeken tek şey güzel bir krallıktı. Ne var ki o güne dek yoluna hep engeller çıkmıştı. Çünkü Rotundia’da herkes öyle iyiydi ki kötücül büyüler masum adalılara karşı hiçbir şey yapamıyor, bütün çabaları buz üstüne yazı yazmak gibi sonuçsuz kalıyordu. Gelgelelim James Amca bir şansının olabileceğini düşünüyordu çünkü artık adada birbirine destek olabilecek iki kötü kalpli kişinin olduğunu biliyordu. Tek kelime etmedi ama ejderhayla anlamlı bir şekilde bakıştılar. Sonra herkes çay için evlerine gitti. Kimse o anlamlı bakışmayı görmemişti. Tom hariç.

Tom eve gidip her şeyi evcil hayvanı file anlattı. Bu akıllı küçük hayvan onu dikkatle dinledikten sonra Tom’un dizinden masaya tırmandı. Masada, Prenses’in Tom’a Noel hediyesi olarak verdiği süs takvimi vardı. Fil minicik hortumuyla takvimdeki bir tarihi gösterdi. Bu tarih 15 Ağustos yani Prenses’in doğum günüydü. Endişeli gözlerle sahibine baktı.


“Cici fil! O tarihte ne var Fido?” diye sordu Tom. Akıllı hayvan aynı hareketi tekrarladı. O zaman Tom ne söylemek istediğini anlamıştı.

“Ah, yani Prenses’in doğum gününde bir şey mi olacak? Pekâlâ, gözümü dört açacağım.”

Gerçekten de böyle yaptı.

Başlarda Rotundia halkı ejderhadan gayet memnundu. Sütunun yanında yaşayıp çörek ağaçlarından besleniyordu. Fakat zamanla yerinden kalkıp dolaşmaya başladı. Gizlice büyük tavşanların yuvalarını yaptığı oyuklara giriyordu. Ağaçsız tepelerde geziye çıkanlar onun kırbacı andıran upuzun kuyruğunun bir oyukta kıvrıldığını görüyordu. İnsanlar “İşte orada,” demeye vakit bulamadan gözden kaybolur, sonra çirkin mor başı diğer tavşan yuvasından çıkıverirdi. Belki de tam arkalarındaydı. Kulaklarının dibinde kendi kendine gülüyordu. Ejderhanın gülüşü öyle neşeli bir gülüş değildi. Bu saklambaç oyunu ilk başta insanları eğlendirse de sonradan sinirlerini bozmaya başladı. Bunun ne demek olduğunu bilmiyorsanız, bir dahaki sefere annenizin başı ağrırken körebe oynadığınızda ona sorun. Derken ejderha, insanların kırbaç şaklattığı gibi kuyruğunu şaklatmayı âdet edindi. Bu da adalıların sinirini bozuyordu. Ardından ufak tefek şeyler kaybolmaya başladı. Bu bir okulda bile ne denli nahoş bir şeydir bilirsiniz. Tabii ki umumi bir krallıkta bunun olması çok daha kötüydü. İlk başta, kaybolan şeyler çok önemli değildi: Birkaç ufak fil, bir iki gergedan, birkaç zürafa vesaire. Önemli değildi diyorum ama bu durum insanların huzurunu kaçırmıştı. Bir gün Prenses’in en sevdiği tavşanlardan Frederick gizemli bir şekilde ortadan kayboldu. Ardından Meksika finosunun kaybolduğu o korkunç sabah yaşandı. Ejderha adaya geldiğinden beri havlamayı bırakmamıştı, insanlar bu gürültüye çok alışmıştı. Bu nedenle finonun havlama sesi kesilince herkes uykudan uyandı. Sorunun ne olduğunu anlamak için dışarı çıktılar. Fino ortalıkta yoktu!

