Karadan uzak olduğum süre boyunca aklım sürekli olarak adadaki eşyalarımdaydı, biri gelebilir yiyeceklerimi yiyebilir diye korkuyordum ama geri döndüğümde bütün eşyalarımı bıraktığım hâliyle yerlerinde buldum; sadece sandıklardan birinin üzerinde yabani kedi gibi bir yaratığın oturduğunu gördüm, ona doğru yaklaştığımda biraz gerileyerek kaçtı, ancak sonrasında olduğu yerde durdu. Oturdu ve tamamen kaygısız bir ifadeyle yüzüme bakmaya başladı, sanki benimle tanışmak istiyormuş gibi görünüyordu. Silahımı ona doğrulttum, ancak ne olduğunu anlamadığından ne herhangi bir tepki gösterdi, ne de kaçmaya yeltendi; bunun üzerine her ne kadar yiyecek konusunda dikkatli davranmam gerekse de ekmeğimden kopararak bir parçasını ona attım; önce usulca yaklaştı, ekmeği kokladı ve hemen yemeye başladı, sonra başını kaldırıp sanki daha yok mu der gibi bana bakmaya başladı, belli ki yediği şeyi beğenmişti. Bu duruma gerçekten memnun olmuştum ama daha fazlasını verme olanağım yoktu, böylece yaratık bir süre bekleyip, sonrasında çekip gitti.
Kıymetli eşyalarımı ikinci salımla birlikte karaya çıkardıktan sonra, çok ağır olmalarından dolayı önce barut fıçılarını açtım ve onları parça parça güvenli bir konuma taşıdım, özel olarak kesmiş olduğum direkleri toprağa sabitleyip, yelken bezini kullanarak kendime küçük bir çadır kurdum ve sonrasında da yağmur ya da güneşten bozulabileceğini düşündüğüm bütün eşyaları bu çadıra yerleştirdim. Bütün bu işlemlerden sonra, boşalan tüm sandıkları ve fıçıları etrafta dolaşabilecek insanlara ya da hayvanların ani girişimlerine karşı korumak için çadırın etrafına daire şeklinde yığdım.
Bunu yaptıktan sonra, çadırın giriş kısmını içerden bazı tahtalarla kapattım ve dışına da sıkıca kapalı durması için boş bir sandığı dayadım. Yataklardan birini yere yayarak iki tabancamı başucuma ve tüfeklerimden birini de hemen yanıma koydum, bir gün öncesinde gemiden eşyaları getirmek için büyük çaba sarf ettiğim ve gece de çok az uyuduğum için o kadar yorgundum ki ilk iş olarak doğrudan yatağa girdim ve bütün gece boyunca deliksiz bir uyku çektim.
Tek başına ıssız bir adaya düşmüş bir adam için, gerçekten her türlü eşyayla dolu büyük bir ambarım vardı şimdi ama durumumdan yine de memnun değildim, gemi hâlâ bulunduğu konumda ayakta durduğu sürece, kendimi içinde ne var ne yoksa karaya çıkarmak zorundaymışım gibi hissediyordum. Bu yüzden de her gün suların çekilmesini bekleyerek, düzenli olarak gemiden başka eşyaları kıyıya taşıyordum; özellikle üçüncü sefer gidişimde, yelkenleri tamir edebilmek için bulabildiğim bütün küçük halatları, ipleri, sicimleri, ıslak barut fıçısını toplayarak, gemiden bulabildiğim bütün yelken bezlerini de alarak kıyıya çıkardım. Kısacası bulabildiğim bütün kumaşları topladım; sadece onların hepsini parça parça keserek taşımak zorunda kaldım, çünkü hiçbirini yelken yapımında kullanmayacaktım.
Ama beni en çok sevindiren şey, her şeyden önce bunun gibi beş altı sefer daha yaparak gemide artık hiçbir eşyanın kalmadığını düşündüğüm sırada bulmuş olduğum büyük ganimet oldu; artık gemide işe yarar hiçbir şey kalmadığını düşündüğüm sırada geminin bölmelerinden birinde büyük bir ekmek fıçısı, üç küçük fıçı rom ya da başka içkilerden, bir sandık şeker ve bir fıçı da gayet kaliteli un buldum; bu benim için gerçekten çok şaşırtıcıydı, çünkü gemide sudan dolayı ıslanarak bozulan malzemelerin dışında başka bir şey kalmadığını düşünüyordum. Ekmekleri bulundukları kaptan hemen boşaltarak onları daha önce kesmiş olduğum yelken bezlerine ayrı ayrı güzelce sardım ve onların hepsini de düzgün şekilde karaya çıkardım.
