Читать книгу «Karanlığın Yüreği» онлайн полностью📖 — Джозефа Конрада — MyBook.
image
cover

Joseph Conrad
Karanlığın Yüreği

Joseph Conrad, 1857 yılında Ukrayna’da, Polonyalı asil bir ailede doğdu. Ailesiyle beraber 1863 yılında Rusya’ya sürüldü. 1865 yılında vereme yakalanan annesini, dört sene sonra da babasını kaybederek on bir yaşında öksüz ve yetim kaldı. Denizcilik hayatı, genç yaşında bir Fransız gemisinde işe girmesiyle başlamış oldu. 1884 yılında bir İngiliz denizcilik şirketine geçerek İngiliz vatandaşlığını aldı. Yirmi sene süren denizcilik hayatı sona erdikten sonra kendini yazmaya verdi. 1924 yılında İngiltere’de vefat etti. Eserleri aradan yıllar geçmesine rağmen özellikle ırka, cinsiyete ve emperyalizme yönelik tartışmalara, makalelere ve hatta çatışmalara konu oldu. Modernizmin öncülerinden kabul edilmekle beraber, çoğu zaman insanın kendisini aldatma gücüne alaycılıkla yaklaşan tavırıyla gündeme geldi.

Öykü Karagöz, 1997 yılında İzmir’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Bergama’da tamamladı. 2019 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Bölümünden mezun oldu. Hâlen, çoğunlukla edebiyat, şiir, sanat, psikoloji, sosyoloji ve felsefe alanlarında serbest olarak çevirmenlik ve redaktörlük yapmaktadır.

I

Gezi yelkenlisi Nellie, yelkenleri biraz bile kıpırdamadan demir attığı yerde dinleniyordu. Akıntı dinmiş, rüzgâr sakindi. Nehre doğru yönelmiş olan Nellie’nin yapacağı tek şey burada durup gelgiti beklemekti.

Thames’ın deniz kıyısı, sonsuz bir su yolunun başlangıcı gibi önümüzde uzanıyordu. Açıkta deniz ve gökyüzü, ufuk çizgisi bile olmadan bir bütündü. Aydınlık alanda gelgitle birlikte yükselen mavnaların bronzlaşmış yelkenleri, vernikli direklerinin parıltıları ve kıpkırmızı kumaşıyla keskin bir şekilde doruğa çıkmış, hareketsizce duruyor gibiydi.

Denize doğru düzlüğünü kaybederek uzanan bu sığ kıyıları, sis bürümüştü. Gravesend karanlıktı, onun ötesini de kederli bir karanlığa hapsetmiş hava, dünyadaki bu en büyük, en görkemli şehrin üzerinde hareketsizce, kara kara düşünür gibiydi sanki.

Kaptanımız ve ev sahibimiz Şirketler Müdürü’ydü. O, teknenin burnunda denize dönük dururken dördümüz sevgiyle onun sırtını izliyorduk. Bu koca nehirde, onun kadar denizciliği anımsatan bir şey yoktu. Bir kılavuz gibiydi, denizci için vücut bulmuş hâliydi güvenilirliğin. Onun uğraşının bu ışıldayan ırmağın ağzında değil, yukarıda kara kara düşünen kederli havayla olduğunu idrak edebilmek çok zordu.

Aramızda önceden de bir yerlerde söylediğim gibi, denize özgü bir bağ vardı. Uzunca süren ayrılıklarımız boyunca kalplerimizi bir tutmasının yanı sıra bu bağın, bizi tüm palavralarımızda hatta tüm katı inançlarımızda bile birbirimize karşı hoşgörülü kılmak gibi bir etkisi vardı. Onca senenin ve meziyetin getirisi olacak ki güvertedeki tek minder, yoldaşların en iyisi Avukat’a aitti ve oradaki tek kilimde o uzanıyordu.

Muhasebeci çoktan domino kutusunu çıkarmış, taşlarla bir mimar gibi oynuyordu. Marlow sağ kıçta bağdaş kurmuş, mizana direğine yaslanmış oturuyordu. Yanakları çöküktü, sarı benizliydi ama sırtı dikti, tüm o münzevi görünüşüyle kollarını avucu dışa dönük biçimde salmış, bir put gibi duruyordu.

