Yüzü gül, gözü mücevher,
Hem yakut gibi, lebi ahmer1.
Hem gerdanı kardan, bihter2,
Kaşınız kudret, bileği inceler.
Sizsiniz güzellere rehber,
Size âşık olan şu garipler;
Süleyman, Cemşîd, İskender,
Bir bakışınız, tüm mülke değer.
Sizinle karşılaşsa bir kez yiğitler,
Seyre dalarlar, kendinden geçer.
Gider kuvveti, yumulur gözler
Niye felç gibi, tutmaz olur dizler?
“Elif” gibi ay yüzüne öğüt verdim,
“Be” ile bela derdine nispet ettim.
“Te” ile dilimden çıkarıp türlü şifayı,
“Se” ile ustaca saygı-methiye ettim.
“Cim” cemalin nasıl da gün gibi bana
“Ha” habiplik bulamadım, senden cana.
“Hı” yalnız ben değil, bütün halk intizar,
“Dal” dertliyim, aşk ateşi vermez deva.
“Zel” zelillik gördün ya, şakıyıver, dil,
“Rı” rıza göstermediğini, yâr, kendin bil.
“Ze” zehir gibi yaktı aşkın alabildiğince,
“Sin” selamette kalışım artık çok müşkül.
“Şîn” şeker dudaklar aklıma düştükçe,
“Sad” sabrım biter, ben ne eyleyeyim!
“Dad” dağıttı ömrümü boş yere böylece
“Tı” taleplerimden hiç geri dönmeyeyim.
“Zı” zalim kılıçlar gibi, cana saplandı,
“Ayn” aklımı başımdan koparıp aldı.
“Ğayn” gariplik başıma geldikten sonra
“Fe” faydan olur mu diye mektup saldı.
“Kaf” kabul olur mu mektubum huzurunda,
“Kef” kemale ermiş aklın, asil şahsiyetim.
“Lâm” lebinden ilaç yapsan, derdime deva
“Mim” merhametinle iyileşirdi tüm felaketim.
“Nûn” nale ile kaygılandırıp yaktınız ziyadesiyle
“Vav” vaylana vaylana öldüm aşkınızın vehmiyle.
“He” hiç faydanız olmayacaksa öldü sayınız öyle,
“Lâmelif” la ilahe illallah diyerek gömünüz gönle.
“Ye” yârim! Nasıl olacak cevabi sözün,
“Med” kaşın, “teşdid” kirpiğin, “sükûn” gözün,
“Ötre” ile altlı üstlü yazmak da mümkün,
Altlı üstlü olmayı kabul ederse gönlün…
Saf saf gönlüm, saf gönlüm!
Gölgede yatmadan, layığını bulamadan,
Ne gün doğdu başına,
Gece gündüz huzursuzca aramaktan?
Sen serbestçe yaşasan da,
Kız ölür mü koca bulmadan?
Gece gezmek yakışır mı sana,
Sağa sola bakarak korkudan?
“Ölürüm” mü diyorsun yoksa
Bundan başkasını bulamadan?
Saf saf gönlüm, saf gönlüm!
Sabrın sonu selamet, gülüm.
Sabretsin biraz, şu hâlini
Bilir mi ki asil gülüm?
Gönül alır, söz söyler
Aradaki gönül hatım,
Akarsu gibi coşar
Balçıksızdır yalağım,
Ne hastayım, ne sağım,
Tükendi gücüm, dermanım.
Saf saf gönlüm, saf gönlüm!
Hayal kurma boş yere,
Farzetmekten fayda yok,
Dünya hazır geçmeye,
Ecel hazır gelmeye.
Hoş, kız alsa da koynuna,
Azap çekmeden, talih yok,
Henüz batıp gitmeye.
Yalnızca bu şekilde
Gelişir mi iman ile talih de?
“Kız beni seviyor” diye
Sevinip durma kendince!
Saf saf gönlüm, saf gönlüm!
Boşaltma, aklını bozarsın,
Her şeyi kendin bilsen de,
Daha sen de cayarsın.
Tutuşursun, yanarsın.
Kendi elinle meşakkate
Kendi başını sokarsın.