Ertesi gün gemiye bir yolculuk daha yaptım, kullanabileceğim ne var ne yoksa her şeyi karaya taşımış olduğumdan, şimdi sırada gemideki halatlar kalmıştı. Büyük halatı, taşıyabileceğim ağırlıklarda parçalar hâlinde kestikten sonra, iki halat palamarlarını alarak etraftaki bütün demirleri bir araya topladım; mizanayla küçük sereni ve işime yarayacak her şeyi kesip büyük bir sal yaptım ve tüm ağır eşyaları bu sala yükleyerek gemiden ayrıldım. Yaver giden şansım yeniden dönmeye başlamıştı; çok hantal ve üzeri aşırı yüklü olan sal, diğer malzemeleri taşıdığım küçük salla girdiğim koya doğru ilerlerken öyle kolay yönetilecek gibi değildi ve sonunda yan devrilerek hem üzerindeki yükün tamamını hem de beni denize fırlattı. Kıyıya çok yakın konumda olduğumdan, bana çok bir şey olmamıştı; ancak eşyaların çok büyük kısmını kaybetmiştim, özellikle de işime gerçekten çok yaracağını düşündüğüm demirlerin hepsi sulara gömülmüştü; bununla birlikte gelgit çekilmeye başladığında geride kalan halat parçalarını ve bazı bulabildiğim demir parçalarını toplama olanağı bulabilmiştim, bu işi yaparken sürekli olarak suya dalıp çıkmak zorunda kaldığımdan dolayı da çok fazla yorulmuştum. Bundan sonrasında da her gün gemiye giderek alabileceğim her şeyi karaya çıkardım.
Bu adaya düşeli on üç gün olmuştu, bu süre zarfında on bir kez gemiye gidip gelmiş, tek başıma getirebileceğim ne var ne yoksa hepsini kıyıya taşımıştım; hava aynı şekilde iyi gitseydi muhtemelen bütün gemiyi sonunda kıyıya taşımış olacaktım. Ancak on ikinci gün gemiye çıkmak için hazırlandığım sırada, şiddetli bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Buna rağmen gelgit sayesinde sular çekildiğinde yine gemiye çıktım, kamaranın her tarafını iyice araştırıp, içeride alınacak hiçbir şey kalmadığını düşündüğüm esnada, bir anda gözüm çekmeceli bir dolaba takıldı. Çekmeceleri kontrol ettiğim sırada birinin içinden iki üç ustura, bir düzine kaliteli bıçak, çatal ve kaşık takımı ve aynı zamanda bir makas buldum. Diğer çekmeceyi açtığımda, burada otuz altı pound ve bunun dışında biraz Avrupa ve Brezilya parası, birkaç altın ve biraz da gümüş olduğunu gördüm.
Parayı görünce istemsizce gülümsedim: “Ah, kahrolası para!” diye hayıflandım yüksek sesle. “Şimdi elimde olsan neye yarar ki? Hiçbir işime yaramazsın; hayır eğilip seni almama bile değmez; bu bıçaklardan biri bile senin tümünden daha değerli. Burada hiçbir işimize yaramazsın, olduğun yerde kal ve değersiz bir yaratık gibi denizin dibini boyla.” Kendi kendime bütün bunları söylemiş olmama rağmen, yine de olası ihtimallere karşı paraları da bir beze sararak yanıma aldım ve yeniden başka bir sal yapmak için düşünmeye başladım. Ancak tam salı yapmak için işe giriştiğim sırada gökyüzündeki kara bulutları ve şiddetli rüzgârı fark ettim ve on beş dakika sonrasında kıyıdan patlak veren ilk fırtınanın emarelerini gördüm. Rüzgâr kıyıdan estiği için, bir sal yapmanın şu an için anlamsız olduğunu düşündüm ve gelgit yeniden başlamadan önce karaya çıkmak zorundaydım, çünkü fırtına başladığı anda kıyaya ulaşma olanağım olmayacaktı. Bu yüzden hemen denize atladım, kısmen yanıma almış olduğum eşyalardan kısmen de dalgaların şiddetinden dolayı büyük güçlükle ilerlemeye çalıştım ve gemiyle kumsal arasında kalan açıklığı yüzerek geçtim. Gelgit henüz başlamamış olmasına rağmen, şiddetli esen rüzgârın da etkisiyle korkunç bir fırtına patlak verdi.
