Читать книгу «Hawaii Mitleri» онлайн полностью📖 — William D. Westervelt — MyBook.
cover



Tapınak, eski bir lav akıntısının sert, keskin ve parçalanmış kayalarının bulunduğu kıyının yakınlarında inşa edilmiştir. Tapınağın içinde ve etrafında yer kazılarak volkanik taşlar çıkarılmış, böylece bir metre genişliğinde ve yarım metre derinliğinde çukurlar oluşmuştur. Bu çukurlar, rahiplerin döneminde dağlardan getirilen topraklarla kapatıldı. Bu bölgelerde tatlı patates, gölevez2 ve muz yetiştirildi. Şimdilerde, yağan yağmurlar toprağı alıp götürdüğünden eski tarımsal faaliyetlere dair bir iz kalmamıştır. Bunlar ve Wahaula’ya giden yollar boyunca yer alan çukurlar ince yapılı, sert volkanik taşların çıkarılmasıyla oluştu. Şiddetli yağışlar gerçekleştiğinde küçük oluklar, su damlalarını bu çukurlara taşıdı ve böylece küçük sarnıçlar oluştu. Bir papaz kabilesinden diğerine koşan ulakların, kutsal bölgeye gelen gezginlerin veya ibadet eden insanların susuzluklarını gidermek için buralarda neredeyse her zaman birkaç damla su bulabildiği söylenir.

Bu su birikintilerinin üstü genellikle büyük, düz bir taşla örtülür, sular bu taşın altından sarnıçlara doğru akardı. Günümüzde bu küçük su birikintileri, Wahaula tapınağının üzerine inşa edildiği parçalanmış a-a lavı3 yatağına bitişik pahoehoe4 lav tabakası boyunca devam eden patikayı belirler. Birçoğunun üstü eski çağlarda olduğu gibi örtülüdür.

Bu kaba ve eski tapınağın etrafını saran, yüzyılların beraberinde getirdiği gizem bulutundan efsanelerin ortaya çıkması hiç de tuhaf değildir.

Wahaula, en yüksek mertebedeki tabu tapınaktı. Yerlilerin ilahisinde şöyle söylenir:

 
No keia heiau oia ke kapu enaena.
 
 
(Bu tapınakla ilgili her şey ateşiyle yakar.)
 

Enaena, “çok şiddetli bir öfkeyle yanıp tutuşmak” anlamına gelir. Tapınak, öyle tabu (kutsal ve yasaklı) ya da kapu olarak görülüyordu ki ateşinden çıkan dumanın herhangi bir insana, hatta şeflerden birine rastlaması bile onun ölüm cezasına çarptırılmasına yetecek bir sebepti. Ölüm cezasına çarptırılanların cansız bedenleri ise tapınağın tanrılarına sunulurdu.

Bu tanrılar, Hawaiili tanrıların en yüksek mertebeli olanlarıydı. Belirli günler, Lono5 veya Pasifik Okyanusu’ndaki diğer ada topluluklarında bilinen adıyla Ron-go’ya6 ait görülürdü ve o günlerde sadece ona ibadet edilirdi. Bazı günler de yine Yeni Zelanda’dan Tahiti’ye kadar bilinen ve kendisine tapılan Ku adlı tanrıya aitti. Diğer zamanlarda ise çoğu Polinezyalının Tane adıyla bildiği tanrı Kane, en yüce tanrı olarak görülürdü. Bununla birlikte, kimi zaman Samoa ve diğer takımadalarda tanrıların en yücesi olarak tapılan Kanaola veya diğer adıyla Tanaora’nın, kurbanlar kesilmesi ve ilahiler söylenmesi için diğerlerinden özel olarak ayrılmış günleri vardı.

