Aynı titizliği nesirlerinde ve yazdığı denemelerde de görürüz: Eğip bükmeden, teklif- tekellüfe boğmadan, Türkçe’nin gücünden ve güzelliğinden aldığı ilhamla, söyleyeceğini en kısa, anlaşılır ve etkili bir dil ve üslupla kolayca söylemek… Nesirde bunu yapmak, yani şairaneliğe prim vermemek şüphesiz daha kolaydır ama şairaneliğe düşmeden şiir yazmak her babayiğit şairin harcı değildir. Ali abinin şiiri bunun da en güzel örnekleri ile doludur.
Aslında şairanelik, bizim divan şairlerinin olmazsa olmazıdır ve sanıyorum biraz da bundan hareketle Üstat Cemil Meriç; “Şiir gönlün dilidir, nesir aklın (veya düşüncenin) dili” der. Oysa Ali Akbaş’ın şiiri, hakikatin önemli bir kısmını ifade eden bu sözün anlam çerçevesini biraz zorlar. Çünkü onun şiiri, düşüncesi ve sancısı olan gönlün şiiridir. Ali abi, düşüncesi olan gönülle, gönlü olan düşüncenin kesiştiği alanda örer şiirini. Onun için şiirini şairaneliğe kurban etmediği gibi, nesrini de didaktik yavanlığa teslim etmemiştir.
Ali Akbaş’ın, kendisini şiirimizin yaşayan ustaları arasında en ön sıralara taşıyan özelliklerine değinmemek eksiklik olacaktır.
Birincisi, şairi bol bir şehrin oldukça renkli ve zengin folklorik birikime sahip bir köyünde doğup büyümesi. Çünkü kültür, inanç, medeniyet ve sosyal değerlerimizin en yalın, sade, anlaşılabilir ve yaşanabilir değerler ve kavramlar olarak -eksiğiyle fazlasıyla- köy insanlarında tebellür ettiğini düşünüyorum. Onlar için asıl olan, her şeyin azı ama özü; azla yetinmek, az konuşarak çok şey anlatmak, az bilmek ama bildiğini iyi idrak etmek, çokluğun ayrıntısında boğulmamak… Vahdete sığınmanın, kesretten uzaklaşmakla mümkün olabileceğini hissetmenin doğal sonucu belki de. Bu hâl biraz da acıyı, yoksulluğu, gurbeti, sevdayı ve hüznü dibine kadar yaşamaya mahkûm olanların ağırbaşlı sükûtundan beslenir. Türkülerimiz, ağıtlarımız bunun en güzel misalidir ve Ali Akbaş’ın şiirinin en temel kaynakları da bu türküler ve ağıtlardır bana göre.
İkincisi, sadece çok iyi bildiği Türk şiir geleneğinden değil, Doğu’nun, Batı’nın ve hatta eski Yunan’ın şiir geleneğinden haberdar olması… Başta Dede Korkut ve Köroğlu destanları olmak üzere, bütün bir Türk Dünyası şiir kültürüne hâkimdir. Yunus’u, Mevlâna’yı, Fuzûli’yi, Bâki’yi, Şeyh Gâlib’i, Yahya Kemal’i, yorulup usanmadan, döner döner okurdu. Hâfız’a, Tagor’a hususi bir yakınlık duyardı. Rus şair ve yazarlarına ilgisi hiç eksilmedi. Shakespeare’i, Goethe’yi, Vergilius’u, Homeros’u, Dante’yi bizim klasiklerimizle mukayese ederek incelerdi. Doğu ve Batı masallarını, destanlarını en iyi tercümelerinden okumayı önemserdi. Cumhuriyet döneminin tüm şair ve yazarlarını daha üniversite eğitimi esnasında nerdeyse hıfzetmişti. Şiiri ve şairleri siyasi, ideolojik, dinî ve etnik aidiyetlerine göre değil, sanatın yüksek ve soylu kıymet hükümlerine göre değerlendirirdi. Böyle olunca, gerektiğinde kendisine yakın olanı eleştirmekten çekinmez, uzak olanı takdir ve taltif etmekten de geri durmazdı.
