Читать книгу «Bahçede felsefe» онлайн полностью📖 — Damon Young — MyBook.
image



Bunun bir sebebi hastalıktı. Proust doğadan uzak kalmıştı ve bonsailer ona hayali bir doğa sunuyordu. Sonraları sürdürdüğü inziva hayatın düşündürdüklerinin aksine Proust, kır hayatını sevmeyi genç yaşlarda öğrenmişti. Auteuil ve Illiers’de geçen çocukluğunda çayır, çimen, rüzgâr ve yeşil kubbeyle sarhoş gibiydi. Illiers’de Proust’un dayısının üç tane bahçesi vardı: küçük bir arka bahçe, bir sebze tarhı, bir de keyif bahçesi. Bu bahçe genç Proust’a çimenli, palmiyeli bir alan; turnagagası, iris ve unutmabeni çiçekleriyle çevrelenmiş, kuğu ve nilüferlerle süslü bir havuz sunuyordu. Bahçenin çevresinde pembe beyaz güllerden oluşmuş bir çit vardı. Pembe güller Marcel’in favorisiydi çünkü ona pembe şekerli bisküvi ile kremalı çileği hatırlatıyordu. Auteuil’de ise, büyük amcası Louis’nin “olabildiğince zevksiz” evinde, Marcel büyük ağaçların altında oturur, Bois de Boulogne parkında ailesiyle birlikte yürüyüşe çıkardı. Çok sevdiği güllerin yanı başında kestane ağaçları vardı; Jean Santeuil adlı romanında onlardan “çiçeklerini büyük ve narin bir burç gibi kuşanan genç bir dev nesli” olarak söz etmişti. Proust’un kırda geçen rüya gibi çocukluğu yazarın eserlerini etkilemiştir.

Bu pastoral hayat uzun sürmedi. Orta yaşlı bir adam olduğunda çiçekleri hâlâ çok seviyordu, kâhyası Céleste’e güllere daha dikkatli bakmasını söylemiş, “Gülden daha güzel bir şey düşünemiyorum,” diye eklemişti. Ne var ki Auteuil, Illiers ve bahar çabuk geçti ve Proust kronik astıma yenik düştü. Baharda açan çiçekleri koklamak yerine oturup kederle astım ilacını içine çekmek zorundaydı. Céleste’in kocası Odilon bazen patronunu arabayla Chevreuse Vadisi’ne çiçek açan elma ağaçlarını ve gülleri görmeye götürürdü; ama Proust daima arabanın sımsıkı kapatılmış pencerelerinin arkasından bakmak zorundaydı. Proust tamamen hastalığa ve yazmaya gömülmeden önce eski hizmetkârlarını ziyaret eder, camın kenarında duran hercaimenekşeleri eliyle tutarak mutlulukla koklardı. “Astıma tutulmadan koklayabildiğim tek çiçek,” demişti arkadaşına. Orta yaşlı Proust kırlara âşıktı ama sevgilisinden ayrı düşmüştü (ulaşılmaz aşk: bir başka Proust teması).

İşte bu ayrılık, bonsaileri onun gözünde daha da cazip kılıyordu: Onlar yatak odasında capcanlı duran gerçek ağaçlardı. Çirkin olsalar da onları nimet gibi görüyordu çünkü onun hasta odasına doğayı getirmişlerdi. Auteuil ve Illiers’deki manzaranın, kestane ağaçlarının, sazan balığıyla dolu göllerin ve gül bahçelerinin yerini hiçbir şey tutamazdı; ama Proust’un bonsaileri, yıllar süren sürgünden sonra kayıp manzaraları yeniden icat etmek, kayıp çocukluğunu geri getirmek için yapılmış bir çağrıydı.

