Tabii ki uzun süre yular ve dizgin başlığı kullanmak ve arazilerde, yeşil alanlarda sessizce gezinmek zorunda kalmıştım ama şimdi gem ve başlık takmak zorundaydım. Sahibim her zamanki gibi bana biraz yulaf verdi ve bayağı bir dil döktükten sonra, gemi ağzıma vurdu ve dizgini sabitledi; iğrenç bir şeydi! Ağızlarında hiç gem taşımamış olanlar, nasıl kötü bir his olduğunu tahmin edemezler. Bir adamın parmağı kadar kalın, büyük bir parça, soğuk, sert çelik, dişlerin arasına, dilin üzerine yerleştiriliyor. Uçları ağzın köşelerinden çıkıyor ve kafanın üzerinden, boğazının altından, burnunun köşesinden ve çenenin altından kayışlarla bağlanıyor, bu yolla hiçbir şekilde bu berbat şeyden kurtulamıyorsun. Çok kötü! Evet, çok kötü! En azından ben böyle düşünüyorum ama biliyorum ki her dışarı çıktığında annem bundan bir tane takardı ve tüm atlar büyüdüğünde bunu giyerdi ve bu yüzden tadı güzel yulaf, sahibimin dokunuşları, kibar sözleri ve nazik tavrı sebebiyle gem ve başlık takmak zorundaydım.
Sonra sıra eyere geldi ama bu gem ve başlığın yanında hiçbir şeydi. Yaşlı Daniel kafamı tutarken sahibim eyeri sırtıma yavaşça yerleştirdi. Okşayarak benimle konuşurken vücudumun altındaki kayışları bağladı. Sonra biraz yulaf yedim, dolandım; yulaf ve eyeri kendim istemeye başlayıncaya kadar bunu her gün yaptım. Sonunda bir gün sahibim sırtıma bindi, beni çayırın etrafında, yumuşak çimen üzerinde gezdirdi. Gerçekten garip hissettim ama söylemeliyim ki sahibimi taşıdığım için gurur duydum ve o, bana, her gün, biraz biraz binmeye devam ettikçe ben de duruma alıştım.
Sonraki sıkıcı şey, demir ayakkabıları giymekti. Bu da başlangıçta çok zordu. Sahibim yaralanmayayım ya da korkmayayım diye benimle nalbandın dükkânına geldi. Nalbant, ayaklarımı sırayla eline aldı ve toynakların birazını kesti. Canımı yakmadı, bu yüzden hepsini bitirene kadar üç ayağım üzerinde bekleyebildim. Sonra ayağımın şeklinde bir parça demir aldı, onu ayağıma koydu ve ayakkabının içerisinden toynağıma çiviler çaktı; bu yüzden ayakkabı gayet iyi oldu. Ayaklarım çok gerginleşmiş ve ağırlaşmıştı ama zamanla alıştım.
Bu aşamalardan sonra sahibim bana koşum taktı, takılacak yeni birkaç şey daha vardı. İlki, boynuma takılan sert, ağır bir yaka ve gözlerimin yanına denk gelen, at gözlüğü diye adlandırılan büyük parçaları olan bir başlıktı. Gerçekten de bu parçalar bir çeşit gözlüktü ama bu gözlükle yan tarafları göremiyordum, sadece önümü görebiliyordum. Sırada, çirkin gergin kayışı, kuyruğumun altına kadar gelen küçük bir eyer vardı. Bu kayışın adı paldumdu. Paldumdan nefret ediyordum! Kuyruğumun katlanıp bu kayışın içerisinden geçirilmesi neredeyse gem kadar kötüydü. Hiç o anda olduğu kadar çifte atmak istememiştim, ancak tabii ki böyle bir sahibe çifte atmazdım, bu yüzden zamanla her şeye alıştım ve işimi annem kadar iyi yapabildim.
Her zaman, eğitimimin olumlu tarafı olarak düşündüğüm şeyden bahsetmeyi unutmamalıyım. Sahibim beni, iki haftalığına, tren yolunun bir tarafında çayırı olan komşu çiftçiye gönderdi. Burada, bazı koyunlar ve inekler vardı ve onların arasında uyudum.
