Читать книгу «Bahçede felsefe» онлайн полностью📖 — Damon Young — MyBook.

Jane Austen: Chawton Çiftliği’nin Sunduğu Avuntular

“Sağlığım oldukça yerinde ve Bahçede bol bol çalışıyorum.”

Jane Austen’dan Anna Austen’a mektup, Temmuz 1814


“Biraz sessizlik lüksümüz olsun.”

Edmund Bertram, Jane Austen’ın Mansfield Parkı’ndan

Sene 1811, East Hampshire’da bir Mayıs sabahı. Jane Austen’ın Orleans erikleri tomurcuk açmış. Jane Austen’ın mektupları ile akrabalarının anılarından edindiğim izlenimle, yazarı, en sevdiği köşesinde otururken hayal ediyorum. Çiftlik evinin ön kapısına yakın duran on iki kenarlı küçük ceviz masaya oturmuş, önündeki küçük sayfalara yazıyor. Ön kapının gıcırdamasıyla sayfaları bir yere sıkıştırıyor. O gün, sessizlik olmasa da ailesi onu kendi haline bırakmış. Sayfalar küçük el yazısıyla doluyor: Kalemini mürekkebe daldırıyor, eli bir müddet havada asılı kalıyor, bir şeyler çiziktiriyor, üstünü çiziyor, yazıyor, kalemi mürekkebe daldırıyor. Hızlı hızlı çalışıyor, çünkü çok az boş vakti var; iyice yoğunlaşıyor, çünkü kendisine ait sessiz bir çalışma odası yok. Kuştüyü kalemini sık sık elinden bırakıp bir hayali gözünde canlandırıyor. Bu hayalde Fanny Price, çapkın Henry Crawford’ın karşısında tir tir titriyor ya da tiyatronun acımasızlığından endişe duyuyor. Sonra kalemi eline alıyor ve tekrar yazmaya koyuluyor. Sonunda, içeride yemek pişirilir ve temizlik yapılırken çıkarılan sesler ve konuşmalar fazla gelmeye başlıyor. Romanındaki ana ve yan temalar bundan zarar görüyor. Tencere tava sesleri, hizmetçilerin gevezelikleri kulak tırmalıyor ve gözleri yanıyor. Bu kadar yeter. Austen kalemini mürekkep hokkasına bırakıp Chawton Çiftliği’nin bahçesinde dolaşmaya çıkıyor.

Sıkış tıkış yemek salonundan bir an için uzaklaşmış oluyor. Hava daha taze, ışık daha parlak. Kıpırdayacak yer var. Mektuplarında yazdığına göre Austen, filbahri çalısının beyaz taçyapraklarına ve baygın kokusuna dikkat kesiliyor. Asya’dan getirtilen şakayık yine çiçek açmış. Görmediklerini ise hayal ediyor: karanfiller, hüsnüyusuf, düğünçiçeği ile erik ağacının çiçekleri. Usul usul yürüyor, çevresine dikkatle bakıyor, derin derin nefesler alıyor. Fakat bu uzun sürmüyor; Austen’ın öğleden sonra yapması gereken günlük işler var. Henüz bitiremediği romanı ise yemek salonundan onu çağırıyor. O kendine özgü kararlı yürüyüşüyle içeri girerken, bu kadarcık bir sürede bile bahçenin ona iyi geldiğini fark ediyor. Küçücük çalışma masasına tazelenmiş olarak geri dönüyor; ona iyi gelen şey, bol miktarda bulunan kitaplar ile dedikodudan ziyade Chawton’ın meyve ağaçları arasında yaptığı kısa gezinti, kesilmiş çimenler ve egzotik çiçekler.



Böyle bir çalışma rutiniyle Jane Austen, son üç romanını yaklaşık dört yılda yazdı. Bunlar İngiliz edebiyatının en sevilen eserleriydi: Mansfield Parkı, Emma ve İkna. Hastalığına, evdeki işlerine ve ailesiyle tatlı acı ilişkilerine rağmen Austen, küçücük masasında çiziktirmeye ve benzersiz karakterlerini yaratmaya devam etti.