Neyse ki fırtına patlak verdikten çok kısa süre sonra ben, bütün eşyalarımın bulunduğu küçük çadırımın içine girerek kendimi emniyete almıştım. Fırtına bütün gece şiddetli bir şekilde devam etti ve sabah dışarı çıktığımda artık geminin ortalarda olmadığını gördüm! Bu beni biraz üzmüştü, ancak faydalı olabilecek bütün eşyaları ve malzemeleri hiç üşenmeden ve tembellik etmeden özenle kıyıya taşımış olmaktan dolayı mutluydum, geride getirmek istediğim çok az şey kalmıştı.
Artık gemiyi ve içinde geri kalanları daha fazla düşünmenin bir anlamı yoktu, sadece belki dalgalar geminin kalıntılarından birtakım malzemeyi kıyıya sürükler diye denizi gözlemlemeye devam ediyordum, öyle de oldu zaten ancak çıkan malzemeler çok da işe yarar değildi.
Artık aklım fikrim sadece adada olası vahşilerin ve yabani hayvanların saldırısına uğrayacak olursam, kendimi korumak için bir şeyler yapmaktaydı; korunaklı olarak kalabileceğim bir barınak yapmam gerekiyordu, kendime özel bir mağara mı kazmalıydım, yoksa yine başka bir çadır mı kurmalıydım? Kısacası uzun bir düşünme sürecinden sonra, her ikisini de yapmaya karar verdim; bunları nasıl yaptığımı burada açıklamam da yersiz olmayacaktır.
Bulunmuş olduğum yer kıyıya fazla yakın ve zemini de fazlasıyla yumuşak ve nemli olduğundan dolayı, sağlığım açısından uzun süre burada kalmamın uygun olmayacağına inanıyordum, bu yüzden de daha sağlıklı ve daha uygun bir yer bulmaya karar verdim.
Durumuma en uygun yeri bulabilmem için sağlamam gereken belli koşullar vardı: Birincisi; az önce bahsettiğim gibi sağlıklı olması gerekiyordu ve tatlı su alabileceğim bir konuma yakın olmalıydı, ikincisi; güneşin sıcağından beni koruması gerekiyordu, üçüncüsü; gerek insan olsun gerekse hayvan olsun her türlü vahşi yaratığa karşı emniyetli olmalıydı, dördüncü olarak da; Tanrı şayet bir gün buralara bir gemi gönderecek olursa çünkü hâlâ umudumu kesmeyi düşünmüyordum, denizi gözlemleyebileceğim bir yerde olması gerekiyordu.
İşte bütün bu nitelikleri taşıyabilecek en uygun yeri arıyordum, yüksek bir tepenin yamacını gözüme kestirdim, bu tepenin bir tarafı düz bir duvar niteliği taşıyordu ve tepeden aşağıya inmek için herhangi bir olanak da olmadığından burası gayet uygun görünüyordu. Kayalığın bir tarafında, mağara girişini andıran bir oyuntu vardı ancak boşluk kısmına girildiğinde derinlere doğru ilerleyen herhangi bir mağara ya da yol yoktu.
Oyuğun hemen önünde geniş bir çimenlik alan vardı, çadırımı buraya kurmaya karar verdim. Bu çimenlik alan yaklaşık yüz metre genişliğinde ve yine yaklaşık olarak iki katı uzunlukta geniş bir arazi olarak tepenin yamacında dümdüz uzanıyordu, bu alanın bittiği yerde ise her taraftan denize doğru dimdik inen uçurumlar bulunuyordu. Seçmiş olduğum konum tepenin kuzeybatısına düşüyordu; böylece aşırı sıcak havalarda güneş güneybatı yönüne dönene kadar kızgın sıcaktan korunmuş olacaktım, zaten bu bölgede güneş güneybatı yönüne döndüğü zaman, kısa süre sonra da batıyordu.
Çadırımı kurmadan önce, oyuk kısmın önüne yarıçapı yaklaşık olarak kayadan on metre ileriye giden ve başlangıç noktası ile bitişi arasında uzaklığı da yirmi metre olan yarım bir daire çizdim.