Üçüncüsü, şiirin musiki ile yakın akraba- lığından en üst seviyede haberdar olması… Halk ve sanat musikisi geleneklerimizi anonim/beste, ezgi/nağme, yöre/makam, kaynak kişi/besteci farklılıkları; şiir/söz/güfte incelikleri ve estetik ifade kalıpları yönüyle tahlil edebilecek seviyede bir musiki kültürüne sahipti. Kültür coğrafyamızdaki musiki birikimini bilir, anlar ve severdi. “Bizim Türküler” ve “Armağan” şiirleri böyle bir bilincin ve zevkin ürünüdür.
Dördüncüsü sadece sanat, edebiyat ve şiirde değil, sosyal ve kültürel alanlarda da modern zevk ve eğilimleri gözeten diri ve uyanık tecessüsü… Aslında her şair, özellikle ve öncelikle yaşadığı çağın şairidir. Geçmişi yazarken bile bugünün şairi olduğunu unutmamalıdır. Ali Akbaş’ın, geçmişi eskiler gibi yazmanın marifet olmadığını bilmesi, kendisini, başta “Fuzuli” şiiri olmak üzere, pek çok şiiriyle geleneği yenileyen, geleneği yeniden ifade eden şair konumuna yükseltmiştir.
Ve nihayet bütün bu sözlü, yazılı ve irfani birikimi ruhunda, gönlünde ve kafasında mezceden gerçek bir şairdir Ali Akbaş. Yiğit ve derviş; hem alp hem eren, kısacası insan şair!
Şiirlerinle bin yaşa Ali abi.
Türk şiirinin sesini yakalamıştı Korkut Akbaş.
Zaten şairler yatağı Maraş’tan, Elbistan’dan geliyordu.
Belki genetik kodlarında, belki de kültür kodlarında bu ses vardı.
Ama 1963 yılından beri bu kodlar türkolojinin geniş evreniyle çevreleniyordu
Büyük kafalı, büyük elli
Tanrı’nın gönderdiği belli
Irkımda kurtuluş sancısı var.
1965 -1966 yılları olmalı. Bu mısralar dilimizin ezberi olmuş. Türkeş’e ve CKMP’ye gönül vermiş gençlere henüz “ülkücü” denmiyor. Türkçü veya milliyetçi denilen gençler, partinin etrafında toparlanmaya çalışılıyor. Kalplerde büyük ümitler, ruhlarda heyecan var. Hepimizin gözünde Türkeş, Türklüğü Ergenekon’dan çıkaracak bir bozkurt gibi. Tok sesiyle, heybetli görünüşüyle, iri elleriyle önümüze düşmüş bir bozkurt gibi. Yürü deyince yürüyor, ileri deyince koşuyoruz. İstanbul Üniversitesinin Edebiyat Fakültesinde birkaç genciz. Dursun Yıldırım, Selçuk Uysal, Hilmi Satıcı, Ali Akbaş… Türkçüler Derneği’nin Üsküdar Ocağı’na gidiyor, Ötüken dergisi okuyor, Atsız’ın yazılarını iple çekiyoruz. Titizlikle biriktirdiğim Ötüken dergileri bir günde yok oluveriyor. Selçuk Uysal almış dergileri, Sosyoloji Bölümü öğrencilerine dağıtmış. Onları da bir dergiyle milliyetçi yapacağını düşünüyor. Öyle deli çağımız işte. Ama Ali şair. Öyle böyle değil, basbayağı şair. Maraş’ın Elbistan’ından gelmiş bu çocuk şiirleriyle bizi büyülüyor:
Büyük kafalı, büyük elli
Tanrı’nın gönderdiği belli
Irkımda kurtuluş sancısı var.
Destanlar çağında sözlü şiir devri yaşanır ya, sanki biz de sözlü şiir devrini yaşıyoruz. Şiir dilden dile dolaşıyor. Bugün bile bilmiyorum, bir yerde yayımlandı mı? Ezberimde kalan bu üç mısra. Belki de arkadaşlarımın hafızasında daha fazlası vardır.