Beyaz Işık Parlaması

Jane Austen her zaman bu kadar üretken değildi. Bahçenin olmadığı zamanlarda yazarlığı sekteye uğramıştı. Aralık 1800’de, tam da yirmi beşinci yaşına girdiği ay, yazmayı bıraktı ve on yıl boyunca yazmadı. Kaleme aldığı mektuplar oldu elbette, günümüze çok azı ulaşmış olsa da, belki de binlerce mektup yazdı. Ne var ki romanlarına neredeyse hiç dokunmadı. Susan’ı hiç de ileri görüşlü olmayan bir yayınevine sattı, bu yayıncı (10£ karşılığında) kitabı raflarına koydu. Yeni bir roman yazmaya çalıştı: The Watsons (Watson’lar). Fakat romanın kasvetli ve küskün hikâyesi hiç yol almadı. 1800-1809 yılları arasında, Austen’ın kitapları kamusal ve özel hafızalardan silindi. Edebiyat eleştirmeni FR Leavis’in “ilk modern romancı” dediği kadın, artık neredeyse hiçbir şey yazmıyordu.

Jane’in sessizliğinin ardında dört harfli bir yer vardı: Bath. 1800 yılının Aralık ayında, yaşlanan anne-babası emekli oldu. Babası Papaz George Austen ile annesi, hiç evlenmemiş kızları Cassandra ve Jane’le birlikte, batı kıyısındaki Bath kentine taşınmaya karar verdiler. Roma döneminden kalan bu kent, yepyeni bir favori tatil mekânı ve kaplıca merkeziydi. Aristokratlar ve zenginler burada tatil yapar, denize ve kaplıcaya gider, kaplıca salonlarında5 dedikodu yapardı. Kent, mimari ve arkeolojik yönden heyecan vericiydi. Bath taşından yapılmış muazzam otel ve dükkânların hemen yanı başında Roma dönemi kalıntıları duruyordu. Bath’in kentli hoşlukları, civarda yapılabilecek kır gezintilerinin cazibesiyle dengeleniyordu. Civardaki Prior Park ve mağarası, Palladian köprüsü ve vahşi doğası, yürüyüş yapılabilecek yerler arasındaydı. Samuel Johnson’ın biyografisini yazan James Boswell, Bath’in dünyadaki en güzel yer olduğunu, çünkü hiç yorulmadan hem cemiyet hayatının hem de kır gezintilerinin tadını çıkarabileceğinizi yazmıştır. Pek çokları için Bath, capcanlı, güzel bir kentti. Londra’nın pisliği ve dağınıklığından uzakta, modern dünyanın tüm konfor ve eğlencelerini sunuyordu.

Jane Austen, Bath’i ziyaret etmekten memnun kalmış olabilir. Ama orada yaşamaktan nefret etti. Güneş ışığında bile çirkin göründüğünü düşünüyordu. Kentteki ilk yılında kız kardeşine, “Bath’in güzel havalardaki görünüşü benim beklentilerimi karşılamıyor,” diye yazmıştı. “Galiba yağmurda her şeyi daha net görüyorum.” Hiç bitmeyen balo ve davetlerinden, flörtçü havasından ve taşından hoşlanmıyordu. İkna romanında bundan “beyaz ışık parlaması” diye söz etmişti.

Bath erdemli ve sessiz bir yer dahi olsa, yine de bir eksiği olacaktı: Burası onun Hampshire kırsalındaki memleketi değildi, burada, kendine ait bir bahçesi yoktu. Burası onun doğup büyüdüğü ve ilk üç romanını yazdığı Steventon değildi. Okul için gittiği ve ona sürgün gibi gelen iki kısa zaman dilimi dışında, çeyrek yüzyılı, yani tüm hayatını Steventon’da geçirmişti. Tarım arazileriyle çevrili küçük bir köy olan Steventon olsa olsa otuz aile ile birlikte tavuk, inek, at, koyun ve domuzların yaşadığı bir yerdi. Jane’in babası George, hem papaz hem de köyün erkek çocuklarının öğretmeniydi. (Bunların arasında Jane’in beş erkek kardeşi de vardı.) Batı’ya yapılan bir seyahatin “telaşı” ve bir sahil kentinde yaşamak Jane Austen’ı heyecanlandırmış olsa dahi, Austen yine de bir kayıp hissi yaşıyordu.

