Читать книгу «Kore Masalları» онлайн полностью📖 — William Elliot Griffis — MyBook.
image

Doğu Işığı ve Balıklar Köprüsü

Evvel zaman içinde Kuzey Kore’nin Ebedi Beyaz Dağları’nın ötesinde bir kral yaşardı. Bu krala çok güzel ve genç bir kadın hizmet ediyordu. Her gün güneye bakıp neşeyle dolardı kadın. Zira Ejder Havuzu’nu kalbinde saklayan bulutlu dağın zirvesi, beyaz başını bu tarafa doğru kaldırırdı. Günlük işlerden yorulduğu zamanlar kaynağını Ejder Havuzu’ndan alan nehri düşünürdü. Günün birinde bir erkek evlat sahibi olacağını hayal ederdi. Oğlu, nehrin cömertçe suladığı ülkeyi yönetecekti.

Bir gün yine dağın zirvesini seyrederken doğu yönünden parlak bir duman geldiğini gördü. Mavi gökyüzünde beyaz bir bulut gibi süzülen bu şey, bir yumurta kadardı. Sonra giderek yaklaştı ve nihayet kadının elbisesinin göğsüne girdi. Bu olaydan kısa bir süre sonra kadın bir erkek çocuk dünyaya getirdi.

Fakat kıskanç Kral çok öfkelenmişti. Küçük yabancıdan hiç hazzetmiyordu. Bu yüzden bebeği alıp ahırdaki domuzların arasına attı. Böylece çocuğu bir daha görmeyeceğini düşünüyordu. Ama hiç de umduğu gibi olmadı! Domuzlar, bebeğin burun deliklerine nefes vererek sıcak soluklarıyla onu hayatta tuttular.

Kral’ın hizmetçileri küçük çocuğun neşeli kahkahalarını işitince sesin nereden geldiğini görmek için dışarı çıktılar. Tuhaf beşiğini hiç de yadırgamayan mutlu bir bebekle karşılaşmışlardı. Çocuğa yiyecek bir şeyler vermek istediler ama öfkeli kral, bebeği bu defa büyük ahıra atmalarını emretti. Bunun üzerine hizmetçiler çocuğu bacaklarından kaldırıp atların arasına koydular. Hayvanların üzerine basıp onu öldüreceğini düşünüyorlardı.

Ama böyle olmadı. Kısraklar bebeğe pek nazik davrandılar, onu ısıtıp sütleriyle beslediler. Böylece çocuk tombullaşıp güçlendi.

Kral, domuzlar ve atların bu muhteşem davranışını duyunca gökyüzüne baktı ve saygıyla eğildi. Bu çocuğun büyüyüp adam olması Tanrı’nın isteği olmalıydı. Bunun üzerine bebeğin annesinin yalvarışlarına kulak verdi. Kadın, çocuğunu saraya getirebilecekti. Çocuk burada tıpkı bir prens gibi eğitim alarak büyüdü. Güçlü delikanlı ok atmayı öğrendi ve at binmekte de pek hünerliydi. Hayvanlara karşı daima nazikti. Kral’ın hâkimiyetindeki topraklarda bir ata zalimce davrananlar, ağır şekilde cezalandırılırdı. Bir kısrağı vurup öldüren kişi idam edilirdi. İşte bizim delikanlı bu kurallara uygun olarak hayvanlara daima merhametle yaklaşırdı.

Kral, okçuluk ve at binmede ustalaşan delikanlıya Doğu Işığı ya da Sabah Güneşi adını verip onu kraliyet ahırlarının sorumlusu yaptı. İnsanların artık Doğu Işığı adıyla andığı genç adamın ünü her yere yayılmıştı. Ayrıca ona Güneşin Oğlu ve Sarı Nehrin Torunu da diyorlardı.

Günlerden bir gün Kral ve maiyetindekiler dağlara çıkmış geyik, ayı ve kaplan avlıyorlardı. Bir süre sonra Kral, genç okçuyu çağırıp ok atmadaki hünerini göstermesini istedi. Doğu Işığı, yayını çıkarıp eşsiz yeteneğini sergiledi. Hedefe ok üstüne ok attı, koşan geyiklerle uçan kuşları bir bir yere devirdi. Bunu gören herkes yakışıklı delikanlıyı alkışladı. Ama Doğu Işığı’nı övmesi beklenen Kral’ın kalbi, genç adama karşı kıskançlıkla dolmuştu. Öyle ki delikanlının tahtı ele geçirebileceğinden korkmaya başlamıştı. Delikanlı ne yapsa, asil efendisine beğendiremiyordu.