Bu tapınağın Mu tanrısı ya da diğer adıyla “beden avcısı”, görünüşe göre yardımcılarıyla birlikte dur durak bilmeden kendine insan kurbanlar arardı; rüzgârın, tapınakta yanan ateşlerden çıkan dumanı üflediği yere hiçbir şeyden haberi olmadan öylece gidiveren talihsizlerin vay halineydi! Kimseler de o kişiyi insan avcısının elinden kurtarmaya cesaret edemezdi, çünkü eğer biri bunu yapacak olsa tüm tanrıların gazabı yaşadığı süre boyunca üzerinde olurdu.

Wahaula’nın çevresinde yaşayan insanlar, dumanların izlediği yolu dikkatle takip ederek rüzgârların yönünü büyük bir endişeyle izlerdi. Bu dumanlar, taptıkları tanrının gönderdiği gölgelerdi ve tüm bu adaların en yüce şefinin ya da kralının gölgesinden bile çok daha kutsaldı.

Sıradan bir adamın gölgesi herhangi bir tabu şefin, özellikle de yüksek mertebeli bir şefin üzerine düşerse bu onun ölümle cezalandırılmasına yeterdi. Fakat bu “yakıcı tabu” gereği tapınakta kendisine tapınılan tanrının dumanının ya da gölgesinin kendisine yaklaşmasına ya da üzerine çökmesine izin veren biri olursa bu öyle büyük bir saygısızlık anlamına gelirdi ki tanrı enaena olur, öfkeden kıpkızıl kesilirdi.

Çağlar önce, kendisini Kahele adıyla tanıyacağımız, ada etrafında özel bir yolculuğa çıkarak bütün meşhur ve kutsal yerleri ziyaret edip diğer bölgelerin tüm alii’y-le7 yani şefleriyle tanışmaya karar verdi.

Kahele, bir bölgeden diğer bölgeye gitmeye başladı. Bazen gittiği bölgelerdeki şeflerle birlikte papa-hee denilen sörf tahtalarına bindi, beyaz köpüklü sularda hızla kıyıya doğru sürüklenip sörf yaparak eğlendi. Bazen gecelerini birbiri ardına pili waiwai denilen kumar oyunları oynayarak geçirdi. Bazen ise Hawaiili şeflerin dik ve yeşillikli yollarda yarışmak için kullandıkları holua denilen dar kızaklara bindi. Kutsal şeylere karşı derin bir samimiyet duyarak heiausların en ünlülerini ziyaret etti, tanrılarına sunulan adaklara katkıda bulundu. Günlerini bu şekilde geçirdi ve yavaş ilerleyen yolculuğu çok hoşuna gitti.

Bu dönemde, Wahaula Tapınağı’nın bulunduğu Puna topraklarına geldi.

Heyhat! Kahele, geçmişe dair daha önceden duyduğu birçok hikâyenin ve yolculuğunda geçirdiği güzel zamanların arasında Wahaula dumanı tabusunun kendine has gücünü unutmuştu. Güneyden sert rüzgârlar esiyor, zaman zaman yön değiştiriyordu. Genç adam ucundan bakıldığında tapınağın duvarlarının fark edilebileceği kutsal bahçeyi gördü. Tapınakta yakılan ateşlerden çıkan ince duman halkaları bir oraya bir buraya doğru hareket ediyordu.

Kahele, aceleyle tapınağa doğru gitti. Mu, onun gelişini izlemekteydi, neşeyle onu yeni kurbanı olarak belirledi. Tanrıların sunakları boştu. Genç adamın üzerine biraz bile duman değse kimse onu celladının ellerinden kurtaramazdı.

O korku dolu an geldi çattı. Tapınak ateşlerinden birinin sıcak nefesi, genç şefin yanağına değdi. Çok geçmeden Mu’nun sopa darbesiyle genç adam tapınağın bahçesindeki sert taşlara bilincini yitirmiş bir şekilde serildi. Tanrıların gazabından doğan dumanlar adamın üzerine çöktü ve sunaklarda kurban olarak verilmesi gerektiği anlaşıldı.