Arayış…

Ancak Proust’un hayatını ilgilendiren bu güdünün yanı sıra felsefi bakışıyla ilgili olan ikinci bir gerekçe daha vardı. O sadece kendi geçmişini yeniden kazanmanın arayışı içinde değildi, onun fikirlerinin daha genel bir bağlayıcılığı da vardı. Proust, küçük şeylerin ve ince ayrıntıların, daha zengin ve daha geniş bir bilince yol açtığına inanıyordu. Bu fikir Proust’un olgunlaşmış felsefesinin merkezindeydi.

Proust’un bir “felsefesi” olduğunu söylemek yersiz görünebilir. Sonuçta pek çok kişi onun derin düşünceye muktedir olmadığını düşünmüştü. Orta yaşlarına kadar sosyetenin renkli simalarından bir dalkavuk, bir zevk düşkünü olarak ciddiye alınmadı; yeteneğinden ve entelektüel kapasitesinden şüphe edildi. Nouvelle Revue Française adlı yayınevi, romanının ilk cildini reddetmiş ve onu Andre Gide’in sözleriyle “amatör bir yazar, bir züppe” olarak dikkate almamıştı. Gide ve meslektaşları daha sonra özürler dileyerek bu sözlerini geri aldılar ve bir sözleşme önerisinde bulundular. Fakat ilk izlenimleri, Proust’un becerikli ama sığ ve kof bir züppe olduğu yönündeydi. Geleneksel düşünceye göre hoş ve egzantrik bir adam olabilirdi ama fazla hastalık hastası, yapmacıklı ve gerçekten büyük bir eser yazamayacak kadar aylaktı. Öykü ve makaleleri cezbedici olsa da gerçek felsefeden beklenen derinlik veya berraklığa sahip değillerdi. Onun taklitçiliği, modaya uygun partileri ve estetiğe meraklı tayfasının tamamı sığ ve dejenereydi. Çağdaşlarına göre Proust, parlak renkli bir papağandı.

Sonraki nesiller ona karşı daha saygılı davrandı: Amerikalı biyografi yazarı Edmund White onun “büyük bir felsefeci roman yazarı” olduğunu yazıyor. Proust, akademisyen olmamakla birlikte on bir yaşından on yedi yaşına kadar gittiği liberal Condorcet Lisesinde felsefe derslerinden zevk almıştı. Proust zor bir ögrenciydi, hastalığı yüzünden derslerine sık sık ara vermek zorunda kalıyor, hızlı ilerleyemiyordu. Yine de Marcel zeki, samimi ve tutkuluydu; bunlar felsefe için uygun erdemlerdi. Condorcet’teki son yılında, Marie-Alphonse Darlu ile philosophie’ye başladı; Proust ondan Zevkler ve Günler kitabında “büyük filozof” diye bahsetmiştir. Alaycı olmakla birlikte kendisini felsefe ve felsefenin öğretilmesine gerçekten adamış olan Darlu, genç Proust’un fikirlerini biledi ve onun, şeylerin derin önemine duyduğu sevginin tohumlarını ekti.

Ders temel olarak Immanuel Kant’ın fikirlerine dayalı olduğu için, Proust’un sadece olguları değil olguların kendi içindeki önemini; kendi algılarımızın ötesindeki gerçek dünyayı öğrendiğini düşünebiliriz. Kant’ın en temel fikrine göre, dünyayı anlarız çünkü onu algılarken kendi zihnimiz devreye girer. Evrenin bize rasyonel görünmesi, ilahi bir aklın ipleri kontrol etmesinden değil, bizim deneyimlerimize düzen getirmemizden kaynaklanır. Kant buna “olgu evreni” (fenomen) der: İnsan algısının evrenidir. Bunun karşısında ise bilinemez gerçeklik (numen) vardır: Herhangi bir olgunun bize göründüğü gibi değil, kendi içinde oluşudur. Gerçek olan budur ve insan zihni de bunun üzerine düşünür. Ancak bu evrene doğrudan erişimimiz yoktur: Biz şeyleri gördüğümüz ve onlar hakkında düşünmeye başladığımız andan itibaren onlar artık insanileşmiştir. Kant’ın kuramı, öncelikle entelektüel konularda sıkı bir eğitimdir ve onların ahlâk ve estetikle bağlarını gösterir; bunun sonucunda da dokunulabilir ama bilinemez bir alt dünya (insanın kovulduğu “gerçeklik dünyası”) fikrine ulaşılır.