Kralın yanında kaldığı sürece hayatının tehlikede olduğunu sezen Doğu Işığı üç sadık dostuyla beraber güney yönüne kaçtı. Upuzun, geniş ve derin bir nehre vardılar. Bu suyu geçmek mümkün değildi. Genç adam, karşıya nasıl geçeceklerini düşünüyordu kara kara. Tekneleri de yoktu. Zaten isteseler bile tekne yapamazlardı çünkü peşlerinden gelen düşmanları çok yaklaşmıştı.

Büyük bir geçide vardıklarında şöyle bağırdı:

“Heyhat! Güneşin Oğlu ve Sarı Nehrin Torunu olan ben, bu ırmak yüzünden mi helak olacağım?”

Sonra, sanki babası Güneş kulağına bir çare fısıldamış gibi yayını çekip suya oklar yağdırdı. Ok kılıfı neredeyse boşalmıştı.

Birkaç saniye hiçbir şey olmadı. Arkadaşları, onca oku boşa harcadığını düşündüler. Düşmanları yetiştiğinde liderleri boş bir ok kılıfıyla mı savaşacaktı?

Ama bir anda tuhaf bir şey oldu ve sular kımıldamaya başladı. Çok geçmeden suyun rengi değişti, köpükler belirdi. Nehrin her iki yanından ve tam karşılarından balıklar Doğu Işığı’na doğru yüzmekteydi. Burunlarını sudan çıkaran balıklar sanki şöyle demek istiyordu:

“Sırtımıza binin, sizi kurtaralım.” Binlerce balık birleşerek bir köprü oluşturdu. Doğu Işığı ve arkadaşları bu köprüye çıktı.

“Çabuk!” diye bağırdı Doğu Işığı arkadaşlarına. “Hemen kaçmalıyız! Kral’ın atlıları tepeden iniyor. Peşimizdeler!”

Böylece dört genç adam, balıkların pullu sırtları ve yüzgeçlerinden oluşan köprüye atlayarak kaçtılar. Onlar karşı kıyıya geçer geçmez balık köprüsü dağılıverdi. Ama balıklar henüz uzaklaşmıştı ki Doğu Işığı haykırdı: “Kaçalım!”


Düşmanları suyun hemen öteki tarafındaydı. Kral'ın askerleri, Doğu Işığı ve üç yoldaşını öldürmek için ok üstüne ok fırlatsa da nafileydi. Okları hedefe ulaşamıyordu. Ayrıca nehir, atlarının yüzemeyeceği kadar derin ve genişti. Böylece dört genç adam rahatça ellerinden kaçmıştı.

Birkaç mil ilerledikten sonra Doğu Işığı’nın karşısına üç tuhaf adam çıktı. Sanki çoktandır onu bekliyormuş gibiydiler. Sıcak bir şekilde karşıladıkları delikanlıdan ülkelerine gelip kralları olmasını istediler. Birincisinin kıyafeti deniz yosunundandı, ikincisi kenevirden yapılmış giysiler giyiyordu ve üçüncüsünün ise üstünde dantelli bir kaftan vardı. Bu adamlar, toplumun üç sınıfını temsil etmekteydi: birincisi balıkçı ve avcıları, ikincisi çiftçileri, üçüncüsü ise kabile yöneticilerini.

Bol bol buğday, pirinç, darı, fasulye ve şeker kamışı yetişen Fuyu adlı bu ülkede yeni kral, tebaası tarafından sevinçle karşılanmıştı. Adamlar uzun boylu, cesur ve kibardı. Hünerli okçular olmalarının yanında çok iyi at biniyorlardı. Kâselere koydukları yemeklerini yemek çubuklarıyla yiyor, ayrıca ziyafet zamanlarında yuvarlak tabaklar kullanıyorlardı. Kocaman inciler ile yeşim taşından mücevherler takıyorlardı.

