Читать книгу «Robinson Crusoe» онлайн полностью📖 — Даниэля Дефо — MyBook.
image
cover

Denizde geçirdiğimiz altı günün sonunda Yarmouth sularına gelmiştik; rüzgârın tersten esmesi ve havanın fazlasıyla sakin olması yüzünden çok az yol alabilmiştik. Rüzgârın ters yönden esişi devam ettiğinden burada demirlemek zorunda kalmıştık, yedi ya da sekiz gün burada beklememiz gerekecekti, bulunduğumuz nokta Newcastle’dan gelen çok sayıda geminin rüzgâr için beklemede kaldıkları ortak bir liman görevi görüyordu.

Bununla birlikte, rüzgârın fazla olması ve gelgit sırasında suların kabarmasıyla bulunduğumuz yerden farklı bir konuma demir atmış olsaydık, bu kadar uzun süre beklememiş olacaktık, dört beş gün sonra yağan yağmurun da etkisiyle rüzgâr çok güçlü esmeye başlamıştı. Bulunduğumuz konum itibarıyla güvendeydik, temel olarak hem demirimiz hem de zincirlerimiz gayet sağlamdı, adamlarımız havanın kötü olmasından hiç endişe duymuyor, başımıza gelebilecek herhangi bir tehlikenin olabileceğini akıllarına bile getirmiyorlar, zamanlarını dinlenerek, eğlenerek neşe içinde geçiriyorlardı. Ancak sekizinci günün sabahında rüzgâr şiddetini son derece arttırmıştı, gemideki eşyaların etrafa savrulmaması ve hasar görmemesi için hepimiz elimizden geldiğince hızlı çalışarak eşyaları sabitleyip, sarıyorduk. Öğlen vakti deniz tehlikeli şekilde kabardı, birkaç sefer başa doğru yatmaya başlayan gemimiz deniz suyuyla doldu, demir atmış olmamıza rağmen sürüklenmemize engel olamıyorduk, iki kez çapalarımız sabitlendiği yerden kurtulmuştu; bunun üzerine kaptanımız demirden yapılma iki büyük çapanın da denize atılmasını emretti ve zincirleri de sonuna kadar açtık.

Biz bu işlerle meşgul olurken sonunda korkunç bir fırtına patlak verdi; işte o anda denizcilerin yüzlerinde yaşadıkları şaşkınlık ve korkunun izlerini görmeye başladım. Kaptan, gemiyi korumak için elinden geleni yapmasına rağmen, kabinine girip çıkmak için yanımdan geçerken onun sürekli olarak kendi kendine, “Tanrı’m bize merhamet et! Hepimiz yok olacağız! İşimiz bitti!” gibi sözler mırıldandığını duyabiliyordum. Yaşanan bu telaşlı süreç zarfında, yapabileceğim hiçbir şey olmadığından, sersemlemiş hâlde dümen dairesindeki kamaramda hiç kıpırdamadan yatıyordum, yaşadığım korkuyu sözlerle ifade edebilmem mümkün değildi. Hiçe sayarak ayaklarımın altında çiğnediğim, yüreğimi tamamen soğuttuğum ve yaşamış olduğum pişmanlıklarımı vicdanımın en derinlerine gömdüğüm tüm suçluluk duygularım yine gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Kendi kendime o acı ölüm korkusunun geçmişte kaldığını ve yaşamış olduğumuz ilk fırtınanın yanında bu fırtınanın bir önemi olmadığını söyleyip duruyordum; ancak az önce belirttiğim gibi kaptanın yanımdan geçerken hepimizin yok olacağına dair söylemiş olduğu sözleri, dehşete kapılmama neden oluyordu. Kamaramdan çıktım ve dışarıyı gözden geçirdim; bugüne kadar hiç böylesine kasvetli ve korkunç bir manzarayla karşılaşmamıştım. Her üç ya da dört dakikada bir deniz dağlar gibi yükseliyor, korkunç dalgalar resmen üzerimizde patlıyordu; etrafa baktığımda korkunç bir uğursuzluktan başka hiçbir şey göremiyordum; hemen yakınımıza demirlenmiş iki geminin direkleri yüklerinden dolayı kırılıp devrilmişti; adamlarımız bir mil ötemize demirlenmiş başka bir geminin battığını söylüyordu. Çapaları sürüklenmeye başlayan başka iki geminin direkleri de kırılarak sulara kapılmıştı. Hafif gemiler denizde çok fazla çabalamak zorunda olmadıklarından, bize göre çok daha iyi durumdaydılar; ancak kısa bir süre sonra iki ya da üçü rüzgârın şiddetine daha fazla dayanamayarak hemen yanımızdan sürüklenip, gittiler.