Ne zaman doyurdun
Ayı gibi amcasını,
Kadınını kısrağını?
Karsak gezmez kara tepede
Bakmadan niye kamçılarsın?
O zaman iyi mi olur;
Tutup biri döverse,
Elbiseni soydurup
Alay mevzuuna dönüşünce?
Saf saf gönlüm, saf gönlüm!
Hasretle sararıp solma!
Kız peşinde koşmadan yaşayınca
Beddua mı ediyor birisi sana?
Kız istersen, başlık ver
Bu öğüt değil mi sana?
Görüp alsan görkemlisini,
Seçip alsan asilini
Gönül yine de yetinmez mi?
İlk karda kartalcı çıkar ava,
Taşlıkta tilki bulunur göz açıp bakana,
İyi at ile geçimli yoldaş – bir ganimet -,
Uygun tertipteki giyim, avcı adama…
Beklenmedik bir anda kavuşunca ayak izine,
Çabucak asılırlar dizgine, takılırlar peşine.
Kartalcı dağ başında, izci düşüncede,
İzin gittiği yönü kestirdiklerinde,
Göz bandını çıkarırlar, ırak bir yerde.
“Alçak uçarsam tilki kaçıp kurtulur” diye,
Kanlı göz, kasıntıyla vurup çıkar göklere…
Yırtıcı kuş avını görüp süzüldüğünde,
Pençesindeki sekiz mızrak ile gözü tilkide,
Yiğit de… Bırakmaz sonraki güne.
Kanat, kuyruk uğuldatarak ıslık atar gökte,
Kartal, gökten ağar gibi süzüldüğünde.
Görür görmez kalakalır kaçan tilki olduğu yerde,
Boşuna kaçmakla kurtulamayacağını bilince!
Kabartır tüylerini, açar ağzını, gösterir dişini de
O da boğuşur hayatı pahasına, gücü yettiğince…
Şark şurk ederek başlar ikisi çatışmaya.
Yiğidin hası çıkmış gibi kan meydanına.
Birisi gök, birisi yer… Dahası,
İnsan için batışırlar kızıl kana…
Kar apak, tilki kızıl, kartal kara,
Benzer, oldukça güzel yıkanmaya.
Kara saçı kaldırsa iki dirsek havaya
O da bulk-bulk etmez mi sıvazlansa?
Apak et, kıpkızıl bet, çırılçıplak…
Kara saçlar kızıl yüzü kapladığında.
Damadı yiğit, nişanlısı güzel olanların,
Tıpkı benzer dar döşekte kavuşmasına.
Arkasından uylukları kımıldar,
Kırıp büker, altına tam bastığında.
Kuşu da, sahibi de horozlanır,
Altmış iki hileli tilkiyi avladığında.
İlginç görür, keyifli olan avcılar,
Yıkılana çarpılacak yere bakmazlar.
Kırık bıçak altında hırıldayan tilkinin dahi,
Mağrur kartala zayıf rakip olmadığını anlarlar…
“Ganimet bol olsun” diye gülümser
Avı, terkisine bağlanan büyükler,
Kalpağı bir silkeler, tekrar giyer,
Nasıbayı3 çiğner, gönlü hoşnut kaldığında…
Dağdan iğde derer gibi alıverince,
Bir sevinç yaşar, merakı her kanıverişte
Hiç kötü niyet yok, kalplerinde,
Av olur sohbetleri kuş salıverilince.
Kendim gördüm, hiç ziyanları yok kimseye…
Mürüvvetli bir işim oldu, yalan dünyada.
Yüreği sezgili, gönlü düşünceliye,
Hepsi de açık değil mi, düşündüğünde?
Anlamazsın, üstünkörü bakarak ırgalansan,
Resmini göremezsin, çok bakmazsan.
Gölgesi düşer, iç dünyana,
Her kelimesini bir bir düşünüp, tartsan…
Bunu okusa… Yiğitler! Avcı okusun,
Bilemezsin, kuş salıp, dem tatmasan.
Kaplanmış ak gümüş gibi geniş alınlı,
Alası az kara gözü nur parıltılı,
İncecik karakaşını çizip bırakmış,
Bir cana benzetiyorum doğan ayı.