Geçen ilk treni hiç unutmayacağım. Uzaktan gelen garip sesi duyduğumda çayırı demir yolundan ayıran sınırda sessizce otluyordum. Daha sesin nereden geldiğini anlayamadan hızla ve gürültüyle ve dumanlarını üfleyerek uzun, siyah bir çeşit tren yanımdan geçiverdi ve ben kafamı kaldırana kadar gitmişti bile. Döndüm ve çayırın en uzak ucuna, elimden geldiğince hızlı bir şekilde dörtnala koştum ve orada, şaşkınlık ve korkudan burnumdan soluyarak durdum. Gün içerisinde, pek çok başka tren geçti, bazıları daha yavaştı. Bunlar yakındaki istasyonda durdu ve bazen, durmadan önce, iğrenç bir çığlık ve homurtu çıkardı. Olayın çok korkunç olduğunu düşünüyordum ancak inekler sessizce yemeye devam etti ve siyah, korkunç şey üfleyip takırdayarak geçerken başlarını kaldırmadılar bile.
İlk birkaç gün yemeğimi huzur içinde yiyemedim ama bu korkunç yaratığın arazinin içine hiç gelmeyeceğini ya da bize zarar vermeyeceğini anladığımda onu görmezlikten geldim. Kısa bir süre sonra, ben de inekler ve koyunlar gibi trenin geçişi yüzünden korkmamaya başladım.
O zamandan beri lokomotifin sesinden ya da kendisinden ürken ve çekinen pek çok at gördüm ama becerikli sahibimin özeninin sayesinde, tren istasyonlarında, ahırımda olduğum kadar rahattım.
Bu kadar. Eğer birisi, genç bir atı eğitmek isterse yolu budur.
Sahibim, genelde, çift koşum kullanarak annemle beni birlikte götürürdü çünkü annem sakindi ve nasıl gidileceğini bana yabancı bir attan daha iyi öğretebilirdi. Bana etrafıma daha güzel davranırsam bana da daha güzel davranılacağını ve sahibimi mutlu etmek için her zaman elimden gelenin en iyisini yapmamın en akıllıca şey olacağını söyledi. “Ancak…” dedi. “Çeşit çeşit, her atın hizmet etmekten gurur duyacağı, sahibimiz gibi iyi, düşünceli adamlar var ama benim diyecekleri bir ata ya da köpeğe bile sahip olmamaları gereken kötü, zalim adamlar da var. Ayrıca, düşünmeye bile zahmet etmeyen, pek çok aptal, kibirli, cahil ve dikkatsiz adam da… Bunlar, atları herkesten fazla mahveder, sadece cahillerdir: Hareketlerini özellikle yapmazlar ama öylesine yapıverirler. Umarım iyi ellere düşersin ama bir at, hiçbir zaman, onu kimin alacağını ya da ona kimin bineceğini bilmez. Bu, hepimiz için şans meselesidir. Yine de şunu söylemeliyim, nereye gidersen git, elinden gelenin en iyisini yap ve adını kötü ata çıkarma.”
Eğitimimden sonra ahırda dururdum ve postum, karganın kanadı gibi parlayıncaya kadar her gün fırçalanırdı. Squire Gordon’dan birisi beni Hall’a götürmek için geldiğinde mayısın başlarıydı. Sahibim “Güle güle Darkie, iyi bir at ol ve her zaman elinden gelenin en iyisini yap.” dedi. “Hoşça kal!” diyemezdim, bu yüzden burnumu eline koydum. O da beni nazikçe sevdi ve ilk evimden ayrıldım. Squire Gordon’da seneler geçirdiğim için o yer hakkında bir şeyler söyleyebilirim.
Squire Gordon’ın arazisi, Birtwick köyünün kenarında yer alıyordu. Araziye, büyük demir bir kapıdan giriliyordu. Girişte bahçıvan kulübesi vardı. Sonra büyük yaşlı ağaç kümelerinin arasındaki düzgün yolda tırıs gidiyordunuz, ardından başka bir kulübe daha ve başka bir kapı… Bunlar sizi eve ve bahçelere getiriyordu. Bunların arkasında evin çayırı, eski meyvelik ve ahırlar vardı. Çok sayıda at ve araba için yer vardı ama ben götürüldüğüm ahırı anlatsam yeterli. Ahır, atlar için dört büyük odası olan, oldukça geniş bir yerdi; geniş, çift kanatlı bir pencere, avluya açılıyordu ve bu pencere, ahırın hoş ve havadar olmasını sağlıyordu.
İlk oda, geniş ve kare bir yerdi, tahta bir kapısı vardı; diğer odalar, idare ederdi, iyiydi ancak ilki kadar geniş değildi. Saman için alçak bir rafı ve mısır için alçak bir yemliği vardı. İlk odaya “rahat kulübe” denirdi çünkü içeri konulan at, istediği gibi davransın diye bağlanmazdı, serbest bırakılırdı. Rahat bir kulübeye sahip olmak müthişti!