Proust bu ülkücü ve neredeyse gizemli kuramı benimsedi ve Darlu’yu “yaşamındaki kahramanlarından” biri olarak tanımladı. Genç ve parlak bir zekâya sahip olan Marcel, asla felsefe profesörü olmayacaktı; onun yeteneği başka bir konudaydı. Yine de Darlu’yla çalışması Proust’ta derin izler bırakmış ve sonraki yıllarda da profesörle çalışmalarına geri dönmüştür. Yıllar sonra Sorbonne Üniversitesi’nden hukuk derecesini zar zor aldığında bile edebiyata ve felsefeye olan sevgisini itiraf ediyordu. Yirmi iki yaşındaki Marcel babasına “temps perdu”den (zaman kaybı) söz etmişti.

Darlu’dan aldığı dersler Proust’un roman ve hikâyelerindeki felsefi öze biçim kazandırmıştır. “Maddeye yapı kazandıran Ruhtur,” diye yazmıştı genç Proust. Bildiğimiz dünya, zihinlerimizin çizdiği ve düzenlediği dünyadır; “maddeyi psikolojik unsurlarına ayırabiliriz,” diye eklemişti. Fakat gerçekliği zihnimizde ne kadar ayrıntılı oluşturursak oluşturalım, daima ötesinde başka bir şey olacaktır; daha büyük, daha kadim ve daha mükemmel bir hakikat. Proust’un melankolik metafiziğine göre, bir bütün vardır, biz de onun yalnız ve özleyen bir parçasıyız.

Daha sonra, Kayıp Zamanın İzinde üzerinde çalışırken, makalelerinden oluşan Sainte-Beuve’e Karşı adlı seçkiye yazdığı önsözde, Proust bu fikri olgunlaştırmıştır: İnsanı olağan dünyada bekleyen ve olağan dünyanın ötesinde olan bir olağandışılık var. Bir kere, Proust için en değerli şey geçmişti. Painter, Proust’un biyografisinde geçmişin Marcel için kayıp zamandan fazlası olduğunu söyler. Geçmiş daha çok masumiyet zamanını ve saf bir bütünlüğü temsil eder. Yetişkinliğin kafa karışıklığının, çelişkilerinin ve acılarının üstünde ve ötesindeki ideal ve ebedi bir birliktir bu. Painter, “Zamanın ötesindeki dünyaya, bu gelip geçici ama sonsuz kabul edilişte kurtuluş vardır,” diye açıklar, “çünkü doğduğumuzda kaybettiğimiz erdemi ve dünyevi aşkın alıp götürdüğü neşeyi sadece orada bulabiliriz.”

Proust, bu büyülü geçmişin zaten o anda da kayıp olduğunu yazar: Öncelikle zihnimiz bunu fark edemeyecek kadar dağınıktır, ikinci olarak zekâmız bunun hakkını veremez. Başka bir deyişle, geçmiş ellerimizden kayıp gider ve onu sabitlemek imkânsızdır. Yaşanan zaman kaybedilen zamandır. Sainte-Beuve’e Karşı’ya yazdığı önsözde, “Hayatımın pek çok yazı kırdaki bir evde geçti. O yazları zaman zaman düşündüğüm oldu ama düşündüklerim o yazların kendisi değildi. Onlar ölüydü,” der. Proust’a göre, mükemmelin ve acısız olanın sabit kaldığı, sonsuz bir güzellik ve aşk dünyası vardır. Ama bunu ele geçirmek mümkün olmadığı için çoğumuz kronik bir tatminsizlik içindeyiz. Proust insanlık durumunun özünün, belleğin deposuna girememek olduğuna inanıyordu.