Orduyu uyandırması için bir oğlan çocuğu gönderildi. Böylece askerler köpeği aramaya gidebilirdi. Ama ordu da gitmişti! Artık insanlar iyiden iyiye korkmaya başladı. Sonra James Amca sarayın terasına çıkıp insanlara seslendi. Dedi ki: “Dostlarım! Vatandaşlarım! Artık ne kendimden ne de sizden şunu gizleyebilirim: Bu mor ejderha beş parasız bir sürgün, aramızda yaşayan çaresiz bir yabancıdır. Ayrıca o… ejderhaların sonuncusu değildir.”

İnsanların aklına ejderhanın kuyruğu geldiğinden “Doğru, doğru,” dediler.

James Amca devam etti: “Cemiyetimizin müşfik ve savunmasız bir mensubunun başına bir şey geldi. Ne olduğunu bilmiyoruz.”

Herkes Frederick isimli tavşanı düşünüp sızlandı.

“Ülkemizin savunma gücü yok edildi,” dedi James Amca.

Herkes zavallı orduyu hatırladı.

“Yapılacak tek bir şey kaldı.” James Amca konusuna ısınmaya başlamıştı. “Basit bir tedbiri göz ardı ettiğimiz için daha fazla tavşanı, hatta donanmamızı, polis kuvvetimizi ve itfaiyemizi yitirirsek kendimizi affedebilir miyiz? Sizi uyarıyorum: Mor ejderhanın hiçbir şeye hürmeti yok, en kutsal şeylere bile.”

Herkes kendini düşündü. Sordular: “O basit tedbir ne?”

James Amca cevap verdi: “Yarın ejderhanın doğum günü. Her doğum gününde hediye almaya alışkındır. Eğer güzel bir hediye alacak olursa, onu hemen arkadaşlarına göstermek için acele edecektir. Buradan uçup gidecek ve bir daha geri dönmeyecektir.”

Kalabalık çılgınca tezahürat yaptı. Prenses de balkonunda ellerini çırpıyordu.

“Ejderhanın beklediği hediye,” dedi James Amca neşeyle. “Oldukça pahalı türden. Ama armağan gönülsüz verilmez, bilhassa da misafirlere. Ejderhanın istediği şey bir prensestir. Bizim yalnızca bir prensesimiz var, bu doğru. Ancak böyle bir zamanda cimrilik etmemeliyiz. Hem verene hiçbir şeye mal olmamış bir hediye kıymetsizdir. Prensesinizden vazgeçmeye hazır olmanız, ne kadar cömert olduğunuzu gösterecektir.”

Kalabalık ağlamaya başladı çünkü Prenses’i çok seviyorlardı. Ama ilk görevlerinin cömert davranıp zavallı ejderhaya dilediğini vermek olduğunu da anlamışlardı.

Prenses de ağlıyordu çünkü hiç kimsenin, özelikle mor bir ejderhanın doğum günü hediyesi olmak istemiyordu. Tom’un gözlerinden yaşlar akıyordu çünkü çok kızgındı.

Doğruca eve gidip küçük filine olanları anlattı. Fil sahibini neşelendirecekti. Öyle ki çok geçmeden filin küçük hortumuyla çevirdiği topacı izlemeye daldılar.

Tom sabah erkenden saraya gitti. Ağaçsız tepelere baktı. Artık orada oyun oynayan hiç tavşan kalmamıştı. Sonra beyaz güller toplayıp Prenses’in penceresine attı. Sonunda Prenses uyanıp dışarı baktı.

“Yukarı gel de beni öp,” dedi Prenses.

Tom beyaz gül çalılarına tırmanıp pencereden Prenses’i öptü. “Nice mutlu yıllara,” dedi.

Mary Ann ağlamaya başladı ve: “Ah, Tom bunu nasıl söylersin? Biliyorsun ki…” dedi.

“Yapma lütfen,” dedi Tom. “Mary Ann, benim biricik prensesim. Ejderha doğum günü armağanını alırken ben ne yapacağım sanıyorsun? Ağlama, benim canım Mary Ann’im! Fido ile her şeyi ayarladık. Sadece sana söylediklerimi yapman yeterli.”