Bu yarım dairenin çevresine iki sıra oldukça güçlü direkler diktim, bu direkler yerlerinden kıpırdamasın diye hepsini oldukça derine gömülebilecek şekilde zemine iyice çaktım, böylece evimin çevresini yüksekliği yaklaşık olarak beş metreyi bulan bir çitle çevirmiş olacaktım, demirlerin uç kısımlarını da güzelce sivrilttim. İki sıra arasındaki boşluk da altı parmak genişliği geçmiyordu.
Sonra, gemiden kesmiş olduğum halat parçalarını aldım ve sırayla bu iki sıralı çitlerin arasından geçirerek, onları üst üste dizdim. İç kısımdan da direklerin devrilmemesi için iki buçuk metre yüksekliğinde kazıklar dayadım; böylece evimin etrafına hazırlamış olduğum korunaklı çitimi artık ne bir hayvan ne de bir insan aşamazdı. Bütün bu işleri yapmak, özellikle de ormandan malzemeleri taşımak, direkleri kesmek, onları bir düzen içinde çakmak için hem çok zaman hem de büyük çaba sarf etmiştim.
Bu yerin girişine bir de kapı yaptım, tepeden inip çıkarken içeri girmek için bir merdiven yapmıştım, böylece içeride olduğum zamanlarda merdiveni içeri alarak kendimi güvene alıyordum. Artık korunaklı evimin etrafını sağlam çitlerle de emniyete almış olduğumdan geceleri güvenli ve huzurlu bir şekilde uyuyabiliyordum; bununla birlikte daha sonraları tehlikeli düşmanlardan korunmak için bu kadar dikkatli davranmamın boşuna çabadan başka bir şey olmadığını anladım.
Etrafı çitlerle çevrili evimin içine, çok büyük çaba sarf ederek tüm eşyalarımı, malzemelerimi, silahlarımı ve mühimmatlarımı taşıdım; beni yılın belli bir bölümünde çok şiddetli yağmurlardan koruyacak şekilde büyük bir çadır kurdum, sonrasında bu çadırın içine biraz daha küçük ölçülerde bir çadır daha kurarak kendime çift katlı koruma sağlamış oldum ve hepsinin üzerini de geminin yelkenlerinden kalan büyük branda ile kapladım. Bir süredir artık gemiden getirdiğim yatağı kullanmıyordum, geminin ikinci kaptanına ait olan hamağı çadırıma kurmuş, rahat bir şekilde bu hamağı kullanıyordum.
Bu çadırın içine bütün yiyecek malzememi, ıslanarak bozulabilecek tüm eşyaları getirdim; evim olacak çadırımın içine bütün bu eşyaları güzelce yerleştirdim ve sonrasında bütün bu süre boyunca açık duran giriş kapımı düzgünce kapatarak dediğim gibi içeri merdivenle girip çıkmaya başladım.
Bunu yaptıktan sonra, kayanın içine doğru bir oyuk açmaya başladım ve çadırımın içine çıkardığım tüm taşı ve toprağı direklerle çevirmiş olduğum çitin arkasına doğru yığarak toprağı bir buçuk metre yükselttim ve bir teras oluşturmuş oldum; artık çadırımın arkasında benim için kiler görevi görecek küçük bir mağaram olmuştu.
Tüm bu işleri mükemmel hâle getirene kadar çok çalışmam ve çok emek harcamam gerekmişti, bu çalışmalar günlerce sürdü ve şimdi işlerim hafiflemeye başladığında yeniden eski düşüncelerim aklımı kurcalamaya başladı. Çadırımı, terasımı ve mağaramı yapmakla ilgili planlarımı tasarladığım sıralarda, bir gün kopkoyu bulutlar gökyüzünü kaplamış ve korkunç bir sağanak yağmur başlamıştı, birden şimşekler çaktı ve hemen arkasından da doğal olarak büyük bir gök gürültüsü koptu. Aslında şimşekten korkan biri değildim ancak bu şimşek sanki bir anda beynimde çakmıştı, “Eyvah barutum!” diye haykırdığımı hatırlıyorum. Sadece kendimi korumam için değil, karnımı doyurmak adına avlanabilmek için de her zaman ihtiyacım olacak barutumun bir anda alev alarak patlaması düşüncesi, bir anda kalbimin buz kesmesine neden oldu. Kendim için bir endişem yoktu, ancak barut bir kıvılcım dahi alacak olsa benden geriye ne kalırdı hayal bile edemiyordum.