Akşama doğru yardımcı kaptan ve güverte lostromosu,1 ön direklerin kesilmesine izin vermesi için kaptana yalvarıyorlardı. Ancak kaptan geminin olduğu gibi kalmasını istediğinden bunu kabul etmiyordu; sonunda güverte lostromosunun bunu yapmayacak olursa geminin savrulacağını ve nihayetinde batacağını söylemesi üzerine kaptan ikna olmuştu. Ön direkler kesilir kesilmez geminin orta konumunda bulunan direkler çok fazla gevşemiş ve gemiyi öylesine şiddetli sallamaya başlamıştı ki adamlarımız sonunda bu direkleri de keserek güverteyi tamamen dümdüz etmek zorunda kalmışlardı.

Deneyimli tüm denizciler, benim gibi dehşete kapılmış acemi bir denizcinin o anda hangi koşullarda olduğunu ve bütün bu süreç boyunca daha önce hiç olmadığı kadar çok korktuğunu kesinlikle anlayabilirdi. O zamanlar aklımdan geçen düşünceleri şimdi bu mesafeden dile getirmem gerekirse eski inançlarımdan, ilk başta aldığım kararlara geri dönmemden dolayı tüm düşüncelerim on kat daha fazla korku doluydu, ölümle burun burunaydım; bir de buna fırtınanın dehşeti eklendiğinde, yaşadığım korku ve dehşetin boyutlarını kelimelerle tarif etmem mümkün değildi. Ancak başımıza henüz daha kötüsü gelmemişti; fırtına öyle bir öfkeyle şiddetleniyordu ki, denizciler sürekli olarak daha önce bu denli kötüsünü görmediklerini, geminin kaynadığını söyleyerek bağrışıyorlardı. İyi bir gemimiz vardı, ancak o kadar yüklüydü ki denizcilerin hepsi bir anda geminin denizin dibini boylayacağından korkuyorlardı, kaptan ve güverte lostromosunun Tanrı’ya yakararak ağladıklarını görebiliyordum. Tam olarak ne olduğunu öğreninceye kadar, bu kaynama sözü ile neyi kastettiklerini anlamamış olmam benim açımdan gayet iyi olmuştu. Bununla birlikte, fırtına o kadar şiddetlenmişti ki böylesi bir duruma ancak çok nadiren rastlanabilirdi; kaptan, güverte lostromosu ve sinirleri sağlam olan birkaç denizci dua ederek, sanki her geçen dakika geminin denizin dibine batmasını bekliyordu. Gece yarısı, denizcilerden birkaçı geminin alt kısımlarını kontrol etmek için aşağı inmiş, içlerinden biri koşarak yukarı çıkmış ve bağırarak geminin su aldığını söylemişti; aşağıdan gelen bir diğeri ise ambarın dört ayak boyu suyla kaplı olduğunu anlatıyordu. Herkes tulumbaların başına çağırılmıştı. Duyduğum bu kelimeler, kalbimin sıkışmasına neden oluyordu, kendimi ölecekmiş gibi hissediyor, nefes alamıyordum, kamaramda ayağa kalktığım anda sırtüstü yere devrilerek sonunda kendimden geçtim. Neyse ki denizciler beni kısa sürede kendime getirdiler, daha önce hiç işlerine yaramamış olsam da şimdi en azından tulumbayla su çekebileceğimi söylediler; bu bir anda toparlanmamı sağlamıştı ve tulumbaya koşarak tüm gücümle çalışmaya başladım. Biz tulumbalarla uğraşırken kaptan etrafta sürüklenerek bize doğru yaklaşmakta olan birkaç küçük gemi olduğunu fark etmiş ve onların bize çarparak daha fazla tehlike yaratmamaları için bir top atılmasını emretmişti. Ne demek istediklerini tam olarak anlayamadığımdan, top atıldığı anda ortaya çıkan korkunç gürültüden geminin parçalandığını ya da çok daha korkunç bir şeyin olduğunu düşündüm. Tek cümleyle açıklamak gerekirse, o kadar korkmuştum ki tekrar yere yığılıp bayılmıştım. Herkesin canı burnundaydı, kimsenin beni düşünecek hâli yoktu, ben bile kendimi toparlayacak durumda değildim, ayılmış olsam da yattığım yerden kalkamıyordum. Benim kullandığım tulumbanın başına başka birisi geçti, adam herhâlde benim öldüğümü düşünmüş olacak ki kendine yer açmak için ayağıyla beni kenara itti, çok uzun süre sonra tekrar ayağa kalkabilecek kadar gücümü toparlayabilmiştim.