Müdür, demirin tutuşu içine sindiğinde kıça doğru geldi ve aramıza oturdu. Tembelce iki üç kelime ettik. Bir süre sonra, sessizlik çöktü teknenin üzerine. Nedense bir türlü o domino oyununa başlayamadık… Derin düşüncelere dalmıştık, sakince boşluğa bakmak dışında hiçbir şeye elverişli hissetmiyorduk. Gün sakin ve duru bir ihtişamla batarak sükûnet içinde sona eriyordu. Su barış içinde parıldıyordu, tek bir toz zerresinin bile olmadığı gökyüzü, üstümüzde şefkatli, uçsuz bucaksız, lekesiz bir ışık yığınıydı. Essex bataklıklarının üstünü saran sis bile karadaki ağaçlık alanın üstünden sarkan, sığ kıyıları şeffaf kıvrımlarla örten tiril tiril ve parlak bir tüle benziyordu.

Fakat batıdaki tepelerin üzerine oturan kasvetli karanlık, güneşin yaklaşmasına hiddetlenir gibi her dakika daha da koyulaşıyordu. En sonunda güneş alçaldı, kavisli ve belirsiz düşüşüyle. O parıldayan beyazlık, yarattığımız insan kalabalığının üzerine doğru meyleden karanlığa değecek olsa ölümcül bir hastalığa yakalanıp her an sönecekmiş gibi ışınsız ve ısısız, kör bir kızıla dönüştü.

Ansızın suyun üzerini de bir değişim sardı ve o sükûnet, daha az ihtişamlı ama çok daha engin bir hâl aldı. Gün batarken bu koca nehir kendi engin yuvasında, kıyılarındaki insanlarına yıllarca yaptığı hizmetlerden sonra, dünyanın öbür ucuna varan bir su yoluna özgü durgun asaletiyle telaşsızca uzanıyordu. Bu onurlu akarsuya, öylece gelip sonra sonsuza kadar yok olan kısa bir günün hışımla akışına bakar gibi değil, ebedî anıların aziz ışığını izler gibi bakıyorduk. Öyle ki aslında, deyim yerindeyse hürmet ve sevgiyle “denize gönül vermiş” bir adam için Thames’ın alt kısımlarında geçmişin yüce ruhunu anmaktan daha kolay bir şey yoktur.

Bitmek tükenmek bilmeden görevini yerine getiren gelgit akıntısı, istirahat için evine ya da savaşmak için denize doğru taşıdığı gemilerin ve adamların hatıralarıyla doludur. Sir Francis Drake’ten Sir John Franklin’e, ulusun gurur duyduğu tüm adamlarla, denizin maceracı gezgin şövalyeleriyle, unvanlı ya da unvansız tümüyle tanışmış, hizmet etmiştir onlara.

Bu akıntı şimdiye dek şişkin sağrıları hazinelerle dolup taşarak eve dönüp Majesteleri Kraliçe tarafından ziyaret edilen, böylece o devasa masalda adı geçen Golden Hind’ten tutun, Erebus ve Terror gibi başka zaferlerin peşinden gidip asla geri dönememiş, isimleri gece vakti ışıldayan mücevherlere benzeyen tüm o gemileri taşımıştır. Gemilerle ve onların adamlarıyla tanışmıştır. Kimi Deptford’tan, Greenwich’ten kimi Erith’ten gelmiş maceraperestler ve yerleşimciler, kralların, işçilerin gemileri, kaptanlar, amiraller, Doğu ticaretinin karanlık davetsiz misafirleri, Doğu Hindistan filolarının görevli generalleri… Altın ya da şöhret avcıları, karadaki kudretin habercileri, kutsal ateşten bir kıvılcım taşıyanlar, hepsi, kılıçlarını ve meşalelerini kuşanarak bu akıntıdan geçmiştir. İnsanların hayalleri, ulusların tohumları, imparatorlukların filizleri… Bu nehrin cezrinde ne yücelikler kıyıya vurmamıştır ki bilinmeyen bir karanın gizemine doğru!

