Yıllardan sonra Ankara’ya geldi. Üniversiteye girdi. Yüksek lisans yaptı. Fakat o kayda kuyuda gelen adam değildi ki! Bu kadardı işte. Üniversitedeki gençlere Türk dili okutmanlığı yapar, onlara dilin düzenini, güzelliğini buldurmaya çalışırdı o kadar. Sınıf şart değildi, yurttaki odalarında da, çay kahve içtikleri yerlerde de hep bunu yaptı.
Bir zamanlar, çocuklar için yazdığını sandık:
Ay bulutun ağında
Mavi sularda balık
Şaplaya dursun
Çocuk masal çağında
Gönül dağında ceylan
Zıplaya dursun
Kavakta bir kargacık
Dilinde bir nakarat
Vaklaya dursun…
Evet, şaplamak, zıplamak, vaklamak, kargacık… Bunlar çocuk dilinin kelimeleri gibi. Ama ne fark eder ki! Kelimelerin ahengi daha o çağlarda dilimize yerleşmeye başlamaz mı? Şair olmayan bu sesi duyamaz, hissedemez belki ama şair bu sesi bir yerlerinde saklar ve günü gelince meydana çıkarır. Kafdağı’nı hep masallarda duyduk. Bir ulaşılmaz, büyülü âlem gibi çocuk dimağlarımızda yer etti. Evet, çocuk dimağlarımızda sevdiğimiz, hayalimiz Kafdağı’nın ardındadır. Ali Akbaş o imgeyi alır, bambaşka bir düzlemin içine oturtur:
Hastalar,
Kar isterler
Kafdağı’nın ardından
Ve buluttan döşek.
Onlar,
Yaramaz çocuklardır,
Sallanır durur,
Dünyanın balkonundan,
Düştü düşecek!
Eh, “yaramaz çocuklar” da girdi ya şiire, dört başı mamur bir çocuk şiiri geçti elimize. Fakat o ne? Dünyanın balkonundan / Düştü düşecek! Akbaş’ın yaptığı çocuk duyarlılığından istifade ederek yepyeni, özgün imgeler bulmaktır. Hepimizin içindeki çocuğu yakalamaktır. Çocukluk çağlarımıza duyduğumuz özlemin, o derin duygunun gücünden yararlanmaktır. Kitabının adı Masal Çağı olsa da bu böyledir.
Çocuk şairi olmayı kendisi de mi benimsedi ne? 1991’de Kültür Bakanlığının yayımladığı Kuş Sofrası böyle bir izlenim uyandırıyor. Çocuklar için resimlenmiş o güzel baskılı kitabı elimize alınca hissettiğimiz budur. Akbaş’ın çocuk şiirleri bu kitapta toplanmış. Hele ilk yaprağı çevirip de “Sevgili Çocuklar” hitabını görünce, arkasından da “İşte size bir demet şiir. Ben yazdım, Yıldız Ablanız resimledi. Beğenirseniz okursunuz; beğenmezseniz verin kuşlara geri bize getirsinler.” cümlelerini okuyunca izleniminiz, yerini kesin bir hükme bırakır. Ama durun bir dakika! Ali Akbaş’ın kitaptaki ön sözünü okumaya devam edin:
“Aslında ben bu şiirleri yazarken kimlerin okuyacağını hiç düşünmedim bile. Elimden geldiğince güzel yazmaya çalıştım o kadar. Çocuklar için yazılmış bir eseri büyükler de severek okuyamıyorsa o eser kötü bir eserdir. Unutmayalım ki çocuklarını aldatanlar, aslında kendileri aldanırlar.”
Demek ki Ali Akbaş özellikle (burada be tahsis kelimesini kullansam meramımı çok daha belirgin anlatmış olacaktım ama şimdi bir de dil meselemize dokunmayalım.) çocuklar için yazmıyormuş. Çocuk ruhunu, çocuk duyarlılığını yansıtan şiirler de yazıyormuş. Birileri de onları ayırıp bunlar “çocuk şiirleri” diyormuş. Elbette Ali Akbaş her yaştan insanın, her tür duygusunu, duygulanışını eserlerinde yansıtacaktı. Elbette bunların içinde yaşlılar da, gençler de, çocuklar da olmalıydı. Epik de, lirik de, pastoral de olmalıydı ve Akbaş’ın şiirinde bunların hepsi vardır. Kuş Sofrası şiirine “çocuk şiiri” dersek bence bir şeyleri eksik söylemiş oluruz. Şu mısralardaki imgeler, imgeler değil sadece, onların söyleniş, sunuluş tarzı bize halis şiiri vermiyor mu?
Gökyüzünden mâvilik
Buluttan süt sağarız
Gelin öksüzler gelin
Kırkımız da sığarız
Biz yemeden doyarız
Soframız kuş sofrası.
Akbaş’ın derdi şiir dedik ya… O, Yahya Kemal gibi has şiirin, halis şiirin peşindeydi. Halis şiiri yakalayanların da peşindeydi. Yunus’un da Fuzuli’nin de:
Bir çöl gecesinde gök parıl parıl
Fuzûlî mehtaptan şiir sağarmış
Onun ilhamına hız vermek için
Ay daha geç batar, erken doğarmış.