Dur durak bilmeden çalışıyorduk; ancak ambarda biriken su bitecek gibi değildi, geminin batacağı apaçık ortadaydı. Fırtınanın hızı biraz olsun kesilmiş olsa da geminin herhangi bir limana girene kadar yüzmesi mümkün değildi; kaptan sürekli top atışlarıyla yardım çağırmaya devam ediyordu; kısa bir süre sonra çok yakınımızdan geçmekte olan küçük bir gemi yardımcı olmak için gemi sandalını bize göndermeye cesaret edebildi. Teknenin bizim gemimize yaklaşması son derece tehlikeliydi; ancak sandala binebilmemiz ya da onu gemiye doğru iyice çekmemiz de imkânsızdı, sandaldaki denizciler canhıraş bir çabayla kürekleri çekiyordu, bizi kurtarmak için resmen kendi canlarını tehlikeye atıyorlardı; adamlarımız geminin arka tarafından onlara ucunda şamandıra bağlı olan bir halat fırlattılar, bir süre çabaladıktan sonra sandaldakiler halatı yakalayabildiler ve böylece hepimiz geminin arka tarafından sandala inebildik. Sandala bindikten sonra, kimsenin onların gemisine ulaşmak için herhangi bir düşüncesi ya da amacı olmadı; tek hedefimiz sandalın savrulmasına izin vermeden olabildiğince hızlı bir şekilde en yakın kara parçasına ulaşmaktı, böylece kara yönünde kürekleri çekmeye başladık. Kaptanımız sandal parçalanacak olursa karşı geminin tayfaları için kaptanlarıyla konuşacağına dair söz verdi; kısmen kürek çekerek kısmen de sürüklenerek sandalımızın kuzey yönüne doğru yanlamasına ilerlemesini sağlayarak Winterton Ness yakınlarına kadar ilerlemeye devam ettik.

Ayrılmamızın üzerinden henüz daha on beş dakika bile geçmemişti ki gemimizin sulara gömüldüğünü gördük, işte tam bu noktada geminin denizde kaynamasının ne anlama geldiğini anlamıştım. Denizciler geminin battığını söylediklerinde, gözlerimde buna seyirci kalacak takatim kalmamıştı; zira sandala bindiğim andan itibaren, hem yaşamış olduğum gerginlikten, hem heyecandan, hem de sonrasında başıma geleceklerin korkusundan yine baygınlık geçirmiştim.