Güneş battı, nehrin üzerine akşam karanlığı çöktü ve ışıklar görünmeye başladı kıyı boyunca. Çamur temelden yükselen üç bacaklı bir bina, Chapman deniz feneri ışıl ışıl parlıyordu. Seyir kanalındaki gemilerin ışıkları oynaşıyordu, bir aşağı bir yukarı kımıldayan ışıkların heyecanlı bir manzarasıydı bu.

Daha batıda, korkunç kent yerinin üst bölümlerinde, gün ışığı varken görünen o karanlık kasvet uğursuzca belliydi hâlâ gökyüzünde.Yıldızların altında dehşet veren kıpkızıl bir ışığa dönmüştü.

“Burası.” dedi Marlow aniden. “Dünyadaki en karanlık yerlerden biri olmuştur hep.”

İçimizde hâlâ “denize gönül vermiş” olarak kalan tek adam oydu. Onun hakkında söylenebilecek en kötü şey, kendi sınıfını yansıtmamasıydı. Tam bir denizciydi fakat birçok denizci deyim yerindeyse yerleşik bir hayat sürerken o aynı zamanda bir gezgindi.

Denizcilerin aklı hep evlerinde durmakta kalır ve evleri her zaman yanlarında olan tekneleriyken, memleketleri de denizdir. Her tekne birbirine benzerken deniz her zaman aynıdır. Çevrelerindeki değişmezliğin içinde yabancı kıyılar, yüzler, yaşamın değişen yoğunluğu ve süzülüp giden mazi, bir bilinmezlik hissiyle değil ancak hafif mağrur bir umarsızlıkla perdelenebilir. Çünkü bir denizci için canına canan olan ve en az kader kadar anlaşılmaz olan denizin, kendisi dışında hiçbir bilinmezliği yoktur… Geriye kalanlarsa saatlerce çalıştıktan sonra kıyıda bir gezinti ya da bir eğlencedir sadece. Bu ikisi ona koca bir kıtanın tüm sırlarını çözmek için yeter ve bir denizci genellikle çözmeye değer bulmaz bu sırları. Denizcilerin masallarında açık bir yalınlık vardır; içlerinde yatan tüm anlam, belki bir incir çekirdeğini dolduracak kadardır.

Fakat Marlow, bol keseden masal okumak konusundaki arzusu dışında tipik bir denizciye pek benzemez. Çünkü onun için bir olayın anlamı o çekirdeğin içinde değil, tümüyle dışındadır. İçinde geçtiği hikâyeyi, bir ışığın ateşi çevrelediği gibi çevreler, ay ışığının hayalî aydınlığında görünen puslu haleler gibi anlam hikâyenin etrafını sarar.

Bu ifadesi pek de şaşırtıcı değildi. Oldukça Marlow’a özgüydü. Sessizlik içinde kabul gördü, kimse onaylamak için homurdanmaya bile yeltenmedi, üstüne Marlow ağır ağır devam etti:

“Çok eskide kalan günleri düşünüyordum, bin dokuz yüz yıl önce Romalıların buraya geldiği ilk zamanları, geçen gün… Bu nehir ne zamandır ışık saçıyor diyordunuz siz? Şövalyelerden beri mi? Evet ama daha çok çayırda parlayan alevler, bulutlarda şimşek çakması gibidir o. Biz bundan geriye kalan parıltıda yaşıyoruz. Bu koca dünya döndükçe o titrek ışık da parıldamaya devam etsin! Ama daha dün karanlıktı burası.