Hampshire kırsalı Arcadia6 değildi: Buz gibi, ıssız ve sıkıcıydı. Hiç şüphesiz, köyün küçüklüğü ve yalıtılmışlığı Austen’ın geniş hayal gücünü boğmuştur. Buradan ayrılmadan önce, Cassandra’ya köyünün artık kendisine sıkıcı geldiğini yazmıştı. Fakat bu gerçek bir şikâyetten çok bir ironi ya da nazlanmaydı. Steventon onun yuvasıydı, Jane Austen’ın medeni ve soylu bir hayattan anladığı şeyi ona sunmuştu. Köyünün sıcaklığı, havadarlığı ve günlük rutinleri ona iyi geliyordu. Biyografisini yazan Claire Tomalin’e göre, “Günlük ev işleri, bahçedeki günlük yürüyüşler… Hep aynı ses ve sessizlikler; bu aynılık onun hayal gücünün çalışmasına izin veren güvenli bir ortam sunuyordu.”

Dolayısıyla, Jane Austen’ın sessizliğinin bir kısmı yaşadığı şoktandı: Çevresindeki güven çemberi bir anda ve kaçınılmaz biçimde ortadan kalkmıştı. Değişikliğe alışkındı: Seyahat ediyor, hayatın beklenmedik kederine ve ailesinin zaman zaman yaşadığı maddi sıkıntılara, kendisine özgü çilekeşliğiyle göğüs geriyordu. Ne var ki Steven-ton elle tutulur ve tanıdık olan tek değişmezdi; uzağa yapılan pek çok seyahatten sonra dönülecek yuvaydı. Modern ve kibar Bath kentindeki hiçbir şey, Steventon’ı Steventon yapan o karmaşık düğümle boy ölçüşemezdi. Manzarası, komşuları, havası; o bildik yürüyüşler, ziyaretler ve sohbetler bu karmaşık düğümü oluşturuyordu. Austen’ların yeni evi büyük, konforlu ve şehrin atan nabzından uzaktaydı. Fakat burası Hampshire’daki evleri değildi ve kaçılacak bir bahçesi de yoktu.

Austen, Bath kentinde gezintilerle, sosyalleşmeyle, kaplıcalara gitmekle ya da “Jane Teyze”nin gündelik işleriyle meşgul olurken “yazar sesi”ni kaybetti. Onun yazar sesi Steventon’da kalmıştı. En büyük ağabeyi James ve (Jane’in sevmediği) ikinci karısı Mary çok geçmeden buraya yerleşmişti bile. Bir zamanlar hayat dolu olan mektupları, Austen’ın depresif olmasa bile sönük olan bir portresini çizmekteydi artık.

Southampton’da Leylaklar

Özel bir bahçeye kavuştuğu zaman, Austen’ın o her zamanki enerjisi ve üretkenliği geri geldi. 1806’da dul kalan annesi ve kız kardeşiyle yeni bir eve taşındı. Ev, Hampshire kıyısında, Southampton, Castle Square’deydi. Jane’in sonraki mektuplarının bazıları, birtakım ufak tefek küçümseyici lafların yanı sıra manzaraya duyduğu hayranlıkla parlamaktadır. Tüm içliliği ve huysuzluğuna rağmen, kendi topraklarındaydı.

Ertesi yılın şubat ayında, Cassandra’ya, ilginç olduğunu umduğu uzun bir mektup kaleme aldı. Mektubun son satırlarında, “Sana güzel bir mektup yazdığımı düşünerek seviniyorum,” diye yazıyordu, “fakat sevgili Dr. Johnson7 gibi, gerçeklerden çok fikirleri dile getirdim sanırım.” Austen elbette bu mektubun çoğunda yakınıyordu. Cassandra’nın Southampton’a dönmekte geciktiğinden yakınıyordu. Başkaları bebek sahibi olup sevgili edinirken kendisinin bunları yapmadığını dile getiriyordu. Dilbalığı (ya da pazarda bulunmayışı hakkında) mızmızlanıyordu. İngiltere’de mahcubiyetin kaybı ve yerini özgüvenin almasından şikâyet ediyordu. Austen’ın mektuplarında Monty Python’vari8 bir hava vardı: “Siz balık mı yediniz? Bu bir lüks. Biz kömürü tuzlayıp tekir niyetine yedik,” tarzı bir bakış açısı ve espri anlayışı.