Fuyu halkı, ülkedeki en güzel genç kızı Kral Doğu Işığı ile evlendirdi. Bu kız, halkı tarafından çok sevilen, zarif ve merhametli bir kraliçe oldu ve pek çok çocuk dünyaya getirdi.

Doğu Işığı uzun yıllar boyunca ülkesini yönetti. Onun hâkimiyeti altında Fuyu halkı medenileşerek refaha kavuştu. Ülke yönetiminin nasıl yürütüleceğini gösterdi, evlilikle ilgili kanunları koydu. Bunların yanında halkına daha iyi yemek pişirmeyi ve ev yapmayı öğretti. Ayrıca saçlarını nasıl tarayıp topuz yapacaklarını gösterdi. Kore ve Fuyu’da erkekler binlerce yıl boyunca saçlarını onun gösterdiği şekilde topuz yaptı.

Doğu Işığı öldükten yüzyıllar sonra, Ebedi Beyaz Dağlar’ın güneyindeki yarımadada yaşayan tüm kabileler ve devletler birleşip tek bir ulus olmaya karar verdiler. Ülkelerini Doğu Işığı olarak adlandırdılar. Ama bunun için Sabah Işığı ya da Sabah Dinginliğinin Ülkesi manasına gelen daha şiirsel bir isim seçmişlerdi: Chosŏn1.

Kore’nin Atası Prens Sandalağacı

Bay Kim’in ikisi kız ikisi erkek olmak üzere dört küçük çocuğu vardı. Kızların adı Şeftali Baharı ile İnci, erkeklerinki ise Sekiz Kat Kuvvetli ile Ejderha idi. Büyükanneleri, torunlarına ülkelerinin kahramanları ve perilerine dair masallar anlatmaya bayılırdı.

Baba Kim bir akşam hükümet sarayındaki işinden eve döndüğünde elinde iki küçük kitap vardı. Bunları Büyükanne’ye uzattı. Biri küçük bir almanaktı. Kırmızı, yeşil ve mavi renkteki parlak kapağıyla düğünler için hazırlanan pasta ve şekerlemelere benziyordu. Bilindiği üzere, Kore düğünlerinde gelinin arkadaşları için hazırlanan tatlılar rengârenktir.

İkinci küçük kitapta Törenlerden Sorumlu Kraliyet Bakanlığı’nın Kore’nin Atası Prens Sandalağacı onuruna düzenlenecek festivale ilişkin gönderdiği yönerge vardı. Senede iki kez Ping Yang şehrinde Prens Sandalağacı şerefine et ve başka yiyecekler sunulurdu. Yalnız bunların pişirilmemiş olması gerekiyordu.

“Yaşlı Sandalağacı kimdi?” diye sordu iki kızdan büyüğü olan Şeftali Baharı.

“Ne yapmıştı?” diye sordu büyük oğlan Yongi (Ejderha).

“Ben anlatayım size,” dedi Büyükanne, torunları yanına sokulurken. Odanın en sıcak yerine oturmuşlardı. Halının hemen altından geçen baca borusu evi güzelce ısıtmış ve çocuklara kışı unutturmuştu. Oysa aralık ayının başıydı ve dışarıda kış rüzgârı uğulduyordu.

“Şimdi size neden ayının iyi, kaplanın kötü olduğunu anlatacağım,” dedi Büyükanne ve masalı anlatmaya koyuldu:

“Çok ama çok uzun zaman önce, Şafak Ülkesi’nde kibar insanların bulunmadığı sadece kaba saba insanlarla vahşi hayvanların yaşadığı zamanlarda bir ayı ve kaplan karşılaşmış. Ormandaki Beyaz Başlı İhtiyar Dağ’ın güney yamacında olmuş bu olay. Bu vahşi hayvanlar, dünyadaki insanlardan hiç memnun değillermiş ve daha iyilerini istiyorlarmış. Kendileri insan olabilseler, insanlığın niteliğini geliştirebileceklerini ve ülkelerini daha güzel bir yer haline getirebileceklerini düşünüyorlarmış. İşte bu vatansever hayvanlar, yani ayı ile kaplan, Göklerin ve Yerin Ulu Tanrısı Hananim’in huzuruna çıkmaya karar vermişler. Ondan şekil ve tabiatlarını değiştirmesini, en azından bunun için bir yol göstermesini isteyeceklermiş.