Düşünün, birden rotasını kuzeye doğru çevirmesi emredilip Galyalıların arasından aceleyle kara yoluyla geçen ve okuduklarımız doğruysa o lejyonerlerin ki bunlar da bir yığın becerikli adam olmalı, bir iki ay içinde binlercesini inşa ettiği gemilerden birinde görevlendirilen Akdeniz’in artık siz ne derseniz, o kadırgalarındaki bir kumandanın neler hissettiğini düşünün. Onun burada olduğunu bir hayal edin. Dünyanın öbür ucunda kurşun rengi bir denize, duman rengi bir göğe bakarak erzak veya sipariş yüküyle ya da ne isterseniz onunla sırtında, bir akordiyon kadar sağlam durabilen bir gemide bu nehri geçtiğini.. Sığlıklar, bataklıklar, ormanlar, barbarlar arasında medeni bir insanın yiyebileceği kıymetli bir yiyecek ve Thames suyundan başka içecek olmadan. Ne Falerniya şarabı bulunur burada ne de kıyıya gitmeye imkân. Kıyıda köşede balta girmemiş yerlerde bir askerî kamp sadece, samanlıkta bir iğne gibi kayıp, etrafta soğuk, sis, fırtına, hastalık, sürgün ve ölüm… Ölüm dolaşır havada, suda, çalılarda… Burada insanlar sinekler gibi ölüyor olmalı.

Ama evet, o başardı. Hem de oldukça iyi başardı, şüphesiz hakkında da pek düşünmedi, sonrasında yaşadıklarından övünmesi dışında elbet. Karanlıkla yüzleşebilecek kadar cesareti vardı. Belki de Roma’da iyi dostlar edinip o korkunç iklimden sağ çıkabilirse Ravenna’daki filoya terfi edilebileceği ihtimalini düşünüyor, buna tutunuyordu.

Veyahut Antik Çağ kıyafetleri giymiş genç ve düzgün bir vatandaşı düşünün, belki de çok sık zar sallayan biri, anlarsınız ya, buraya bir valinin, vergi tahsildarının ya da tacirin peşinden gelip şansının yüzüne gülmesi için uğraşan. Bir bataklığa varıp, ormana doğru yürüdüğünde ulaştığı karadaki bir üste, burnunun dibine kadar gelen o vahşeti, gerçek vahşeti sezer; ormanda keşmekeşin içinde, yabani adamların yüreklerinde çalkalanan o balta girmemiş, gizemli yaşamı anlar. Kabul töreni olmaz bu tür gizemlerin. İnsan; anlaşılmaz, böylesine nefretlik olanın tam ortasında yaşamak zorundadır. Üstüne bir de onu etkisi altına alan bir cazibesi vardır. Bilirsiniz, nefretin cazibesi. İçinde olduğu o büyüyen pişmanlıkları hayal edin; kaçıp gitme arzusunu, âcizce iğrenmeyi, teslim olmayı ve o nefreti…”

Duraksadı.

“Aslında.” diye başladı yeniden, bir kolunu dirsekten kaldırarak, avucu dışa dönük ve bacaklarıyla bağdaş kurmuş biçimde; lotus çiçeği eksik ve Avrupai giysiler giymiş bir Buda gibi vaaz verir bir duruşta.

“Aslında hiçbirimiz tümüyle böyle hissetmeyiz. Verim korur bizi bundan, verimliliğe olan adanmışlığımız… Fakat bu adamlar çok da matah değildi aslında. Sömürgeci değillerdi sadece yönetimleri sıkıydı, o kadar diye düşünüyorum. Fetihçiydiler, bunun için salt kaba kuvvet yeterlidir, övünülecek tarafı yoktur çünkü sadece diğerlerinin zayıflığından kaza eseri doğar sahip olduğun bu güç. Sadece yapabildikleri için ele geçirdiler. Kanlı bir hırsızlıktı bu, adamların kör gözle giriştiği geniş çaplı bir kıyımdı. Zaten beklenen budur karanlıkla dans eden adamlardan. Dünyanın fethi ki bu çoğunlukla farklı bir ten rengine ya da bizimkinden daha düz burunlara sahip olan insanlardan ele geçirildiği anlamına gelir, aslına bakıldığında çok da hoş değildir. Bunun tek telafisi fikirdir. Altında yatan fikir duygusal bir bahane değil gerçek bir fikir; bencil olmadan bu fikre duyulan inanç, geliştirebildiğin, önünde boyun eğebileceğin ve bir adak sunabileceğin bir şey…”