Mektuptaki tüm bu homurdanma ve cadalozluğun arasında harika bir paragraf da var. Bath mektuplarının çoğunda bulunmayan sessiz bir taşkınlık; kinizm ve alaycılığın bulaşmadığı oyuncu bir dil, onun ruh halindeki değişimle ilgili ipuçları veriyordu. Castle Square’deki bahçeyi tasvir eden bu paragrafta, Jane Austen’ın iç yaşantısına dair bir şeyler yakalamak mümkün. Kadın yazarın (kendisinden çoğunlukla bu şekilde söz ediyordu) kendi sözlerini alıntılayalım:

Bahçemize, dikkat çekecek derecede iyi bir karaktere ve güzel yüz hatlarına sahip bir adam bakıyor ve bir dediğimizi iki etmiyor. Çakıllı yürüme yolunun kenarındaki gül ve yabangüllerinin vasat bir tür olduğunu söylüyor; daha iyi cinslerden almalıymışız. Benim arzum üzerine, bize leylak alacak. Cowper’ın 9 dizeleri dururken ben leylaksız yapamam. Ayrıca akasya almaktan da söz ettik. Teras duvarının altındaki tarha frenküzümü ile bektaşiüzümü dikilecek, ahududu için de çok uygun bir köşe bulundu.

Bu satırlarda, Jane’in bahçeyle ilgili yalın ve içten hevesliliği göz dolduruyor. Leylak veya filbahriden söz ederken, William Cowper’ın şiiri (“Akasya, zengin/ Sarı bir nehir; leylak, fildişi saflığında”) ile kendi bahçesinin keyiflerini zahmetsizce birbirine bağlıyor. Neşeli ve sade. Castle Square’in, “şehrin en iyi bahçesi” olarak bilindiğinden söz ederken gururu elle tutulur bir hal alıyor.

Jane son evi olan Chawton Çiftliği’nde yaşar ve son romanları üzerinde çalışırken yazdığı mektuplara bu sade ve keyifli ton hâkimdi. Jane henüz görmediği eve taşınmadan önce, erkek kardeşine yazmıştı. “Mutfak bahçesi nasıl?” diye soruyordu, ev ekonomisiyle özel ilgi alanını birleştirmişti. Taşınmadan önce çimlerin biçilmesi gerektiğinden söz ediyordu. 1811 yılı baharının sonlarına doğru eve taşındığında Austen, Kent’te yaşayan Cassandra’ya yazıp ona Hampshire’daki yaşantısının bir portresini çizdi. Yeni doğanlar, hastalıklar, skandal evlilikler ve havanın yanı sıra bahçede gözlemlediği değişimleri anlattı. Çiçekler güzel açıyordu, fakat Cassandra’nın Kent’teki muhabbetçiçeği “berbat vaziyetteydi”. (Jane kız kardeşiyle kendi arasında sık sık böyle kıyaslamalara girişirdi; kısmen onu özlediği, kısmen de belki kendi bahçıvanlığıyla gurur duyduğu içindi bu.) Erikler yoldaydı, Cowper’ın leylakları ise (belli ki, leylaklar Southampton’a olduğu gibi Chawton’a da dikilmişti) açmak üzereydi. Austen, bahardaki bir İngiliz çiftlik bahçesinin cazip bir resmini çiziyordu. “Göknarın altındaki genç şakayığımız daha yeni açtı ve çok güzel görünüyor,” diye yazmıştı, “fundalık yakında karanfil ve hüsnüyusuflarla şenlenecek, çoktan açmış olan düğünçiçekleri ise cabası.” Mektubun geri kalan kısmında Austen aile ziyaretleri, sağlık konuları ve bahar fırtınalarından söz ediyordu.

