Philip uykuya daldı. Rüyasında yine kendi evlerindeydi. Helen onu uyandırmak için yanına gelmişti. Üstelik ona hediye olarak bir midilli atı getirmişti. Her şeyi anlayacak kadar zeki bir hayvana benziyordu. Philip bu nedenle el sıkışmasına pek şaşırmamıştı. Ama midilli “Haydi, gitmemiz gerek,” deyip Philip’in ayakkabılarını ve çoraplarını giymeye çalışınca çocuk “Tamam bu kadarı yeter!” diye bağırdı. Gözlerini güneş ışığıyla dolu bir odada açtı ama etrafta midilli falan yoktu.
“Ah, pekâlâ,” dedi Philip, “Kalkayım bari.” Helen’ın ayrılırken verdiği hediyelerden biri olan yeni gümüş saatine baktı. Saat on olmuştu.
“Bence doğru söylemiyorsun,” dedi saate. Sonra onu bir kez daha düşünmeye teşvik etmek için saatini salladı. Ama saat hâlâ ve hatasız bir şekilde “on”u gösteriyordu.
Çiftlik evinde kahvaltı saati sekizdi ve Philip sofraya çağrılmadığından emindi.
“Bu çok tuhaf,” dedi. “Sorun saatte olmalı. Belki de durmuştur.”
Ama saat çalışıyordu. Dolayısıyla kahvaltı zamanını iki saat geçmiş olmalıydı. Bunu düşünür düşünmez aşırı derecede acıktı. Ne kadar aç olduğunu anlayınca hemen yataktan çıktı.
Etrafta kimse yoktu. Doğruca banyoya gitti. Sıcak ve soğuk suyu, kahverengi Windsor sabununu, tıraş sabununu, tırnak ve vücut fırçalarını, lifleri, duşu, üç süngeri kullanarak eğlenceli bir saat geçirdi. O zamana kadar bunları hakkıyla keşfedip kullanma imkânı olmamıştı. Ama şimdi ona karışacak kimse yoktu ortalıkta. Öyle çok eğlenmişti ki onu neden çağırmadıklarını düşünmek aklına bile gelmedi. Aklına Helen’ın onun için yazdığı banyoyla ilgili bir şiir gelmişti. Oyun oynamayı bitirince hakikaten çok sıcak olan suda sırtüstü yatıp şiiri hatırlamaya çalıştı. Nihayet şiiri hatırladığında su bayağı soğumuştu. Şiirin adı Dev Bir Yaşamdan Hayaller idi.
Bir zamanlar neydim ben?
Bundan çok uzun zaman önce.
Geriye baktığımda kendimi görüyorum.
Büyüyoruz.
Değişen yıllarla beraber
ben de öyle değişmişim ki
geriye dönüp baktığımda bulduğum kişi
nasıl ben olabilirim,
bilmiyorum.
Görkemli ve muhteşem,
âdeta bir dev gibi duruyordum
üzeri karanlık ormanla kaplı
beyaz bir yamaçta.
Aşağıda durgun ve pırıl pırıl suları akıyor
güzel mi güzel bir körfezin.
Beyaz yamaçlarla çevrelenmiş,
sakin ve berraktı.
Uyuyordu sessiz, sıcak havada.
Çıplak ve güçlü halde
tek başıma dimdik duruyordum.
Kollarım, bacaklarım
saf altını andıran ışıkta parlıyordu.
Hemen altımdan akıp giden sular
bir şey bekliyordu.
İşte bekledikleri o şey bendim.
Eğildim, sonra suya girdim.
Dalgalar üzerime sıçrıyordu.
Küçücük bir denizde bir devdim.
Dört yanda tepeleri ağaçlarla kaplı
bembeyaz yamaçlar vardı.
Uzanırken sonlanmakta olan
günün ihtişamını izliyordum.
Denizimi huzursuz eden rüzgârlar yoktu.
Gün ışığı altın camlı pencerelerden geliyordu sanki.
Beyaz yamaçlar yükseliyordu başımın üzerinde,
berrak denizin saflığı, mükemmelliği
ve enginliğiyle çevremde.
Bense yamaçların ve denizin efendisiydim.
Bir de üzerimde parlayan altın ışığın.
Millerce uzakta dev ayaklarım,
sessiz okyanustan çıkan kayalar gibi yükseliyordu.