Sandalı tüm güçleriyle kürek çekerek karaya ulaştırmaya çalışan denizcilerimiz, büyük dalgaların arasından yükselip, alçalan sandalı dengede tutmaya çalışırken dalgaların arasından görebildiğimiz kıyıda bize yardım etmek için oradan oraya koşuşturan bir sürü insanın el kol hareketlerini görebiliyorduk. Ancak çok yavaş bir şekilde kıyıya yanaşabiliyorduk; Winterton Deniz Feneri’nin yanından geçmediğimiz sürece kıyıya yanaşma olanağımız yoktu, kıyı Cromer’ın batısında kalıyordu, küçük bir koy şeklindeki kara parçası içine girdiğimiz anda rüzgârın şiddetini biraz olsun kırabilecek konumdaydı. Uzun süren çabaların sonucunda kıyıya yanaşabildik ve güvenli bir şekilde karaya ayak basabildik, sonrasında yürüyerek Yarmouth’a gittik. Kasaba halkı gemi kazazedeleri olmamızdan dolayı büyük bir insaniyet göstererek bizlere yardımcı oldular, kasabanın ileri gelenleri hepimizi iyi semtlere yerleştirdiler ve içlerinden bazı tüccarlar istediğimiz takdirde Londra’ya ya da Hull’a geri dönebilmemiz için ihtiyaç duyabileceğimiz kadar para yardımında bulundular.

Aslında o anda akıllıca davranarak Hull’a, oradan da doğrudan evime geri dönmüş olsaydım gayet mutlu bir adam olarak hayatımı devam ettirmiş olurdum ve babam da yüce kurtarıcımız İsa’nın buyurduğu gibi besili bir danayı benim için kurban ederdi; çünkü binmiş olduğum geminin Yarmouth açıklarında battığını, ancak boğulmadığımı çok uzun bir süre boyunca yapmış olduğu araştırmaların neticesinde öğrenmişti.

Ancak hastalıklı kaderim beni hiçbir şeyin önleyemeyeceği bir içgüdüyle yola devam etmeye zorluyordu; mantığımın sesi eve geri dönmem konusundaki kararımı sürekli yüksek sesle ifade etmeye çalışırken yüreğim bu kararı vermeme engel oluyordu. Bile isteye kendi yok oluşuma doğru koşmamı, göz göre göre kendimi tehlikeye atacak olduğumu bilmeme rağmen, hâlâ yolculuğa devam etmek için kendimi teşvik ediyor olmamı nasıl adlandırmam gerektiğini bilmiyorum. Ancak ilk yaşadıklarımdan sonra aldığım büyük derse, kaçındığım düşüncelerime ve gözü kara bir şekilde mantıklı olan fikirleri reddetmeme neden olan şeyin sadece ve sadece yazılmış olan kaderimin gizli ilahî gücünden başka bir şey olamayacağına inanıyordum.

Başta aklımı çelip bu yolculuğa çıkmak için beni yüreklendiren arkadaşım, kaptanın oğlu da artık cesaretini kaybetmiş gibi görünüyordu. Hepimiz farklı farklı mahallelere yerleştirilmiş olduğumuzdan, Yarmouth’a vardıktan ancak iki ya da üç gün sonra onunla konuşabildim; beni ilk gördüğü anda onun fazlasıyla değişmiş olduğunu söyledim; yüzü çok düşünceli görünüyordu ve başını sallayarak ne durumda olduğumu sordu, yanında duran babasına benim kim olduğumu, bu yolculuğa sadece ileride çıkmayı düşündüğüm çok daha uzun bir yolculuğa hazırlık olması amacıyla katılmış olduğumu söyledi. Babası bütün konuşmaları dinledikten sonra çok ciddi ve endişe verici bir tonla bana, “Genç adam!” dedi. “Sen bir daha asla denize çıkmamalısın; bu yaşamış olduklarını kesinlikle bir denizci olamayacağının belirgin bir işareti olarak görmelisin.”

“Neden efendim?” dedim ona. “Siz bir daha denize dönmeyecek misiniz?”