Ama onu nerede bulacaklarını bilmiyorlarmış. Bu yüzden kibarlıklarını göstermek için başlarını eğip patilerini uzatmışlar ve uzunca bir süre bu meseleyi çözmek için beklemişler.

Sonra bir ses duymuşlar: ‘Bolca sarımsak yiyip yirmi bir gün boyunca bir mağarada yaşayın. Bunu yaptığınız takdirde insan olacaksınız.’

Bunun üzerine karanlık bir mağaraya gidip sarımsak yemişler ve uykuya dalmışlar.

Mağara soğuk ve kasvetliymiş, yiyecek ya da avlayacak hiçbir şey yokmuş. Bu durum kaplanı çok yormuş. Her gün suratını asarak, şikâyet edip duruyor ve arkadaşına pek kaba davranıyormuş. Ama ayı, kaplanın bütün hakaretlerine katlanıyormuş.

Nihayet on birinci gün gelip çattığı halde çizgilerinin, tüylerinin, pençeleri ve kuyruğunun yerli yerinde durduğunu gören ve elleri ya da ayaklarında insan parmağı çıkacağına dair hiç umudu olmayan kaplan, insan olmaya çalışmaktan vazgeçmeye karar vermiş. Mağaradan dışarı fırlayıp avlanmak için ormanlara gitmiş ve böylelikle eski hayatına geri dönmüş.

Fakat sabırla patilerini emmekte olan ayı, yirmi bir gün tamamlanana kadar beklemiş. Sonra tüylü kürkü ile pençeleri birden üzerinden dökülüvermiş. Burnu ve kulakları bir anda kısalmış. Üstelik ayı, insanlar gibi ayakta durabiliyormuş. Mükemmel bir kadına dönüşmüş.

Sonra mağaradan dışarı çıkıp bir dere kenarına oturmuş. Su yüzeyinde yüzünün yansımasını ve ne kadar güzel olduğunu görmüş. Şimdi ne olacak diye beklemeye koyulmuş.

Bütün bunların yaşandığı sırada göklerde de ilginç şeyler yaşanıyormuş. Göklerin Ulu Efendisi’nin oğlu Whanung, babasından dünyada bir krallık istemiş. Bu istekten pek memnun kalan Göklerin Efendisi, oğluna Ejderin Sırtı Ülkesi’ni yani Kore’yi vermeyi uygun bulmuş.

Herkes bilir ki ülkemiz, yani Ebedi Şafak Ülkesi, yaratılışın ilk sabahında denizden bir ejder şeklinde yükselmişti. Omurgası, beli ve kuyruğu, güzel ülkemizin sırtını oluşturan büyük dağ sırasıdır. Başı ise kuzeydeki sonsuz Beyaz Dağ şeklinde göğe yükselir. Kar ve buzla kaplı zirvesinde tertemiz bir mavi göl vardır. Sınırımızı oluşturan nehirler işte bu gölden çıkar.”

“Bu gölün adı ne?” diye sordu Yongi.

“Ejderha Havuzu,” diye cevap verdi Büyükanne Kim. “Uzun zaman önce bir gece ejderha öyle şiddetli ve uzun bir nefes üflemiş ki, gökler bulutlarla dolmuş. İşte Göklerin Yüce Efendisi, oğlunun dünyaya inişi için bu şekilde hazırlık yapıyormuş.

İnsanlar deprem oldu sanmışlar ama sabah uyanıp Beyaz Başlı İhtiyar Dağ’a bakınca, göklerde bulutların yükseldiğini görmüşler. Bulut, parlak güneş ışığıyla pembe, kızıl ve sarıya boyanmış. Doğunun gökleri öyle güzel gözüküyormuş ki! İşte ülkemiz ismini böylece almış: Sabah Işığı Ülkesi.

Göklerin Kutsal Prensi Whanung, rengârenk bulutundan dağ tepesine inmiş, sonra yer yüzüne ayak basmış. Büyük ormana girince dere kenarında oturan güzel bir kadın görmüş. Bu, aslında çok güzel bir kadına dönüşmüş olan dişi ayının ta kendisiymiş.

Göklerin Prensi bu işe pek sevinmiş. O kadınla evlenmiş ve kısa bir süre sonra çocukları olmuş.

Annesi, bebeği için yumuşak yosundan bir beşik yapmış ve çocuğunu ormanda büyütmüş.