Üstlerine bir deniz feneri yapılabilir,
yolcu gemilerine
hangi yoldan gitmemeleri gerektiğini gösterebilirdi.
Ben yamaçlarla kuşatılmış
o denizin efendisiydim.
Ellerimi çırptım, dalgalar üzerimi kapladı.
Vücudumun çukurlarında küçük kayalık göletler oluşmuştu,
küçük deniz hayvanlarının oynayabileceği yerlerdi bunlar.
Bir diğer tekne gururla elime çıktı.
Güvertesinde bin mızrak duruyor.
Tekneyi harekete geçirdim,
tam hızla fildişi direkli gemiye doğru gitti.
Yün bir yelken ve delikli bir güverte.
Her ikisi de suya batarak dehşet verici bir enkaza dönüştü!
Dalgaların altından koşturdum.
Hayali kumların üzerindeydi elim.
Kaygan derili kahverengi deniz faresi,
kaçmıştı, dizimin altındaki derin çukura.
Sonunda onu yakalayıp
suya batmış göğsümün çukurlarına kapattım.
Sonra oracıkta uzanmış,
sıcacık ve yumuşak sulara sarınmışken
bir büyük ses haykırdı uzak bir kıyıdan.
Ve artık bir dev değildim ben.
“Çık dışarı, çık dışarı,” diye bağırıyordu kudretli ses.
“On beş dakikadır içeridesin.
Su soğudu. Haydi, Pip, Efendim.
Dışarı çıkın. Saçlarınız sırılsıklam,
artık yatma vakti.”
Büyülü denizin sularından çıktım.
Kölelerim olmuş gemileri bıraktım.
Delikli güvertesiyle sabunluk,
sulara gömülüp yıkılan tırnak fırçası,
sabun bezinden yelken,
geminin direği olan diş fırçası
ve kaygan sabun -fare.
Hepsini nihayet bıraktım.
O büyülü denizden çıkıp seslendim
çünkü kurulanmam
ve bir dev olmanın zevkinden vazgeçip
yatağıma gitmem gerekiyordu.
Güzelce yıkanıp temizlenmiş uslu bir çocuk olarak.
Şiirin hepsini hatırladığında ikinci kez banyo yapmıştı. Dolaptan aldığı sıcak havlularla güzelce kurulandıktan sonra giyinmek için odasına döndü. Artık iyice acıkmıştı. Hemen kahvaltı yapmak istiyordu. Bu yüzden olabildiğince hızlı bir şekilde giyindi. Ayakkabı bağcıklarını bile doğru düzgün bağlayamamıştı. Öyle ki aceleden yakalığını yere düşürdü. Onu almak için eğildiğindeyse gördüğü rüyayı hatırladı. Biliyor musunuz, ilk kez düşünmüştü o rüyayı. Hakikaten düşünmeye değer bir şeydi o rüya.
Şimdi en önemli mesele kahvaltıydı. Philip gerçekten çok acıkmış olarak aşağı indi. “Aşağı iner inmez kahvaltımı isteyeceğim,” dedi. “Karşıma çıkan ilk kişiden bunu rica edeceğim.” Gelgelelim kimseyle karşılaşmadı.
Merdivenlerde kimse yoktu. Salonda, yemek odasında ve misafir odasında da öyle. Kütüphane ve bilardo odası bomboştu. Çocuk odasının kapısı ise kilitliydi. Philip çuha kaplamalı kapının ardındaki alana yöneldi. Burası hizmetçilere ayrılmış olan müştemilattı. Mutfakta, hizmetçiler odasında, kilerde, bulaşıkhane ve çamaşırhanede, ambarda tek bir kişi yoktu. O kocaman evde -karşıdan gözüktüğünden çok daha büyüktü çünkü arkaya doğru uzanan uzun kanatları vardı- Philip’ten başka kimsecikler yoktu. Yukarı çıkıp bütün yatak odalarına, küçük resim galerisine, müzik odasına, hizmetçilerin yatak odaları ve tavan aralarına bakmadan bundan emin olmuştu bile. O tavan aralarında ilginç şeyler vardı ama Philip bunu sonradan hatırladı. Şimdi merdiven basamaklarını üçer üçer iniyordu. Bütün odaların kapıları bıraktığı gibi açıktı. Ama her nedense o açık kapılar onu her şeyden çok korkutmuştu. Koridorlarda koşturdu. Merdivenleri indi. Sonra öteki açık kapıları geçip arka mutfaktan çıktı. Tuğla duvarın kenarındaki yosun tutmuş yolu yürüyüp üç porsuk ağacının etrafını dolaştı ve binek taşını geçip ahırın önüne geldi. Burada da kimse yoktu. Ne arabacı ne de seyis yamakları ortalıktaydı. Ayrıca ahırın içi, arabalık, koşum odası ve samanlık boştu.