“Bu başka bir durum.” dedi bana. “Denizcilik benim mesleğim ve bu yüzden de asli görevim; ancak sen bu yolculuğa sadece kendini sınamak için çıktıysan, Tanrı’nın sana ileride başına neler gelebileceğine dair bir örnek verdiğini kabul etmelisin. Belki de Tarşuş’un gemisindeki Yunus gibi, bütün bunlar da senin yüzünden başımıza gelmiş olabilir. Tanrı’m!” diye üzgün bir ifadeyle konuşmasına devam etti. “Nasıl birisin sen, neden böyle bir deniz yolculuğuna çıktın ki?”

Bunun üzerine kendi hikâyemi ona anlattım; sonunda konuşmam bittiğinde adam korkunç bir öfkeyle bana patladı:

“Tanrı’m ben sana ne yaptım da gemime böyle bir yaratığı göndererek beni cezalandırdın?” diye haykırdı. “Bundan sonra senin ayağını attığın bir gemiye, üzerine para verseler dahi asla binmeyeceğim.”

Adamın yaşamış olduğu kaybından dolayı fazlasıyla acı çektiğini ve bu yüzden de sarf ettiği kelimeleri kontrol edemediğini düşünüyordum. Ancak bir süre sonra öfkesini kontrol altına almıştı, böylece ciddi bir ifadeyle benimle konuşmaya başladı, bana hiç vakit kaybetmeden babamın yanına geri dönmem gerektiğini, Tanrı’nın lanetini üzerime çekerek daha fazla başımı belaya sokmamamı nasihat etti.

“Ve genç adam…” dedi sonra. “Şayet babanın sözünü dinlemeyerek geri dönmeyecek olursan; nereye gidersen git onun sözleri yerine gelene kadar felaketler senin peşini bırakmayacak ve hayatın boyunca hayal kırıklıklarından başka hiçbir şeyle karşılaşmayacaksın.”

Bu konuşmanın ardından kısa süre sonra ayrıldık; ona bu konuda pek karşılık vermedim, zaten daha sonrasında da bir daha görmedim, başına ne geldi, nereye gitti bilmiyordum. Bana gelince, cebimde çok az param olduğundan kara yoluyla Londra’ya geçtim; bütün yolculuk boyunca doğrudan evime mi gitsem yoksa yeniden kendimi denizlere mi atsam diye düşünerek kendimle mücadele ettim.

Eve dönmemi engelleyen en büyük etken, yapmış olduklarım karşısında duyacağım büyük utançtı. Sadece annem ve babama karşı utanç duymayacaktım, komşularımız arasında da alay meselesi olacak, böylece etrafımdaki herkesten utanmak zorunda kalacaktım. Evden ayrıldığım günden bu yana insanları gözlemleme fırsatım olmuştu, ne kadar uygunsuz olursa olsun, ne kadar mantıksızca davranılırsa davranılsın genç bir delikanlının o dönemlerde hatasını anlayıp tövbe etmesi ve pişmanlık duyması durumunda kimsenin buna anlayış göstermeyeceğini biliyordum. Onlara göre işlediği suçtan utanmayan bir kişinin sonrasında duyduğu pişmanlık, insanı aptalca gösterecek bir davranışta bulunmaktan sıkılmazken o davranıştan sonra utanması ve vicdan azabı duymasına benzer bir şekilde bilgece davranış olarak görülmeyecekti.

Bu düşüncelerle mücadele ettiğim sırada, ileride ne yapmam ve nasıl bir yol izlemem gerektiği konusunda kendime bir yön çizemediğimden, bir süre yaşamımı aynı konumumda sürdürdüm. Eve geri dönme konusunda engelleyemediğim isteksizlik duygusu sürmeye devam ediyordu; zaman geçtikçe yaşamış olduğum amansız tehlikelerin izleri de yavaş yavaş silinmeye başlamış, az da olsa eve dönmek için duyduğum isteğim de onlarla birlikte kaybolmuştu, en sonunda da bu düşüncelerimin hepsini bir kenara bırakarak yolculuğa hazır olduğuma karar vermiştim.