“Hepsi o kadar mı?” dedi Prenses. “Ah, kolaymış. Hep yaptığım şey bu.”

Ardından Tom, Prenses’e ne yapması gerektiğini anlattı. Prenses onu tekrar tekrar öptü. “Ah, iyi kalpli, akıllı, tatlı Tom,” dedi. “Fido’yu sana verdiğim için ne kadar mutluyum. İkiniz beni kurtardınız. Canlarım benim!”

Ertesi sabah James Amca en güzel paltosu ile üzerine altın yılan resimleri işlenmiş yeleğini giyip şapkasını taktı. O bir büyücüydü ve parlak yelekleri pek seviyordu. Prenses’i götürmek için bir arabayla gelmişti.

“Haydi küçük doğum günü hediyesi,” dedi yumuşak bir tavırla. “Ejderha çok mutlu olacak. Ağlamamana çok sevindim. Biliyorsun yavrum, kendimizin mutluluğu yerine başkalarının mutluluğunu düşünmeyi öğrenmeye küçük yaşta başlamalıyız. Sevgili yeğenimin bencil biri olmasını istemem. Evinden ve arkadaşlarından çok uzakta zavallı, hasta bir ejderhayı böylesi küçük bir zevkten mahrum bırakmak da istemem.”

Prenses bencil olmamak için elinden geleni yapacağını söyledi.

Kısa süre sonra araba, sütunun yakınında durdu. İşte ejderha oradaydı. Çirkin mor başı güneşte parlıyordu, biçimsiz mor ağzı ise yarı açıktı.

James Amca dedi ki: “Günaydın efendim. Size doğum gününüz için küçük bir hediye getirdik. Böylesi önemli bir yıldönümünün münasip bir armağan sunulmadan geçip gitmesini istemeyiz. Bilhassa ülkemizde yabancı olan birisi için. İmkanlarımız küçük ama kalbimiz büyük. Bir tane prensesimiz var ama size onu seve seve veriyoruz. Öyle değil mi, evladım?”

Prenses, “Sanırım, öyle,” dedi. Ejderha biraz daha yaklaştı.

Bir ses aniden haykırdı: “Koş!”

Tom oradaydı. Hayvanat bahçesindeki kobay faresi ile iki Belçika tavşanını yanında getirmişti. “Adalet yerini bulacak,” dedi Tom.

James Amca öfkeden deliye dönmüştü. “Bu da ne demek oluyor, efendim?” diye bağırdı. “Şu kaba saba tavşanlarınla bir devlet törenini nasıl bölersin? Git buradan yaramaz çocuk! Başka bir yerde oyna hayvanlarınla.”

Ama James Amca konuşurken tavşanlar iki yanına sokuluvermişti. İri cüsseleriyle adamın tepesinde iyice yükseldiler. Şimdi de onu aralarında sıkıştırıyorlardı. Öyle ki James Amca tavşanların kalın kürküne gömülüp kaldı, az kalsın boğulacaktı. Bu arada Prenses sütunun diğer tarafına koşmuş, olanları görmek için gizlice bakıyordu. Şehirden çıkarken Prenses’in bulunduğu arabayı bir kalabalık takip ediyordu. Şimdi onlar da “Devlet Töreni” alanına ulaşmıştı. Hep birlikte şöyle haykırıyorlardı: “Dürüst oyun! Dürüst oyun! Sözümüzden böyle dönemeyiz. Bir şey verip karşılığında bir şey almak mı? Bu hiç olmaz. Bırak da sürgündeki zavallı yabancı hediyesini alsın.”

Tom’u yakalamaya çalıştılar ama kobay faresi onlara engel oldu.

“Evet,” diye bağırdı Tom. “Dürüst oyun gerçek bir mücevherdir. Sizin aciz sürgününüz Prenses’i alacak. Tabii onu yakalayabilirse. Haydi, Mary Ann.”