O yıllarda dilimizde bir şiir daha dolanıyordu. Köyden gelmiş gibi, tarladan çıkmış gibi bir şiir. Bir küçük çobanın kaval sesi gibi:
Eşekte ayağı sallanıyordu
Bir türkü dilinde ballanıyordu
Ahmet Ede’nin
Bozkırda her yan yanıyordu
Eşekte ayağı sallanıyordu
Bir çocuk gölgesin kovalıyordu
Az kaldı yakalıyordu
Çocuk bu
Toprakta ayağı yanıyordu
Bir çocuk gölgesin kovalıyordu…
Red Kit çizgi film olmamıştı daha o yıllarda. Fakat Akbaş’ın köylü çocuğu gölgesini kovalıyordu. Kurşun atmıyordu gölgesine fakat az daha yakalıyordu. Köylümüzle, şehirlimizle biz Türkler idik ve Turan’ın da, köyümüzün de türküsünü söylemeliydik. O yıllarda Korkut Akbaş yapıyordu bu işi ve biz de destanlar çağını yaşıyormuş gibi onun mısralarını ezberliyorduk. Sonra kitapta gördüm bu şiiri ama o zaten benim sözlü repertuarımda vardı. Bir şiir daha vardı dillerimizde:
Harman oldum savur beni
Kirmene sar eğir beni
Yaktın ağır ağır beni
Alev alev çırayım oy!
İp bükenim kül dökenim
Bereketli tarlam benim
Kara kızım tunç bedenim
Saçındaki turayım oy!…
Bütün Şiirleri’nde tarih yok, şiirlerin yazılış, yayımlanış tarihi yok ama bu şiirin de destan çağımızdan kaldığını ben biliyorum.
Sonra düşündük, düşünüldü. Ali’nin şiiri sadece dillerde kalmamalı, yazıya da geçmeli. Sözlü kültürden yazılı kültüre geçmeliydik. Kim bilir kim vesile oldu? Ben mi, Aydil Erol mu? Bir gün “Yiğitleme” adlı bir şiir çıktı Ötüken’de. Nisan 1967’deki 40. sayıda. Bütün şiirlerinin toplandığı son kitapta bu şiir bulunmadığı için tamamını buraya almalıyım.
Atlar gelir toza toza
Bir yiğit bedel dokuza
Korkağın canı ucuza
Ölüm kalım sözü m’olur
Bin yıldır bir yay gerilir
Düşünülür ürperilir
Bakarsın emir verilir
Daha bundan tezi m’olur
Alıp atanın öcünü
Dindir bin yıllık acını
Unutma sakla hıncını
Bir gün gelir lâzım olur
Uca geldik yüze yüze
Bekle, geleceksin dize
Aman felek ettin bize
Böyle kara yazı m’olur
Hele de Korkutum hele
Bir gün fırsat geçer ele
Kürelenir gövde sele
Bire bozkurt kuzu m’olur.
Bir Köroğlu, bir Dadaloğlu edası. Kürelenir gövde sele / Bire bozkurt kuzu m’olur. Bunu yazan şairin adı Ali m’olur? Ali de Allah’ın aslanı ama şöyle ilk duyuşta bir yiğitlik, bir kahramanlık havası vermeli şairin adı. Kendi mi seçti, o yıllarda hep birlikte mi benimsedik bu adı, bilmiyorum. Ama şairin adı aramızda Korkut Akbaş’tı; şiir de bu tapşırmayla yazıldı, bu adla Ötüken’de yayımlandı. Ali’nin şiirinin temleri, konuları sonra çok çeşitlendi ama daha ilk şiirlerinde görülen bu ahenk hiç eksilmedi mısralarından, kıtalarından, bentlerinden. Hele şu cinâs-ı merfû: m’olur – lâzım olur. Bu sürprizli cinaslara onun şiirinde her zaman rastlamak mümkündür.