Hâlâ canlı olan adamın bedeni kurban taşına doğru atıldı. Sert bambu ağacından yapılma bıçaklar, adamın kanının taşın üzerinde bulunan deliklerden aşağı akmasını sağladı. Adamın vücudu hızla parçalara ayrılarak kurban olarak sunuldu.

Rahipler, adamın derisi çürüdükten sonra özel bir nedenden dolayı kemikleri bir kenara ayırdı. Efsaneler, kemiklerin kötü işlerde kullanıldığını ima eder. Belki de bu, kemiklerin çekirge unihipili kemiklerine benzer şekilde toplanması, yani toplanıp büyücülükte kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Bunlar gibi kemik yığınları dualar ve büyülerden oluşan bir süreçten geçirilirdi, ta ki sonunda o yığının içinde yaşayan yeni bir ruhun ortaya çıktığına ve kişiye büyücülükle ilgili işlerde tuhaf bir güç verdiği düşünülene kadar.

Kahele’nin ruhu, vücudundan kalan parçalarla yapılanlara karşı isyan etti. Kendi memleketine dönmek istedi; böylece kendi seçtiği yoldaşlarıyla ölüler diyarının tadını çıkarabilirdi. Ruhu, tapınağın karanlık köşelerinde durmak bilmeden gezinip, kemiklerini kullanan rahipleri izledi.

Hayalet, çaresizce öfkelendi ve içinde bulunduğu durumdan dolayı huysuzlanmaya başladı. Bedeninden ayrılmış bir ruhun rahiplerin ilgisini çekmek için ne yapması gerekiyorsa hepsini yaptı.

En sonunda ruhu, işkence gördüğü yerden bir gece ayrılıp kısa bir süre önce neşeyle bıraktığı yuvasına döndü.

Kahele’nin babası, Kau’nun yüce şefiydi. Hizmetkârlarıyla çevrili olan adam günlerini sessiz sakin bir halde oğlunun dönüşünü bekleyerek geçiriyordu.

Bir gece çok ilginç bir rüya gördü. Ruhlar âleminin gizemli köşelerinden kendisine seslenen bir ses duydu. Adam bu sese kulak verirken yanında bir hayalet belirdi. Bu hayalet oğlu Kahele’nin ta kendisiydi.

Hayalet, öldürüldüğünü ve kemiklerinin kötü işlerde kullanılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını babasına rüya vasıtasıyla söyledi.

Babası korkudan uyuşmuş bir halde kalktı ve oğlunun acilen yardımına ihtiyacı olduğunu anladı. Derhal kabilesinin yanından ayrıldı. Oğlunun nerede veya ne zaman öldüğünü bilmeden, ama kendisine görünenin kesinlikle oğlunun ruhu olduğundan emin halde gizlice bir bölgeden diğerine seyahat etti. Genç adamın izini bulmak zor olmadı, çünkü yol boyunca açıkça görülen ayak izleri bırakmıştı. Utanılacak ya da ayıplanacak bir şey yoktu. Babası aceleyle hareket ederken kalbi gururla doldu.

Zaman zaman ruhlar âleminden gelen sesin kendisine ölü oğlunun kemiklerini kurtarmasını söylediğini duydu. Sonunda yolculuğunun neredeyse tamamlandığını hissetti. Kahele’nin ayak izlerini neredeyse adanın her yerinde izlemişti ve sonunda Puna’ya, yani memleketi Kanu’ya dönmeden önceki son bölgeye vardı.

Geceleri gördüğü rüyada ruhun sesini duyabiliyordu. Ruh, kendisine sık sık uyarılarda ve yönlendirmelerde bulunuyordu.

Şef, en sonunda Wahaula’nın lav yataklarına geldi ve dinlenmek için uzandı. Hayalet, yine rüyasına girerek büyük bir tehlikenin çok yakında olduğunu söyledi. Şef, çok güçlü bir adamdı. Ayrıca çok atletik ve cesur biriydi. Ama ruhun sesine kulak vererek sabahın erken saatlerinde kalktı, kukui ağacından fındık toplayıp ezerek yağını çıkardı ve bütün vücuduna sürdü.