Fakat Akbaş halis şiiri ararken İstanbul ile Osmanlı cetlerimizle sınırlı kalmadı. Nahçıvan’dan Göygöl’e, Kerkük’ten Kırım’a, Kazan’a; Doğu Türkistan’a, Yakut ellerine kadar uzandı. Oyunskiy Sagusu, Saha Yeri’nin, Yakutistan’ın destanıdır. Oyunskiy Sagusu, bir “olonho”dur, Yakut destanıdır. 1939’da kurşuna dizilen Oyunskiy’nin derleyip toparladığı olonholardan biri gibidir. Bu destan şiirde Saha kızları da konuşur, şamanlar da, ak saçlı ozanlar da. Bir ana şaman şöyle konuşur:
Huuu
Gürültülü göklerin
Kara bulutların rûhu
Bir fırtına ol da gel
Davulunu çal da gel
Kov şu gürûhu
Huuu
Umay Anamızın rûhu
Gökyüzünden in de gel
Bir ak kuğu ol da gel
Üstümüze kanat ger
Bizleri koru…
Bu Yakut destanını bir Orta Asya destancısının sesiyle okumalı. Yahut en iyisi You Tube’a Juliana Yakut yazıp onun ağız kopuzunu dinlerken okumalı. Yakut kızı Juliana’nın sesi ile Akbaş’ın Şaman Anası’nın sesi birbirine karışmalı.
Ahmet Cevat’ı biliriz bilmesine, onun o ihtişamlı Çırpınırdın Karadeniz’ini boğazımız yırtılırcasına okuruz okumasına ama onun memleketini, Göy-göl’ü bilir miyiz? Gidip görmeyenimiz çoktur elbette ama Ali Akbaş’ın şiirinden Göygöl’ü bir efsane gibi okumamız mümkündür:
Yanılıp Göygöl’ü su sanmasınlar
Bismillâh demeden yıkanmasınlar:
Bir seher vaktinde vardım Göygöl’e
Burda kızlar gül takıyor kâküle
Alev alev bir gül attım su yandı
Sunam derin uykusundan uyandı…
Efsaneden, masaldan kurtulamaz Ali Akbaş. Mısralarında masallardan, efsanelerden izler vardır. Cinler, devler vardır. Tuttuğu gül alev alevdir, atınca su tutuşur. Göygöl bazen tüllere bürünmüş bir kızdır, bazen feleğin düşmüş aynası. Bazen de ağlayan göz gibi buğuludur. Sanki Tepegöz’ün babası çoban, peri kızını orada yakalamıştır. Köroğlu, Kaçak Nebi hep oralarda at sürmüştür. En iyisi bir tar eşliğinde dinlemeli şiiri. Çünkü şiir musikidir. Şükrü Elçin’in Doğu Türkistan’dan getirdiği bir taşa yazılır şiir, yine musiki olur:
İşte şu ince yol gider Turan’a
Bir mızrak ormanı tuğlar gölgesi
Savaşlar döş döşe kıran kırana
Duyuluyor ok ıslığı nal sesi
Bir arzuhâlim var Bahadır Hân’a
Kalksın aradaki zaman perdesi
Tarihi gizleyen duman perdesi.
Akbaş’ın şiirinde zaman perdesi kalkar. Manasçının kopuzunda, Alpamısçının dombrasında olduğu gibi. Mısralar perde perde musiki olur; musiki eski zamanlara giden yol olur.
Sanılmasın ki Akbaş’ın şiirinde sadece Turan var, destan var; karlı dağ, derin göl, çorak bozkır var. Onun kaleminde her şey şiir olur:
Leylâ’nın başına örttüğü tül kadar ince
Dolunay bir buluta bürününce
Şiir oluyor
Kumsalda bir kedi gibi uysal
Dalgalar ayağımı yalıyor
Şiir oluyor
Bahçede çim biçiyor bir ihtiyar
Kokusu genzime doluyor
Şiir oluyor…
Evet, gören gözler, hisseden yürekler için her ânımızda, oturduğumuz kalktığımız her yerde şiir var. Şiir var ama şairin kalemi değerse şiir ortaya çıkar. Dilin ahengi mısralara yansırsa şiir ortaya çıkar. Anlam duyguya, duygu sese bürünürse şiir ortaya çıkar. Aksi “cambaz”lıktır:
“Zampok eyin pi?” Yani,
“İp niye kopmaz!…”
Diyor şair
Azizim
Niçin kopmasın ip?…
Siz bu kadar gererseniz
İp kopar
Cambaz düşer
Seyirciler dağılır
Ve bir anda
Yasa dönüşür eğlence.