O günlerde dağ eteğinde yaşayan insanlar pek kaba ve görgüsüzmüş. Şapka takmazlarmış, beyaz elbiseleri de yokmuş. Kulübelerde yaşar ve evlerini nasıl ısıtacaklarını bilmezlermiş. Okumayı yazmayı da bilmiyorlarmış. Ping Yang eyaletinde Tabak adlı küçük bir dağ varmış. İşte bu dağ üzerinde yer alan bir sandalağacının dibi, onların kutsal yeriymiş.

Ejderha Havuzu’ndan yükselen rengârenk bulutu görmüşler. Bulut güney yönünde ilerliyor ve onlara doğru yaklaşıyormuş. Sonunda kutsal sandalağacı üzerinde durmuş. Üzerinden beyaz kaftanlı biri inmiş.

Ah, bu peri mavi gökyüzünde ne de hoş gözüküyormuş! Ne var ki ağaç pek uzaktaymış, oraya varmak için uzun bir yol gitmek gerekiyormuş.

‘Haydi, kutsal ağaca gidelim,’ demiş insanların lideri. Böylelikle, tepeyi ve vadiyi aşıp kutsal yere ulaşmışlar. Ağacın etrafını sarmışlar.

Çok hoş bir manzara varmış karşılarında. Ağacın altında prenslere has bir kıyafetle çok yakışıklı bir delikanlı oturmaktaymış. Genç yüzüne rağmen delikanlının soylu ve ihtişamlı bir tavrı varmış. Gençliğine rağmen bilge ve saygıdeğermiş.

‘Evlatlarım! Göklerdeki atalarım sizi yönetmem için gönderdi beni,’ demiş herkese merhametli gözlerle bakarak.

İnsanlar hemen diz çöküp saygıyla eğilmiş ve şöyle haykırmışlar: ‘Siz bizim kralımızsınız. Sizin hükümdarlığınızı tanıyor ve size sadakatle itaat edeceğimizi ilan ediyoruz.’

İnsanlar, krallarının ne söyleyeceğini merak ediyormuş. Bunu anlayan Kral, onlara pek çok şey öğretmiş ve kurallar koymuş. Mesela, evlerini nasıl düzenlemeleri gerektiğini göstermiş. Ayrıca hikâyeler anlatmış. İlk olarak halkına niçin ayının iyi ve kaplanın kötü olduğunu açıklamış.

İnsanlar, krallarının bilgeliğine hayran kalmış. O günden sonra kaplandan nefret etmişler, ayıyı ise çok sevmişler.

‘Ona uygun şekilde hitap edebilmemiz için kralımıza bir isim vermemiz gerek. Hangi ismi seçmeliyiz?’ diye sormuşlar yaşlılara. ‘Onu ilk defa kutsal ağacımızın altında gördüğümüze göre unvanı Soylu ve Saygıdeğer Sandalağacı olsun.’ Bunun üzerine krallarını bu isimle selamlamışlar. O da kendisine verilen şerefli unvanı kabul etmiş.

İnsanların kaba ve bakımsız olduklarını gören Prens Sandalağacı, onlara saçlarını nasıl toplayacaklarını göstermiş. Erkeklerin uzun saçlarını topuz yapmalarını emretmiş. Erkek çocuklarının ise saçlarının örülmesi gerekiyormuş. Hiçbir delikanlı, evlenmedikçe erkek sayılamazmış. Sadece evli erkekler saçlarını topuz yapıp şapka takabilir ve uzun beyaz kaftan giyebilirmiş.

Kadınlara gelince onlar da saçlarını örgü yapıp boyun hizasında toplamalıymış. Düğün ve benzeri önemli törenler haricinde bu kural geçerliymiş. Ama özel günlerde saçlarını bir pagoda gibi tepelerine yığıp uzun saç tokaları, mücevherler, ipek ve çiçekler kullanabilirlermiş.

İşte böylece Kore medeniyeti başlamış. Kralımızın koyduğu şapka ve saç kuralı, bugün bile bizi diğer halklardan ayırıyor,” dedi Büyükanne. “Hâlâ Soylu ve Saygıdeğer Prens Sandalağacı’nı anıyoruz. Haydi, artık uyku vakti. İyi geceler, yavrularım.”