Seyis beni bu odanın içine bıraktı. Oda, temiz, şirin ve havadardı. Bundan daha iyi bir odada olmamıştım ve yanlar o kadar yüksek değildi ama tepedeki demir tırabzanlardan ne olup bittiğini görebiliyordum.
Seyis, bana çok iyi yulaf verdi; beni sevdi, benimle nazikçe konuştu ve sonra gitti.
Mısırımı yediğimde etrafa baktım. Benim odamın yanında, kalın yeleli ve kuyruklu; güzel başlı ve kalkık, küçük burunlu; ufak, şişman, gri bir midilli duruyordu.
Odamın üstündeki tırabzanlara doğru başımı kaldırdım ve “Nasılsın?” dedim. “İsmin nedir?”
Yularının izin verdiği ölçüde arkasına döndü, kafasını kaldırdı ve “Benim adım Merrylegs. Çok yakışıklıyım, genç hanımları sırtımda taşırım ve bazen hanımefendiyi alçak bir sandalyede dışarı çıkarırım. Beni çok severler, James de sever. Kulübede benim yanımda mı kalacaksın?” dedi.
Ben “Evet.” dedim.
“Tamam, o zaman.” dedi. “Umarım iyi huylusundur, yanımda ısıran birisini istemem.”
Tam o esnada uzaktaki odadan bir atın kafası uzandı, kulakları arkaya yatmıştı, gözleri kötü kötü bakıyordu. Bu, uzun boylu, kestane renginde; uzun, güzel boyunlu bir kısraktı. Bana baktı ve “Demek beni kutumdan eden sensin, senin gibi bir tayın gelmesi ve bir bayanı yerinden yurdundan etmesi gerçekten çok garip.” dedi.
“Anlamadım.” dedim. “Kimseyi yerinden yurdundan etmedim. Beni getiren adam, beni buraya koydu ve benim bununla hiçbir ilgim yok. Tay olmam konusuna gelince de dört yaşına bastım ve ben artık yetişkin bir atım. Şu ana kadar beygirlerle ya da kısraklarla sorun yaşamadım ve benim dileğim huzur içinde yaşamak.”
“İyi.” dedi. “Göreceğiz. Tabii ki senin gibi genç bir şeyle sorun yaşamak istemem. Son sözüm de budur.”
Öğleden sonra, o gittiğinde Merrylegs bana her şeyi anlattı:
“Durum şu…” dedi Merrylegs. “Zencefil’in ısırma ve koparma gibi kötü bir alışkanlığı var. O yüzden ona Zencefil diyorlar ve o rahat kulübedeyken çok fazla ısırıp koparırdı. Bir gün James’i kolundan ısırdı ve kolunu kanattı. Bana çok düşkün olan Bayan Flora ve Bayan Jessie ahıra gelmeye korktular. Bana yiyecek güzel şeyler getirirdiler; bir elma, bir havuç ve bir parça ekmek. Ancak Zencefil, bu kulübede durmaya başladıktan sonra gelmeye cesaret edemediler ve ben onları çok özledim. Sen ısırıp koparmıyorsan umarım şimdi tekrar gelirler.”
Ona çim, saman ve mısır dışında hiçbir şeyi ısırmadığımı ve Zencefil’in başka şeyleri ısırmaktan ne zevk aldığını anlamadığımı söyledim.
“Hımm, zevk aldığını sanmıyorum.” dedi Merrylegs. “Bu sadece kötü bir alışkanlık. O, kimsenin ona şimdiye kadar kibar davranmadığından bahseder ve bu yüzden ısırmanın neresinin kötü olduğunu sorar. Tabii ki çok kötü bir alışkanlık ama eminim ki eğer söylediği her şey doğruysa buraya gelmeden önce çok kötü çalıştırılmış. John, onu mutlu etmek için elinden geleni yapıyor ve James de öyle ve sahibimiz, eğer bir at doğru davranırsa asla kamçı kullanmaz. Bu yüzden burada huyu düzelebilir. Anladın mı?” dedi zekice bir bakışla. “Ben on iki yaşındayım. Bir sürü şey biliyorum ve sana diyebilirim ki tüm ülkede bir at için buradan daha iyi bir yer olamaz. John gelmiş geçmiş en iyi seyis: On dört senedir burada. Ayrıca James gibi kibar bir çocuk daha görmemişsindir. O yüzden o kulübede olmamak tamamen Zencefil’in hatası.”
О проекте
О подписке
Другие проекты