Aslında kapı hep açık, der Proust; geçmiş, gündelik şeylerin içinde kilitli kalmış ve çıkarılmayı bekliyor. Sainte-Beuve’e Karşı adlı eserinde, “Gerçekte, kişinin hayatının her saati biter bitmez bir bütünün içinde cisimleşiyor… ve orada saklanıyor,” diye yazar. Bir fincan çayın içinde bahçeyi, yerdeki gevşek bir taşın içinde Venedik’i anımsayan Proust budur işte. Bu anılara sadece ulaşmanın yeterli olmadığını; onları tanımamız ve geri kazanmamız gerektiğini savunur. Başka bir deyişle, bellek geri döndüğünde bilinçli ve yaratıcı bir ilgi ister. Proust’un ünlü sözü, “Önce tesadüf, sonra sanat”tır.

Kaçıp Giden Geçmiş

Proust’un meşhur “istemsiz bellek” kuramı budur. Sainte-Beuve’e Karşı kitabının net ve iddiasız önsözünde Proust, biriken geçmişin enginliğinden ve onu taklit etmenin veya yalanlamanın imkânsızlığından söz eder. Geçmiş soyut düşüncelerle kavranamadığı gibi yarı unutulmuş parçalardan da bir araya getirilemez. Uzun zamandır giyilmeyen bir ceketin cebinde bulunan eski bozuk paralar gibi, bu hazinelere ancak tesadüf edilebilir. O zaman da onları tanımak ve bilinçlilikle parlatmak gerekir.

Proust bu sözlerle, kendine aşırı güvenen rasyonalizme; zihnin kendine saydam olduğu; en uygar ve en sofistike izlenimlerin bilince tabi olduğu inancına karşı çıkıyordu. Proust, hatırlamanın şansa bağlı olduğunu ve saydam olmayan, bilinçsiz dürtülerin toplamı olduğunu savunuyordu. Zihnimizin bulanık, güvenilmez ve ele avuca sığmaz olduğu görüşündeydi. Kutsal aile yuvası veya çocukluğumuzda gittiğimiz park gibi geçmişimizin en saygıdeğer kılavuzları bile bizim demir atmamızı sağlayamaz. “Belli bir imgenin anısı bile sadece anlık bir pişmanlıktır,” diye yazar Proust, Swann’ların Tarafı’nın dokunaklı son satırlarında. “Evler, yollar ve meydanlar da kaçıp gider, ah, tıpkı yıllar gibi.”

İlginç olan bu kuramın, züppeliğe bir saldırı olmasıdır, oysa Proust züppeliğiyle nam salmıştı. Bu kurama göre, eğer geçmiş görece dünyevi şeylerde saklanabiliyorsa o zaman alelade şeyler, sanatçı için müze veya koleksiyon parçalarından daha değerli olmalıdır. Elbette Proust, Amiens Katedrali’nin Saint-Saëns’in sonatlarının veya Vermeer’in View of Delft (Delft Manzarası) adlı resminin ihtişamını yok sayıyor değildi. Hasta yazar “dünyanın en güzel resmi” dediği bu tabloyu görebilmek için vertigo veya baş dönmesine bile göğüs geriyordu. Hassas, ateşli ve iflah olmaz bir sanat âşığıydı. Fakat bunun yanı sıra rafine olmayan, sıradan şeylerin değerini de takdir ediyordu. Proust Sainte-Beuve’e Karşı adlı eserinde sanatçının nasıl biri olduğuyla ilgili olarak yazdığı satırlarda, “Çocukluğundan beri duyduğu isimlerle dolu olan bir kitap, ayrımcılık yapanlara hiçbir şey ifade etmese de sanatçı için hayranlık duyulan felsefi eserlerden çok daha kıymetli olabilir.”

1
...