Philip eve geri dönmemesi gerektiğini düşünüyordu. Korkunç bir şey yaşanmış olmalıydı. Acaba çiftlik evinin hizmetçilerini biri mi kaçırmıştı? Philip dadıyı düşündü. En azından onun için böyle bir şey ihtimal dışıydı. Belki de büyüydü bu! Uyuyan Güzel masalındaki gibi bir şey olmuştu! Ama bu sefer yüz yıl uykuya yatırılmak yerine herkes ortadan kaybolmuştu.
Bu düşünce aklına geldiğinde ahır bahçesinde yapayalnızdı.
“Belki de görünmez hale getirilmişlerdir. Ya da herkes burada ve beni izleyip alay ediyorlar.”
Bunun üzerinde düşünmek için sessizce durdu. Hiç de hoş bir düşünce değildi bu.
Birden küçük sırtını düzleştirdi ve başını geriye attı.
“Korktuğumu göremeyecekler,” dedi kendi kendine. Sonra ambar geldi aklına.
“Hiçbir şey yemedim,” diye açıklama yaptı yüksek sesle. Etrafta olabilecek görünmez kişilerin onu açıkça duymasını istiyordu. “Kahvaltı yapmam gerek. Kimse bana yemek vermezse ben de kendim alırım.”
Bir cevap almayı bekledi ama hiçbir şey olmadı. Ahır çok sessizdi. Sadece bir yemliğe çarpan yular halkasının tıkırtısı, güvercinlerin ötüşü ve ahırdaki samanların hışırtısı bozuyordu bu sessizliği.
“Pekâlâ,” dedi Philip. “Sizce kahvaltıda ne yemem gerekiyor bilmiyorum. Bu yüzden kendi istediklerimi yiyeceğim.”
Cesaretini toplamaya çalışarak uzun bir nefes aldı. Omuzlarını bir asker gibi geriye attı. Arka kapıdan geçip doğruca ambara gitti. Sonra kahvaltı için uygun bulduğu şeyleri aldı. Şu yiyecekleri uygun görmüştü:
1 vişneli turta
2 bardak krema
1 soğuk sosis
2 parça soğuk tost
1 parça peynir
2 limonlu kek
İçi reçel dolu 1 küçük turta (sadece bir tane kalmıştı)
1 kalıp tereyağı
“Hizmetçilerin bu kadar güzel şeyler yediklerini hiç bilmezdim,” dedi. “Burada koyun etiyle pirinçten başka bir şey bulunmaz sanıyordum.”
Yiyecekleri gümüş bir tepsiye koyup evin arkasındaki iki kanadın arasında uzanan terasa götürdü. Sonra biraz süt almak için ambara geri döndü ama bulamayınca su dolu bir sürahiyi aldı. Kaşık da bulamamıştı Bunun yerine bir et oyma çatalı ve balık servis bıçağı bulmuştu. Balık servis bıçağıyla vişneli turta yemeyi denediniz mi hiç?
“Ne olduysa oldu”, dedi Philip kendi kendine. “Ayrıca ne olursa olsun kahvaltıyı atlamamak gerek.” Et oyma çatalıyla yardığı soğuk sosisten gayet büyük bir parça ısırdı.
Güneş ışığında oturmuştu. Balık servis bıçağı ile et oyma çatalını doldurdukça açlığı azaldı. Yine gördüğü rüyayı düşünmeye başladı. Giderek daha gerçek gibi geliyordu. Gerçekten olmuş muydu bütün o şeyler? Olmuş olabilirdi. Görünüşe göre büyülü şeyler yaşanıyordu. Baksanıza ev ahalisi nasıl da ortadan kaybolmuştu! Belki dünyadan da yok olmuşlardı!
“Diyelim ki herkes ortadan kayboldu,” dedi Philip. “Diyelim ki dünyada bir ben kaldım. Bu durumda dünyadaki her şey bana ait demektir. Öyleyse bütün oyuncak dükkânlarındaki her şeyi alabilirim.”