Şüpheleri üstüne çekmemek için hiçbir şeyi umursamadan yürümeye başladı ve Wahaula Tapınağı’nın yakınlarına doğru gitti. Çok geçmeden onu karşılamak için bir adam geldi. Bu adam bir Olohe, yani o bölgeyi istila eden, kanun nedir tanımayan bir hırsız çetesine mensup, sakalsız bir adamdı. Muhtemelen tapınağın, sunaklar için kurban toplayan insan avcılarına yardım ediyordu. Bu Olohe, çok güçlüydü, kendine çok güveniyordu. Puna’dan yalnız başına gelen bu yabancıyı alt etmekte biraz olsun zorluk yaşayacağını düşünmüyordu.

Bu iki adam arasındaki savaş neredeyse bütün gün boyunca şiddetle devam etti. Birbirlerini volkanik taş yatakları üzerinde bir o yana bir bu yana savurdular. Şef’in yağlı vücudu, Olohe’nin kendisini yakalamasını zorlaştırıyordu. Tekrar tekrar sert volkanik taşların üzerine düşmekten yaralanan ve kan kaybeden iki savaşçı da oldukça yoruldular. En sonunda şef, bir hamle yapıp Olohe’yi kaçışı olmayan dar bir yere iterek yakaladı, ardından kemiklerini kırıp öldürdü.

Gecenin gölgesi tapınağın üzerine ve kutsal mezara çökerken şef, korkunç, tabu duvarlara doğru sessizce sürünmeye başladı. Kendini gizleyerek hayaletin gelip yapılacak en iyi şeyi anlatmasını bekledi. Hayalet en sonunda geldi. Kemiklerin saklandığı gizli yere güvenle girebilmek için uygun zamanı sabırla beklemesini söyledi.

Şef, günler ve geceler boyunca tapınağın yanında saklandı. Aile tanrılarının korumasına girebilmek için gizlice dualar ve büyülü sözler mırıldandı.

Bir gece hava oldukça karanlıktı. Tapınağın rahip ve bekçileri, kimsenin bu kutsal bölgeye girmeye kalkışmayacağına emindi. Bütün tapınak sakinlerinin üzerine derin bir uyku çöktü.

Daha sonra Kahele’nin hayaleti aceleyle babasının uyuduğu yere doğru giderek önünde bulunan tehlikeli görevi anlatmak için onu uyandırdı.

Baba ayağa kalktığında hayaletin karanlığın içerisinde şekil aldığını, kendisini takip etmesini işaret ettiğini gördü. Hayalet büyük bir kayanın yanında durup duvarın belli bir bölümünü işaret edene kadar tapınak duvarları boyunca engebeli yoldan büyük bir dikkatle adım adım yürüdü.

Baba, tam olarak hayaletin işaret ettiği yerde bulunan taşı kavradı. Taş, duvardan kolayca çıkınca kendisi de şaşırdı. Taşı çıkardığı yerde kalan boşlukta bir yığın kırılmış kemik vardı. Hayalet, şefin kemikleri alıp oradan hızla ayrılmasını istedi.

Baba bu isteğe uydu ve tanrıların ateşli gazabını gösterdiği bu tapınaktan uzaklaşıp güvende oluncaya kadar hayalet rehberini takip etti. Kemikleri Kau’ya götürerek kendi gizli aile mezarlığına gömdü.

Wahaula hayaleti ise ruhlar âlemine büyük bir sevinçle katıldı. Ölüm zamanı artık gelmişti. Genç şefin bedeni, tapınaktaki dini törenler için alınmıştı. Fakat bedenin sonunda yok edilmesi ve ruhun göçüp gitmesi nedeniyle kötü şeyler yapılamamıştı.

...
6