Alından aşağı inen burun köşeli,
Akça yüz, al-kızıl bet bağlar dili.
Ağzını açsa, görünür kirsiz dişi,
Elle dizilmiş gibi, heyecan verici.
Söylese, sözü edepli ve manalı,
Gülüşü, tıpkı bülbül şakıması…
Boynu var, yusyumru, ak ipek gibi,
O narin gerdanı gün yakmaz ki.
Omzu dik, uyluğu düz tahta gibi,
Gövdesinde iki elma durmaz ki,
Kabaca uzun da değil, kısa da,
Nazik beli, kıvrılır çubuk dalı gibi.
Bileği var, küçük çocuğun dengi gibi,
Kırışıksız ak parmakları işe elverişli.
Uzun ve gür kara saçları ipek dallı,
İpek gibi heyecanlandırır, göz alıcı.
Hangi kızda lezzet var, kimsenin tatmadığı?
Güzeli bu zamanın, karşılıksız yatmayanı…
On sekiz, on dokuza geldikten sonra,
Alınmazsa verem olur, el dokunulmayanı.
Bunların bazılarının mizacı;
Hiçbir şey görmemiş gibi kırılgan olur.
Bazıları “samimi, açık olayım” diye,
Uygunsuz adamlarla kıkırdayıp durur.
Evvelden bize malum güzellik hâli;
Yiğidi yurt överdi, kız desteklerdi.
Kimi yiğit övgü için fenalıktan kaçınır,
Kendi nezaketiyle sır gizlerdi.
Kimi yiğit, arsızlık ile utanmadan,
Elinin ulaşamayacağı şeyi tırmalayan…
Uygun işe koşmayan, fikir bulmayan,
Hiç değilse çalışıp, mal bakmayan…
Haysiyetli olmaz, böyle yiğit,
Öylesine, boşu boşuna ırgalanan…
“Yaşımda bilim var” diye dikkat etmedim,
Faydasını göre göre denemedim…
Yetiştikten sonra düşmedi avucuma,
Elimi vaktinden geç uzatmadım, kitaba.
Bu mahrum kalışımın sorumlusu kim,
Ellerimi tam açmasam, gelişir miydim?
İnsanın bir mürüvveti, “çocuk” diyeyim,
Çocuk okutmayı kötü görmedim.
Medreseye çocuğumu “bil” diye verdim,
“Hizmet etsin, rütbe alsın” diye vermedim.
Kendim de öne çıktım, yükseldim,
Kazaklara nasihatten yetinmedim.
Hiç yok ki, emeğin kıymetini bilenim,
Nihayet, sakin yaşamayı ters görmedim.
Kartlaştık, kaygıya daldık, artan arzudan,
Ürküyorum sonraki genç kuşaklardan,
Alın teri değil, dik bakışlı göz satandan,
Bütün yurt alıcı oldu, hiçbirini ayırmadan.
Zengin alır; kimi zaman “çok veririm” diyerek,
Yetiştiremeyince, sadece “veririm” diyerek.
Kadı ve yönetici alır, güç göstererek,
“Ben Kazak’tan öcünü alırım” diyerek.
Yoksul alır; “hizmetimle öderim” diyerek.
Elli başı; “oy attırıp, güç veririm” diyerek.
Yalın vuran nezaketsiz düşman alır;
“Vermezsen, ben seni sevmem” diyerek.
Dost alır; “vermezsen, acıtırım” diyerek,
“Hasmına katılırım, yeminle” diyerek,
“Aramız bozulursa, kolay bulunmam,
Ne için kolaylıkla erk vereyim” diyerek.
Rezil-ahlaksız “kötülükle çözerim” diyerek,
Sever görünüp, “güler yüz gösteririm” diyerek,
Yüz büyükbaş için, iki yüz alıcı var,
“Başına baş katar, baştan ayağı bakarım” diyerek.
Yurdu toplayıp mal kesiniz “et yedireceğim” diyerek,
“Et yedirirsem, sadece benimle olman için” diyerek.