Üç yıl sonra, erkek kardeşi Henry’nin Londra’daki evinde kalırken, bahçeler Austen’ı yine büyülüyordu. 1813’de, Hans Place, Londra’nın kırsalındaydı ama taşra sayılmazdı. Büyük evler, iyi bir okul ve şık bahçeler vardı; hepsi de Londra’ya yürüme mesafesindeydi (Jane alışveriş için yürüyerek oraya gidiyordu). Henry Austen’ın konutu, geniş topraklara sahip bir malikâne olmamakla birlikte hiç de fena sayılmazdı (o sıralar Henry hali vakti yerinde bir bankacıydı). Jane evin genişliği ve sıcak atmosferini övdükten sonra, “Bahçe bir harika,” diye yazmıştı.

Bu mektuplarda, Austen’ın derin doğa sevgisi ve doğadan aldığı keyif seziliyordu. Neşesinin ne kadarının Bath’ten ayrılmasından kaynaklandığını kestirmek güç; nerede olduğundan çok nerede olmadığı önemliydi sanki. Yine de, okuru olarak Jane Austen’ı böyle düpedüz neşeli görmek rahatlatıcı.

Yaşamındaki değişikliklerle birlikte, farklı ruh halleri hayatına damgasını vuruyor; belli tema ve tonlar hayatını renklendiriyordu. Jane Austen’ın Bath’teki yaşamına, çocukken yatılı okulda kaldığı zaman olduğu gibi, kaderine boyun eğmişlik ve tatminsizlik hâkimdi. Ancak Castle Square, Hans Place ve Chawton Çiftliği’nin bahçelerinde hayata hevesle yaklaşıyordu. Artık Austen hislerini ve hayal gücünü içine atmak zorunda değildi.

Chawton’daki filbahri ile akasyadan söz etmesi bu anlamda önemli. Mektuplarında, her zamanki sıkıntıları ile gündelik işlerden bahseden satırların arasında bu sözler iyimserlik yayıyor. Jane’in, kız kardeşine ait soğukta kalmış saksı çiçeklerini sıcacık yemek salonuna taşıdığını okuduğumuzda sakin, huzurlu bir ev keyfine; günlük hayatı şekillendiren rutin ve hareketlere şahit oluyoruz. Ve bu sade bahçıvanlık işlerini ilk aşkı olan yazmakla birleştirdiğini görüyoruz. Bu, Austen’ın hayattaki öncelikleriyle ilgili önemli bir ipucu. Yazmayı çok seviyordu, fakat bahçe onun kendini iyi hissetmesinde önemli bir role sahipti. Bahçe onun moralini yükseltiyor ve üretken bir biçimde yazmasına yardımcı oluyordu. Peki ama nasıl?

Pür Telaş İçinde

Onun romanlarından başlamak en doğrusu. Yalnız bir konuda dikkatli olmak lazım: Austen, romanlarındaki kahramanlar değildi; Sir Walter Scott’ın onun romanlarında gördüğü “genç hanım” değildi. Yazarla karakteri bir arada düşünmek işimize gelir. Özellikle de onun romanlarındaki genç hanımlar zeki, bekâr ve taşralı olduğu için. Ne var ki Austen’ın hayatı boyunca yayımlanan altı romanındaki kadın kahramanlarından hiçbiri, yazarıyla kolaylıkla özdeşleştirilemez. Austen’da, Elizabeth’in sivri dilliliğini bulabiliriz ama Elizabeth gibi topluluk içinde cüretkâr davranmaz. Elinor’un sağduyusuna sahiptir ama onun gibi aklı felç edecek derecede tedbirli değildir; Catherine gibi edebiyat âşığıdır ama onun gotik zevkini paylaşmaz; Fanny gibi hürmetlidir ama onun gibi kılı kırk yarmaz; Emma gibi çöpçatandır ama onun gibi kendini beğenmişlik taslamaz; Anne gibi yalnızdır ama onun gibi romantik değildir. Kısacası, Jane Austen kendisini Gurur ve Önyargı ya da İkna romanlarının içine yerleştirmiş değildir; zaten benlik, raftan alınıp da bir ifade veya bir paragraf gibi yerleştirilecek bir şey değildir.