Mary Ann koca sütunun etrafına bakıp ejderhaya seslendi: “Hey! Beni yakalayamazsın ki!”

Var gücüyle koştu, ejderha da peşinden koşuyordu. Görüyorsunuz ya, ejderha upuzun olduğu için Prenses kadar hızlı dönemiyordu. Prenses sütunun etrafında döndü durdu. Önce sütundan epey uzaklaşıp dönüyordu, sonra giderek yaklaştı. Ejderha da hep arkasından geliyordu. Prenses’i yakalamaya kendini iyice kaptırmıştı. Tom’un, kırbacı andıran upuzun ve sımsıkı kuyruğunu kayaya bağladığını fark etmedi bile. Bu sayede ejderha döndükçe kuyruğu da sütuna dolanıyordu. Tıpkı bir topaca ip sarmak gibiydi bu. Yalnız bu defa topaç sütun, ip ise ejderhanın kuyruğuydu. Belçika tavşanlarının arasında sıkışıp kalan büyücüden korkmalarına hiç gerek yoktu. Burada karanlıktan başka bir şey göremiyor, boğulmaktan başka bir şey de yapamıyordu.

Ejderha, makaraya sarılan pamuk iplik gibi olabildiğince sıkı şekilde sütuna sarılınca Prenses koşmayı bıraktı. Nefes nefese kaldığı halde “Eh, şimdi kim kazandı bakalım?” diye sorabilmişti.

Bu soru ejderhayı öyle sinirlendirdi ki bütün gücünü toplayıp kocaman mor kanatlarını açtı ve kızın üstüne doğru uçmaya çalıştı. Elbette, bunu yapayım derken kuyruğunu çok kuvvetli bir şekilde çekmişti. Sonunda kuyruğu koptu ama kuyruğuyla beraber sütun ve adanın tamamı yerinden çıkmıştı. Bir dakika sonra ejderhanın kuyruğu çözüldü. Ada ise topaç gibi dönüyordu. O kadar hızlı dönüyordu ki herkes suratının üstüne düştü. Sıkıca tutundular çünkü bir şeyler olacağını hissediyorlardı. Büyücü hariç herkes bu durumdaydı. O Belçika tavşanlarının arasında güçlükle nefes alıyor, hayvanların tüyleri ve kalbindeki öfkeden başka bir şey hissetmiyordu.

Sahiden garip bir şey oldu. Ejderha Rotundia Krallığı’nı dünyanın başlangıcında dönmesi gereken tarafa çevirmişti. Ülke dönerken tüm hayvanların büyüklüğü değişmeye başladı. Kobay fareleri küçüldü, filler büyüdü. Eğer elleriyle birbirlerine sıkıca tutunmamış olsalardı kadınlar, erkekler ve çocukların da boyu değişecekti. Elbette, hayvanların bunu bilmesi beklenemezdi. İşin en iyi tarafı, küçük hayvanlar büyüdüğü ve büyük hayvanlar küçüldüğü sırada ejderhanın ufalarak Prenses’in ayaklarının dibine düşmesiydi. Yerde sürünen, kanatlı ve mor renkli küçük bir semender olmuştu.

“Ne şapşal bir şey bu,” dedi Prenses semenderi görünce, “Doğum günü hediyem olsun.”

Tüm insanlar hâlâ yüzüstü sımsıkı tutunurken büyücünün aklına sıkıca tutunmak gelmemişti. Onun tek düşündüğü Belçika fareleriyle bahçıvanın oğlunu cezalandırmaktı. Ancak büyük hayvanlar küçülürken o da hayvanlarla beraber küçüldü. Küçük mor ejderha Prenses’in ayaklarının dibine düşünce orada James Amca adında minik bir büyücü gördü. Hemen onu kaptı çünkü doğum günü hediyesi istiyordu.