Bir an için zihni bu güzel düşünceyle meşgul oldu. Sonra devam etti. “Ama ya ben de ortadan kaybolursam? Belki ben de kaybolursam diğerleriyle karşılaşabilirim. Acaba nasıl yapabilirim bunu?”
Nefesini tutup ortadan kaybolmaya çalıştı. Bunu daha önce denediniz mi? Hiç kolay bir şey değildir. Philip de başarılı olamadı. Nefesini tutup epey uğraştı ama durmadan şiştiğini hissetmekten öteye gidemedi. Sanki bir saniye sonra patlayıverecek gibiydi. Bu yüzden sonunda pes etti.
“Hayır,” dedi ellerine bakarak. “Eskisinden daha fazla görünmez değilim. Hiçbir değişiklik yok,” diye ekledi düşünceli bir şekilde. Vişneli turtadan kalanlara takıldı gözü. “Ama o rüya…”
Rüyadan aklında kalanlara dalmıştı. Philip için bu, bir peri gölünün sularında yüzmek gibiydi.
Birdenbire duyduğu sesler sayesinde gölden çengelle çekilir gibi çıkartıldı. Uykudan uyanmak gibiydi bu. Çitle çevrili yeşil parktan insanlar geliyordu.
“Demek ki herkes ortadan kaybolmamış,” dedi. Sonra tepsiyi alıp içeri götürdü ve kiler rafının altına sakladı. Gelenlerin kim olduğunu bilmiyordu, tedbirli olmasında fayda vardı. Sonra dışarı çıkıp kırmızı bir payandanın gölgesinde saklanmaya çalıştı. Seslerin giderek yaklaştığını duyuyordu. Olağandışı bir durum olduğuna kanıt olacak şekilde hep bir ağızdan hararetle konuşuyorlardı.
Philip ne söylediklerini tam olarak duyamıyordu ama şu kelimeleri yakalayabilmişti:
“Hayır”
“Tabii ki sordum.”
“Polis.”
“Telgraf.”
“Evet, elbette.”
“Emin olsak iyi olur.”
Sonra herkes aynı anda konuşmaya başladı. Kimsenin dediği anlaşılmıyordu. Öte yandan Philip payandanın arkasında görünmemeye uğraştığından, konuşanların kim olduğunu göremeyecek kadar meşguldü. Ama bir şeyler olmasına sevinmişti.
“Artık dadı ve yıktığı güzel şehrim dışında düşünecek bir şeyim var.”
İyi ama ne olmuştu? Kimsenin canının yanmadığını ya da kötü bir şey yapmadığını umuyordu. Onun boyunda bir çocuğun cüsseli bir polis memuru tarafından yol boyunca sürüklendiğini gördüğü günden beri polis kelimesi onu hep huzursuz etmişti. Philip’e söylediklerine göre çocuk bir somun ekmek çalmıştı. Philip o çocuğun yüzünü hiç unutamıyordu. Kilisede “Tutuklular ve tutsaklar” sözlerini işittiğinde hep o geliyordu aklına. Hele “ıssız ve baskı altında” dendiğinde daha çok anımsıyordu onu.
“Umarım öyle bir şey değildir,” dedi.
Sığındığı kırmızı tuğlalı payandadan yavaşça ayrıldı ve yanından geçip gidenlerin sesleriyle adımlarını eve kadar takip etti.
Seslerin peşinden mutfağa gelmişti. Bir Windsor koltuğa oturmuş olan aşçı hüngür hüngür ağlıyordu. Başlığı bir tarafa kaymış mutfak hizmetçisi kızın gözyaşları ise kirli mi kirli yanaklarına dökülüyordu. Arabacının yüzü kıpkırmızı olmuştu. Seyisin tozlukları yoktu. Dadı da oradaydı. İlk başta her zamanki gibi temiz giyimli gözükmüştü ama Philip daha dikkatli bakınca pek keyiflendi zira kadının büyük ayakkabıları ve eteğinin ucunda çamur vardı, elbisesinde de üç köşeli kocaman bir yırtık açılmıştı.
“Yirmi sterlin için bile bunun olmasına izin vermezdim,” diyordu arabacı.
“George,” diye seslendi dadı seyise. “Git atlardan birini hazırla. Ben telgrafı yazarım.”
“İyisi mi Nane’yi al,” dedi arabacı. “En hızlısı o.”
О проекте
О подписке
Другие проекты