Karakarga gibi bağrışıp-çığrışır bütün yurt;
“Kim çok yedirirse, ben ona itaat ederim” diyerek.
“Bozulduğunda tasasız yüz göreyim” diyerek,
Ant içmeyi kim düşünür “dert göreyim” diyerek,
Saldırgan it gibi kinlenerek çıkar gelir,
“Ben kaparsam bir yerini, parçalarım” diyerek.
Rus söyledi; “kendine erk vereyim” diyerek,
“Kimi sevip seçersen, Bey bileyim” diyerek.
Daha bozulmasa iyi, halkın düzeldiği yok,
Ulular dolaşır “bu işinize kızarım” diyerek.
Halk dolanır ya, art niyeti çözüm bilerek,
“Teselli eden kişiyi, el bilirim” diyerek.
Var mıymış, öylesine kanaatle ömür süren,
Allah’ın verdiğini yiyip, şükrederek?
Babasını oğlu aldatır, ağabeyini kardeşi,
Bu itlik neymiş ki, her gün ettiği.
Mal için arını satan cahilin
Ağzında dili kurusun, çıkmasın sesi.
Uzak-yakın, avare bizimkilerin hepsi,
Acımadan gözetleyerek yaşarlar birbirini.
Yuva bozar; mal ile bağın hastalıklısı,
Allah “can” diye yaratmış bunların hepsini!
Günde ant içenin, verdiği canı kurusun,
Arını satıp dilenenin, malı kurusun.
Kısa günde, kırk yere depo kurup,
Kurnaz dille hilekârlık edenin düzeni kurusun.
Bir at için yüz renge boyanan kaygılı yüzün,
Öz evinde göbeklenen kibirlisi kurusun.
Kartlaştık, kaygıya daldık, uyku kaçmış,
Öfken zehirmiş, düşüncen ekşimiş.
Dertleşecek kişi yok, sözden anlar,
Kim uğraş edinip, gönül açar?
Genç yaşlanacak, yok doğacak, doğan ölecek,
Kaderde yok, giden ömür yeniden gelecek,
Bastığın iz, gördüğün güzellik geride kalacak,
Bir Allah’tan başka her şey değişecek.
Er işi akılla uğraşmak, nefsi yenmek,
Hünersizin fenalığı sona erecek.
Yarını düşünmeden, uzağı görmeden,
Erincek kalabalıklara inanır, kendiliğinden.
Kötüler, harcayamaz helal emek, onların ki,
“Hırsızlık, kurnazlık ettim” diye salınıp yürümek.
Art niyetinin fenalığını, görmeden kalmaz ki,
Bir gün kırılır, bin gün kırılmayan çömlek.
Âdemoğlu, diriliği devlet bilecek,
Akıl alacak, mal bulacak, adil olacak.
Bunlardan birinin olmadığı köyleri gezmek,
Ne ayıp, boş konuşmayla gün geçirmek?
Nadana haram, akıllı kulağa ilmek,
Bu sözden öncekini tez öğrenmek…
Doğru sözün kıymetini kim bilecek,
Akılsız, gerçeğe değil, yoğa iman edecek.
Kızıl şafak, gümüş tepelik, altın kasnak,
İlginç masallara kulak kesilecek.
Aksakalın, babanın, bilginin,
Sözüne sırt dönüp, tez iğrenecek.
Akıllı halk, kılı kırka bölecek,
Her şeye kendince paha verecek.
Terazi de, kadı da, kendi varlığında,
Nadanın dayanağı, çoklukla olmasında…
Alaş’a4 içi düşman olurken, yüzü gülecek,
Sağlığında gözetlediği yakını, ölse böğürecek…
İşi yolunda bir-iki kişiyi görse;
“Allah’ın sevip yarattığı, işte bu” diyecek.
Toplum bozulursa, bezer şeytan-düzenini,
Melekler çekinir, kaygı kaplar her yeri.
“Kendi itliğimle oldu” demez ki,
“Yendi ya” diye, şeytana verir desteği.
Güçlüymüş, kurnazmış, inatçıymış tavrını takınır,
Gıybetle-iftirayla, halkı bölük bölük ayırır…
Art niyetle var mıymış, candan geçmek,
Bir gün olmaz mıymış, kendi kendine düşmek?