Yine de bu karakterler bir yerden çıkmıştır: Ham ve hazır bir hayat değil, değerli bir maden gibi çıkarılmış, işlenmiş ve cilalanmış bir hayattır sözkonusu olan. Jane Austen, babası zevzek bir baronet olan ve yavan ablasıyla yaşayan Anne Elliot değildir; ama bilinçaltına itilen hayal kırıklıkları, gurur ve can sıkıntısından nasibini almıştır ve Anne’in hayatını hayal edebilir. Aynısı diğer romanları için de söylenebilir: Onlar Austen’ın ustalıkla dönüştürülmüş hayat tecrübeleridir. Bunlar bize yardımcı olur, çünkü pek çok mektubunu yakan içine kapanık yazara ait ipuçlarını, romanlarının içinde yakalamak yine de mümkündür. Romanları, yazarlığını ve yaşamını besleyen fikirlerin ipucunu vermektedir; buna Chawton bahçesine duyduğu sevgi de dahildir.

Sözgelimi, dünyada en beğenilen Austen romanı olan Gurur ve Önyargı’yı ele alalım. Jane, First Impressions’ın10 (İlk İzlenimler) taslağını yirmi iki yaşında bitirdi. O zamanlar ne düşündüğü bilinmiyor; mutlaka kendine güveniyordu ama bu bize fazla bir şey anlatmıyor. On beş yıl kadar sonra, Thomas Egerton tarafından 1813’te yayımlandığında, Austen’ın bu kitapla ilgili karışık duyguları vardı. Bütün Jane hayranları gibi, kahramanı Elizabeth Bennet’ı seviyordu kuşkusuz. Romanın basıldığı ay kardeşi Cassandra’ya yazdığı bir mektupta, “Onun şimdiye dek basılmış romanların içindeki en tatlı karakter olduğunu düşünüyorum,” diye yazmıştı, “ondan hoşlanmayanlara nasıl tahammül edeceğimi bilemiyorum,” diye de eklemişti. Fakat kitabın bütününe dair bu kadar iyimser değildi. Bu romanın capcanlı oluşunu ve büyüleyici etkisini kabul etmekle birlikte ciddi olmadığını ve zıtlıklar içermediğini düşünüyordu. “Eser çok hafif, çok parlak ve pırıltılı,” diye yazmıştı kardeşine. Yine de yayımlanmaya değer olduğunu düşünüyordu. Adını kullanmamış (yazarı “Bir Hanım”dı) dahi olsa, eser sevabıyla günahıyla kendisinindi.

Yirmili yaşlarında mürekkebi henüz kurumamış bir esere sahip acemi bir yazar olarak Austen’ın bilmediği şey, Gurur ve Önyargı’nın İngiliz dilindeki en popüler romanlardan biri olacağıydı. UNESCO’nun Dünya Kitap Günü’nde, “olmazsa yaşayamayacağınız kitaplar” anketinde bir numaraydı ve halen de pek çok yayınevinin sürekli kazanç elde ettiği bir kitaptır (Austen, 2002’de John Grisham’dan fazla sattı). Amerikalı yazar William Dean Howells’ın 1901’de Harper’s Bazaar dergisinde yazdıkları bugün de geçerliliğini korumaktadır. “Gurur ve Önyargı’nın hikâyesi, giderek artan sayıda bir insan kitlesi tarafından biliniyor.” Yazar sözlerine şöyle devam ediyor, “Jane Austen okurları (kendisini de onların arasına dahil ediyor) ona hayranlık derecesinde bağlıdır: O bir tutku, din olmasa da bir mezheptir.” (Belki de Richard Dawkins yakında, Austen Yanılgısı11 diye bir kitap yazar.)

Bu kitabın süregelen cazibesinin birçok sebebi var: kadın kahramanın cezbeden zekâsı, betimlemelerin ısırgan mizahı, nesir yazıdaki zarafet, Lizzy Bennet ile Fitzwilliam Darcy arasındaki baskılanan tutkulu ilişki gibi. Melon şapkalar, uzun favoriler ve yüksek belli elbiseler de günümüzde ayrıca ilgi çekmektedir. Gurur ve Önyargı’da psikolojik nüanslar eksiktir ama bir hiciv, bir aşk hikâyesi olarak, yer yer de zamanın görgü kurallarının yoğun bir portresi olarak muhteşem bir romandır.

Gurur ve Önyargı’

 





...
5