Aniden sustu. Işıklar parlıyordu nehirde; ufak yeşil, kırmızı ve beyaz ışıklar birbirini kovalıyor, birleşiyor, ya yavaşça ya da alelacele birbirinden ayrılıyordu. Uykusuz nehrin derinleşen alaca karanlığının üzerinde koca şehrin trafiği sürüyordu. Sabırla bekleyerek onu izledik, akıntı bitene dek başka yapacak bir şey yoktu. Fakat Marlow, uzun bir sessizliğin hemen ardından tereddütlü bir tonla söze girdi:

“Bir zamanlar, kısa süreliğine tatlı su denizciliği yaptığımı siz dostlar eminim hatırlıyorsunuzdur.” Ve o anda anladık, nehrin cezri başlamadan evvel Marlow’un sonsuz deneyimlerinden birini dinlemenin kaderimiz olduğunu.

“Başıma neler geldiğini anlatarak sizi sıkmak istemem.” diye başladı, dinleyicilerinin en çok neyi dinlemeyi sevdiğini kestiremeyen hikâyecilerin hepsinde olan o zaafı gözler önüne sererek. “Fakat üstümdeki etkisini anlamanız için oraya kadar nasıl geldiğimi bilmeniz gerek, ne gördüğümü ve nehri nasıl geçtiğimi, o zavallı adamla tanıştığım yere doğru. Nehir seferimin en uzak, tecrübemin doruk noktasıydı. Düşüncelerime ve benimle ilgili her konuya ışık tuttu bir şekilde. Biraz da kasvetli ve acıklıydı, pek olağan dışı veya net de değildi. Yok, hiç net değildi. Ama yine de aydınlatıcıydı.

O zamanlar, hatırlarsınız Hint ve Pasifik Okyanusu’nda ve Çin sularında geçen altı senenin ardından ki bu Doğu için yeterli bir rakam, Londra’ya yeni dönmüştüm. Aylaklık yapıyor, sizi işinizden alıkoyup evlerinizi istila ediyordum, sanki sizi insan etmek gibi kutsal bir görev edinmiştim. Bir süreliğine iyi gitti ama sonra dinlenmekten sıkıldım. Bir tekne aramaya başladım, dünyadaki en zor iş gibi görüyordum ama tekneler yüzüme bile bakmadı. Sonrasında bu oyundan da sıkıldım. Neyse, ben küçük bir çocukken haritalara yönelik bir tutkum vardı. Saatlerce Güney Afrika’ya ya da tümüyle Afrika’ya, Avustralya’ya bakıp keşfetmenin ihtişamında kaybolurdum. Dünyada o zamanlar bir sürü boşluk vardı ve o boş alanlardan davetkâr görünen bir yer bulduysam ki hepsi öyle görünüyordu, üstüne parmağımı koyar ‘Büyüdüğümde buraya gideceğim.’ derdim. Hatırlıyorum, Kuzey Kutbu bunlardan biriydi. Hoş, oraya henüz gitmedim, şu aralar da gideceğim yok. Cazibesi kalmadı benim için. Diğer yerler de Ekvator etrafında ve koca iki yarım kürenin her bir enlemindeydi. Bazılarını gördüm ama… Neyse konumuz bu değil. Öyle bir yer vardı ki âdeta en büyük, en boşluk olanıydı aralarında. Benim gönlüm onda kalmıştı.

Gerçek şu ki şimdi bakınca orası artık boşluk değil. Benim küçük bir oğlan olduğum zamandan bu yana oralar hep nehirler, göller ve isimlerle doldu artık. Tatlı bir gizem veren o boşluk hâli yok oldu, bir çocuğun fevkalade hayaller kurduğu bembeyaz bir kara parçası değil artık. Fakat orada bir nehir vardı, haritada görebildiğiniz haşmetli bir nehir. Başını denize daldırmış, gövdesi koca ülke boyunca kıvrılarak uzanan, kıyıdaki derinliklerde kaybolmuş olan kuyruğuyla düğümlenmiş bir yılanı andıran hudutsuz bir nehir. Bir vitrine bakar gibi haritada ona bakarken beni bir yılanın bir kuşa, küçücük şaşkın bir kuşa yaptığı gibi cezbetmişti. Sonra hatırladım, o nehir üzerinde ticaretle uğraşan bir şirket vardı. ‘Tüh be.’ dedim kendi kendime, o tatlı suyun üzerinde gemisiz ticaret yapamazlar. Buharlı gemiler! Bunlardan birinin başına neden ben geçmiyorum?