Elden geliverir mi yurt yönetmek,
Helali, haramı kim denkleştirecek?
Övünç için gayretsiz yönetici olmak,
İt gibi hor olup, kendine söz getirmek.
Kahraman kartal ne avlamaz, beslenip salınsa?
Halk dolanır ya, bozdoğan ile karga el altında,
Kahraman çıkmışsa semaya, salar onlar da,
Ellerindeki iki kuşu, iki taraf olup havaya…
Karga mahrum kalmaz arkasından,
Bozdoğanı üstünde şıkırdayan…
Kendi avlamaz, yırtıcıya da avlatmaz,
Gün boyu uğraştırır kartalı, boşu boştan.
Tutturmasa; değip-dokunup, öfkelendirerek,
O zaman kıvanç duyar sahipleri, sırıtıp-gülerek.
“Ne kazandık, bununla” diyen kimse yok,
Gece boyu kasılır, bozdoğanını överek…
Başka rahatlık, cana ganimet hiçbir şey yok,
Şaşkın halk bununla yaşar avare seğirterek…
Kalabalık halkım, Kazağım, şaşkın yurdum,
Ağzına dolmuş, ustura görmeyen bıyığın.
İyi ile kötüyü ayırmadın,
Biri kan oldu, biri yağ; iki avurdun.
Yüz verdiğinde yüzün ne güzelce,
Nereden yine bozuldu, halin tacirce?
Anlamazsın kendi sözünden başkasını,
Ağzınla orak vurursun5, tamamen zevzekçe.
“Kendiminki” diye sahiplenmeyince öz malını,
Gündüz gülüşün bozulur, gece uykun kaçar.
Heveslenen gelir gördüğüne, tasmaları yok ki,
Bir gün yeltenirler; bir gün yerli yersiz sırıtırlar.
Başlı başına bir bey olmuş, her kırıntı,
İşte, parçalamış değil mi, halk kıyıldı?
“Düzelir” diye sahiplenmiyorum, sizleri,
Elinizden gitmese şimdi, seçme hakkı…
Olmayan şeyden darılır, akraban-hısımın,
Allah almamış mı, onun da doymazlığın?
Birlik yok, barış yok, içtenlikli niyet yok,
Darmadağın varlığın, beslediğin yılkın.
Ey güzelim, baştaki aklı, eldeki mal için dalaşan,
Çekememezlik bozdu, birbiriyle güç yarıştıran.
İyileşmeden, bünyende kalsa bu boş konuşman,
Her yerde ya, iyileşmez mi canım, kıkırdaman.
Nerenden tutalım, destek kılalım gönle,
Hüner artmaz olduktan sonra, kırkına gelsen bile?
Düzensiz, tasmasız çok keskin biçare,
Boş alaycılıktan, yerli yersiz gülmekten ne geçer eline?
Söz sırası anlatacak kişiye geldiğinde,
Gıybet etmeden kalır mı o da, belli etmeden kimseye?
Zenginler yürür, yığdığı malı kollatarak,
Ona verse, yüzünü-gözünü buruşturarak,
Ondan alsa, doksana ümit bağlayarak,
Bu halkı, bırakmış mı Allah, vurarak?
Varıp gelse, İrtiş’in suyunu tadarak,
Verip gelse, bir arzuhâl karalayarak;
Halkı toplar, İdil’i fetheder, büyüklenir,
Şişinerek gelir, kubarıp kabararak.
İleri geri dönüp durur, atını zayıflatarak,
Boğazına kadar, iyice masrafa batarak.
Rezil-ahlaksız, hilekâr, bilgiç atanmaya,
Allah düşkün kılmış, mecalsiz bırakarak.
“Korktu” diye bırakmadıktan sonra, kollasa,
Zengini de ayakta eder şehre, bakınarak.
Güçlüyü yıkacak, zengini yenecek, evvela,
Ele düşer büsbütün, dermanı kalmayarak.
“Canı kıymetli iyilerin yanına katarım” diye,
Her biri bir it saklar, hırıldatarak.
О проекте
О подписке
Другие проекты