Bütün bu düşünceler beni öylesine korkutmuştu ki fırtına sona erdikten sonra tüm işlerimi bir kenara bırakarak barut fıçısından tozu küçük çuvallara bölerek ayrı ayrı yerlere koydum; böylece hepsi aynı yerde olmadığından çuvallardan biri alev almış olsa bile diğerlerine hiçbir şey olmayacağını umut ediyordum. Bu işi yaklaşık olarak iki haftada bitirdim; sanırım yaklaşık iki yüz kırk kilo ağırlığındaki barut tozunu, neredeyse yüz ayrı çuval içine doldurdum. Islak olan barut fıçısına gelince, onun açısından bir tehlike görmediğimden onu yeni mağaramın içine bir kenara bıraktım. Geri kalanını ise kayaların arasına delikler açarak içlerine sakladım, böylece üzerlerine hiçbir ıslaklık gelmeyecekti, sakladığım her noktayı da çok dikkatlice işaretledim.
Bu süre zarfında, günde en az bir kez silahımla birlikte dışarı çıkarak, hem yemeye uygun bir şey avlayabilir miyim diye etrafta dolaşıyor, hem de elimden geldiğince adanın bitki örtüsünü ve üzerinde neler yetiştiğini öğrenmeye çalışıyordum. Dışarı ilk çıktığım zaman, adada keçiler olduğunu keşfetmiştim, bu beni çok ama çok mutlu etmişti; ama keçilerin fazlasıyla yabani, ürkek ve aşırı çevik olmasından dolayı yanlarına yaklaşmamın çok zor olduğunu anlayınca sevincim kursağımda kalmıştı. Bununla birlikte, cesaretimin kırılmasına izin vermeye hiç niyetim yoktu; hiç şüphem yoktu ki aralarından birkaçını rahatlıkla vurarak avlayabilirdim. Onların uğradıkları ve toplu olarak dolaştıkları yerleri iyice öğrendikten sonra bir süre bekleyerek hareketlerini gözlemledim. Kayaların üzerinde olmalarına rağmen su kenarında beni gördükleri anda korkudan kaçıştıklarını görüyordum ama ben kayaların üzerindeyken, su kenarına indiklerinde beni görseler bile hiç umursamıyorlardı; bu gözlemlerim sonucunda bu hayvanların doğaları gereği her zaman aşağıdaki nesneleri görebildiklerini ve uzak mesafede yukarıda bulunan nesneleri göremediklerini anladım. Böylece, şu yöntemi kullandım: İlk olarak onlardan önce kayalıklara tırmanarak onların üzerinde kalabileceğim bir yere kendimi konumlandırıyor, sonrasında da onları gözlemliyordum.
Bunların içinden ilk vurduğum, memesinden karnını doyurmaya çalışan yavrusu olan, dişi bir keçi oldu; onu öldürmüş olmanın acısı yüreğimi sızlatmıştı, çünkü yere yığılıp öldüğü anda ben gidip hayvanı alana kadar yavrusu yanından hiç ayrılmamıştı. Sadece bu kadarla da kalmamıştı, ölen keçiyi sırtlanarak evime götürmek için yürümeye başladığımda, küçük keçi yol boyunca peşimden gelmişti. Bunun üzerine avımı çitlerin dışına bırakıp, yavru keçiyi kucağıma aldım ve belki alıştırabilirim umuduyla çitlerin üzerinden onu içeriye bıraktım; ancak zavallı yavru hiçbir şey yemediğinden sonunda onu da öldürerek yemek zorunda kaldım. Bu iki keçinin eti, bana uzun süre yetecek kadar yiyecek sağlamıştı, çünkü azar azar yemeğe dikkat ediyordum, özellikle ekmeğim konusunda çok daha hassas davranıyordum.
Kalabileceğim yuvamı güzelce yerleştirip bir düzene soktuktan sonra, ateş yakabilmek için bir ocak yapmamın ve gerekli yakacak malzemeyi toplamamın zorunlu olduğunu fark ettim; bütün bunlar için neler yaptığımı ve ayrıca mağaramı nasıl genişlettiğimi, ne gibi kolaylıklar sağladığımı da yeri geldikçe hepinize ayrıntılarıyla anlatacağım. Ama şimdi size öncelikle kendimden ve hayatıma dair düşüncelerimden bahsetmem gerekiyor, elbette bu düşüncelerin de çok az olmadığını herhâlde tahmin etmişsinizdir.
О проекте
О подписке
Другие проекты