Fleet Caddesi boyunca yürüdüm ama bu fikri kafamdan atamıyordum. Yılan beni cezbetmişti.”

“Anladığınız üzere Kıta Avrupası’na ait bir işti o ticari şirketin yaptığı ama benim de orada yaşayan bir sürü akrabam vardı ve bana ucuz olduğunu ve göründüğü kadar kötü olmadığını söylemişlerdi. Kabul etmeliyim ki akrabalarımın başına bela olmuştum. Bu benim için zaten yeni bir şeydi, işlerimi bu yolla halletmeye alışkın değildim, bilirsiniz. Hep kendi yolumu çizip kendi ayaklarım üzerinde gittim nereye gittiysem. Kendim de inanmazdım ama sonrasında hissettim ki anlayacağınız üzere, oraya öyle ya da böyle gitmeliydim. Bu yüzden akrabalarımın başını ağrıttım. Adamlar ‘Sevgili dostum!’ deyip hiçbir şey yapmıyorlardı. Sonra inanır mısınız, kadınları denedim. Ben, tanıdığınız Charlie Marlow, çalışmaları ve işi almaları için kadınları araya soktum. Tanrı’m! İşte görüyorsunuz, bu fikir beni benden almıştı. Bir halam vardı ilgili, tatlı bir kadın. ‘Çok güzel olur. Her şeyi yapmaya hazırım senin için, her şeyi. Muhteşem bir fikir. Yönetimde çok üst kademeden birinin eşini tanıyorum, ayrıca da sözü geçen bir başka adam var.’ diye yazmıştı bana. Eğer hayalim gerçekten buysa nehirdeki bir buharlı geminin kaptanı olarak atanmam için elinden geleni seferber etmeye hazırdı.”

“Sonunda atandım tabii, hem de oldukça hızlı atandım. Görünen o ki şirket, kaptanlarından birinin yerlilerle olan münakaşasında öldüğü haberini almıştı. Bundan aylar aylar sonra cesedi aramaya koyulduğum zaman, meselenin birkaç tavuk yüzünden çıkan anlaşmazlıktan doğduğunu duydum. Evet, iki karatavuk. Fresleven’dı adamın adı, bir Danimarkalı. Pazarlık esnasında bir şekilde kandırıldığını düşünüp kıyıya çıkarak bir sopayla köyün reisi olan adama vurmaya kalkmış. Eh, bunu duyduğumda da Fresleven’ın yeryüzündeki iki ayaklı en kibar en sessiz adam olduğunu söylediklerinde de hiç şaşırmadım. Şüphesiz öyleydi, iki senesini onurlu amacı uğruna oralarda geçirmiş ve muhtemelen en sonunda nasıl olursa olsun haysiyetini savunma ihtiyacı duymuştu. Bu yüzden siyah ihtiyara, acımasızca saldırdı. O esnada toplanan kendi insanları da olanları taş kesilerek izledi. Nedense sonra bir adam, anlatılana göre oğluymuş, ihtiyarın feryatlarını duyup kurtarmak için çaresizce beyaz adama mızrağını sallayıvermiş ve kuşkusuz, mızrak kolayca adamın kürek kemikleri arasına saplanmış. Bütün halk başlarına gelecek türlü felaketlerden korkup ormana doğru kaçmış, Fresleven’ın gemisi ise panik içinde, sanırım makinistin komutuyla orayı terk etmiş.

На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Karanlığın Yüreği», автора Джозефа Конрада. Данная книга относится к жанру «Современная зарубежная литература». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «взаимоотношения». Книга «Karanlığın Yüreği» была издана в 2023 году. Приятного чтения!