O yıllarda bir de Şehriyar rüzgârı esiyordu başlarımızın üstünde. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü küçük bir kitap yayımlamıştı. El kadar bir kitapçık. Fakat bu el kadar kitapçığın içinde büyük bir yürek vardı. Büyük bir yürek mi hassas bir gönül mü desem… Ama yüzyıllardan süzülüp gelen Türk şiir ahenginin sesi vardı. Haydar Babaya Selâm adlı kitapçıkta sanki yaşayan bir şair değil de masallardan kopmuş efsanevi bir ozan konuşuyordu:
Heydar Baba, ildırımlar şahanda
Seller sular şakgıldayıp ahanda
Ağ bulutlar köyneklerin sıhanda
Menim de bir adım gelsin dilüze
Selâm olsun şevketüze elüze.
Şairin adı Şehriyar’dı. Üstelik de Tebrizliydi. Tebriz Turan’a açılan kapıydı. Aradığımızı bulmuştuk. Hem Turan’a açılıyorduk, hem de özlediğimiz bir sese. Sanki ozan efsanelerden çıkıp gelmişti de bize Türkçenin sesini yeniçağda böyle işleyeceksiniz diyordu. Üstelik bir de… Bir de bu şiir Türkoloji’nin büyük amfisinde Muharrem Ergin’in ağzından dökülüyordu. Şiir efsanelerden, Turan’ın kapısından gelmişti ve Türk dilinin en etkili büyücüsünün sesinden bize ulaşıyordu. Kaç defa, kaç defa dinledik Heyder Baba’yı. Kutsal bir metin gibi, ibadet eder gibi döne döne okuduk. Türkiye’den, Irak’tan, Kuzey Azerbaycan’dan şairlerimiz cevap verdiler Şehriyar’a. Şiirle sınırları aştılar. Türkiye’den ilk cevap da bizim şairimizden, gecemizle gündüzümüz ayrı gitmeyen Korkut Akbaş’tan geldi. Ötüken dergisinin 48. sayısında, Aralık 1967’de gün yüzü gören Şehriyar’a Selâm şiiri ilk dörtlükten sonra bir “özlem” yoğunlaşmasıyla devam ediyordu:
Türkî söyle Heyder Baba küsmesin,
Dost bağında hoyrat yeli esmesin,
İstanbul’dan duyuluyor gür sesin!
Söyle, söyle hey dilini sevdiğim,
Yerin, yurdun hey ilini sevdiğim.
Türk şiirinin sesini yakalamıştı Korkut Ak- baş. Zaten şairler yatağı Maraş’tan, Elbistan’dan geliyordu. Belki genetik kodlarında, belki de kültür kodlarında bu ses vardı. Ama 1963 yılından beri bu kodlar Türkoloji’nin geniş evreniyle çevreleniyordu. Ali Nihat Tarlan’dan divan şiirini, Mehmet Kaplan’dan yeni Türk şiirini öğreniyorduk. Şiirin yalnız sesini, yalnız ahengini değil, şiirin içini, içeriğini, mazmununu da anlamaya çalışıyorduk. Biz belki belli belirsiz anlıyorduk ama Ali şiirin sesini de içini de hissediyordu. Ötüken’in 51. sayısında, Mart 1968’de yayımlanan ve Aydil Erol’a ithaf ettiği Tuyuğ şiirini yazmadan önce Muharrem Ergin’in neşrettiği Kadı Burhaneddin Divanı’ndaki tuyuğları okumuş muydu bilmiyorum. Büyük bir ihtimalle okumuştu. O artık Türk şiir tarihinin ve coğrafyasının içinde gezer olmuştu ve onun şiiri bu tarihin, bu coğrafyanın sesiydi.
Bir süre Anadolu’da dolaştı. Liselerde, eğitim enstitülerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. Müfredattaki konular mı, kuru bir edebiyat tarihi mi? Hiç sanmıyorum. Onun derdi şiirdi, dilin düzenini, ahengini yakalamaktı. Çocukları sadece sınıfta değil, nerede olsa yakalıyor ve onlara da dilin, şiirin sesini bul- durmak istiyordu. Evini unutabilirdi, çocuklarını unutabilirdi, sınavları da unutabilirdi, ama şiiri unutamazdı. Kafasının içi hep yakalamaya çalıştığı ahenkle doluydu.
О проекте
О подписке
Другие проекты