Şiirin sesini, ahengini, içindeki ince duygu ve manayı yok eden şaire (müteşaire mi desem?) bir itirazdır bu. “İpi gerenler” deyince aklınıza kim geliyorsa işte onlar Türk şiirini, dilin sesini yok etmeye çalıştılar, şiir okuyucusunu dağıtmaya çalıştılar ama elbette yüzyılların imbiğinden süzülüp gelen bir dil, birkaç “cambaz”ın kalemiyle ahengini kaybedecek değildi. Bizim hüznümüzün, bizim sevincimizin, bizim yasımızın, bizim zaferimizin şiirini yazan şairleri bu dil elbette var etmeye devam edecekti. Genç Korkut Akbaş’tan Ali Akbaş’a evrilen şairimiz işte bunlardan biridir.
Yakup Ömeroğlu ile
İnsanların hayatındaki bazı küçük kesitler, onların ruh derinliklerini anlamak için büyük imkân tanır. O kısa sürelerde, âdeta insanın iç alemini, ruh dünyasının gizli köşelerini örten perdeler kalkar ve insan, bir anlığına makyajlarından arınmış olarak ortaya çıkar. Bu kesitler gece yağmurunda şimşek aydınlığı gibidir.
Ali Akbaş’ın 80. Yaşı anısına hazırlanan kitap için kaleme alınan bu yazıda, onun hayatında benim şahit olduğum ve onu daha yakından tanınmasına imkân sağlayacağını düşündüğüm hatıraları anlatmak istedim.
Bu yazı vesilesiyle düşündüm de ben, Ali Akbaş abiyi, 35 yılı aşkın bir süredir tanıyorum ve bu zamanın son 25 yılında çok yakın ilişkilerimiz oldu.
O bizim abimizdi, daha doğrusu büyük abilerimizdendi. Abilik, biraz hamiliği, biraz hocalığı arkadaşlık hamuru ile birlikte içine alır. Bu yüzden “abilik”, bizim nesillerde başkanlık, hocalık gibi pek çok ilişki türü ve unvandan üstün tutulur. Bir Kerkük türküsü, “ben sana bey derim, daim beyler bey olur” diyor. Abilik de öyle bir şeydir. Abilik ilişkisinin üzerine çok az şey çıkabilir.
Ali abi, bizden önce pek çok nesile de abilik yapmıştı.
Denebilir ki, Ali abi Ankara’ya tayin olduktan sonra Başkent’te kültür, sanat ve edebiyatla ilgilenen pek çok insanın sanat anlayışına, düşünce yapısına tesir etmiştir. O abilik yaptıklarına gönlünün kapısını açtığı gibi evinin kapısını da açar ve muhterem eşleri Ayten abla bu gençlerin ablalık görevini de hiç sorgulamadan üstlenir.
Bizim Ali abinin evine davet edildiğimiz zaman Oran semtinde Anadolu sitesinde oturuyordu. Hâlbuki asıl efsane ev ortamı Emek Mahallesindeki evidir. Kimler misafir olmamıştı ki o eve: Bayram Bilge Tokel, Cemal Kurnaz, Yağmur Tunalı ve pek çok isim. Zamanın ruhundan ve Emek mahallesinin merkezi oluşundan mıdır bilmem o evin atmosferini yaşayanlar bugün de özlemle o hatıraları anlatıyorlar. Biz Anadolu Sitesinde Ali abinin evine davet edildiğimiz de oğulları Taşer ve Emre’nin bağlamalarını dinledik, küçük oğlu Selçuk ise bütün kaidelerini icra etmek istercesine zor söylenen, müzik yapısı ağır olan “Dağlar dağlar viran dağlar… ” adlı Balkan türküsünü söylerdi. Bu bir tür kültür mahfili olan evde yalnızca Ankara’da yaşayan gençler, kültür sanat adamları konuk edilmezdi. Türk Dünyası’ndan Ankara’ya yolu düşen şairler yazarlar da uğrar hatta bazıları günlerce Abinin evinde misafir edilirlerdi. Mesela Yakutistan’dan gelip Ankara Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olan ve Saha Yakut kültür ve edebiyatının Türkiye’de tanıtılmasına önemli katkılar sunan Yuri Vasley bunlardan biriydi. Onun ziyaretlerinin birinde ben de Ali abinin evindeydim ve merhum Yuri hoca aileden birisi gibi eve geliyor ve çocukların amcası olarak bu sıcak aile ortamını paylaşıyordu. Ama Türk Dünyası’ndan Ankara’ya gelip Ali abinin evinde misafir edilenlerden en ilginci Çuvaş Şair Raisa Sarbi olsa gerek. Sarbi Türkiye Türkçesini neredeyse hiç bilmiyordu ve Ayten abla da doğaldır ki hiç Çuvaşça bilmiyordu ama onların kendi aralarında yaptıkları sohbeti Ali abi uzun yıllar keyifle anlattı ve hayretle “anlaşamıyorlardı” diye bu sohbetten bahsederdi. Özbek şair Tahir Kahhar, Azerbaycanlı Doktor Ramiz Bey ve daha niceleri Ali abinin aile ortamını ve evini hiç çekinmeden ziyaret edenlerdendi.
О проекте
О подписке
Другие проекты