Читать книгу «Mrs. Dalloway» онлайн полностью📖 — Вирджинии Вулф — MyBook.
cover
 



Bu vahşi canavarın içinde kıpırdaması sinirlerini törpülüyordu! Dalların çıtırdağını, toynakların, ruhun, yapraklarla kaplı o ormanın derinliklerine dikildiğini hissetmek; asla memnun, hoşnut olamamak veya asla tam olarak güvende hissedememek, zira canavar her an kıpırdayabilirdi, bu nefret; özellikle hastalandıktan sonra ona fiziksel bir acı veriyor; omurgası kazınmış, yaralanmış gibi ve güzelliğin, dostluğun, iyi olmanın, sevilmenin, evini hoş bir hâle sokmanın bütün zevkini alıyor, sarsıyor, titretiyor ve bozuyordu; sanki bu memnuniyet zırhı bencillikten başka bir şey değildi! Bu nefret!

Çiçekçi Mulberry’nin kapısından geçerken, saçmalık, saçmalık, diye söylendi kendi kendine.

Ufak adımları, uzun boyu ve dimdik duruşuyla ilerledi ve düğme suratlı Miss Pym tarafından karşılandı; elleri çiçeklerle birlikte soğuk suda durmuş gibi hep kıpkırmızıydı.

Hezaren çiçekleri, ıtırşahiler, leylaklar, karanfiller vardı; öbek öbek karanfiller. Güller vardı, süsenler vardı. Ohh, diyerek içine çekti taze toprak kokusunu, ona yardım etmek için bekleyen Miss Pym’le konuşurken; yıllar önce nasıl da zarifti, fakat bu yıl bir güllerin, bir süsenlerin tarafına başını çevirirken, gözleri yarı kapalı vaziyette leylak salkımlarının arasında dururken, sokak gürültüsünden sonra bu hoş kokuları, o enfes serinliği içine çekerken, biraz yaşlı görünüyordu. Sonra gözlerini açınca, çamaşırhaneden gelmiş hasır sepetler içindeki fırfırlı temiz çarşaflar gibiydi güller; koyu renkli ve ağırbaşlı karanfiller, başları dimdik duruyorlardı, ıtırşahiler yayılmışlardı çanaklarına; hareli mor, kar beyazı, soluk, sanki akşam olmuştu da lacivert göğüyle, o muhteşem yaz günü sonrası, kızlar muslin giysileriyle ıtırşahiler ve güller toplamaya çıkmışlardı; saat altı ile yedi arası bir an; bütün çiçekler, güller, karanfiller, süsenler, leylaklar -beyaz, mor, kırmızı, koyu turuncu- hepsi kendi kendine yanmakta gibiydi âdeta; usulca, dupduru, sisli yatağında; nasıl da severdi vişneli pastanın üstünde, akşamüstü çuha çiçeklerinin üzerinde bir ileri bir geri giden boz-beyaz renkte pervaneleri, ne de çok severdi.

Miss Pym’le birlikte bir vazodan diğerine doğru geçerken, saçmalık bu, saçmalık, dedi kendi kendine giderek alçalan bir sesle, sanki bu güzellik, bu koku, bu renk, Miss Pym’in gösterdiği ilgi ve güven, o nefreti, o canavarı yenip üzerini saran bir dalga gibi, onu yukarı ve daha da yukarı çıkardı ta ki… Aa, dışarıda bir tabanca patlamıştı!

“Ah şu otomobiller!..” dedi Miss Pym, dışarı bakmaya gittiği pencereden elleri ıtrışahilerle dolu geri dönerken, af diler gibi tebessüm ediyordu, sanki o otomobiller, o otomobillerin lastiklerinin patlaması onun suçuydu.

Miss Dalloway’in sıçramasına ve Miss Pym’in pencereye kadar gidip af dileyerek dönmesine sebep olan şiddetli patlama sesi Mulberry’nin tam karşısındaki kaldırıma yanaşan bir otomobilden gelmişti. Yoldan geçenler -tabii ki- durup baktılar, boz döşemeye yaslanmış önemli yüzü görmek için yeterli bir vakitti bu, sonra bir erkek eli panjuru çekti ve küçük bir boz rengi kareden başka hiçbir şey görünmez oldu.

Yine de Bond Sokağı’ndan Oxford Sokağı’na,7 Atkinson’ın parfümerisinden bir ötekine kadar söylentiler yayılıyordu; görünmeden, duyulmadan, tepelerin üstüne tül gibi süratle çöken bir bulut gibi; bir saniye önce karmakarışık olan yüzlerin üzerine gerçekten de bir bulut kadar ağırbaşlı ve sakince indi. Fakat şimdi gizemin kanatları değmişti yüzlerine, otoritenin sesini duymuşlardı, dinin ruhu gözleri sımsıkı bağlı, ağzı ardına kadar açık ortalığa salıverilmişti. Ama kimse kimin yüzünün görüldüğünü bilmiyordu. Galler prensi8 miydi, kraliçe mi, başbakan9 mı? Kimin yüzüydü o? Kimse bilmiyordu.

Kolunun altında kurşun borularla yürüyen Edgar J. Watkiss, yüksek sesle, muzip bir şekilde “Başbakanın arabası(!)” dedi.

Karşıya geçecek gücü kendinde bulamayan Septimus Warren Smith, duydu onu.

Septimus Warren Smith otuz yaşlarında, solgun yüzlü, gaga burunlu bir adamdı, kahverengi ayakkabılar ve eski püskü bir pardösü giyiyordu; kendini hiç tanımayanları bile endişelendiren ela gözleri tedirgin tedirgin bakıyordu. Dünya kırbacını kaldırmış; bakalım nereye indirecek?

Her şey olduğu gibi kalıvermişti. Motor sesleri bütün bedeni saran düzensiz bir kalp atışı gibi geliyordu kulağa. Güneş olağanüstü kızgınlıktaydı çünkü otomobil Mulberry’nin vitrininin önünde duruyordu; otobüslerin üst katlarındaki ihtiyar kadınlar siyah şemsiyelerini açtılar; şurada yeşil, burada kırmızı bir şemsiye açıldı pıt diye. Kucağı ıtırşahi demetleriyle dolu hâlde vitrine doğru ilerleyen Mrs. Dalloway dışarı baktı, küçük pembe suratı meraktan büzüşmüştü. Herkes otomobile baktı. Septimus baktı. Oğlanlar bisikletlerinden atladılar. Trafik tıkandı. Otomobil oracıkta duruyordu, panjurları çekilmiş, üzerinde tuhaf bir desen var, ağaç gibi, diye düşündü Septimus, gözlerinin önünde her şeyin bir noktada toplanışı, sanki korkunç bir şey yüzeye çıkıp, alevlere dönüşecekmiş gibi korkutuyordu onu.

Dünya dönüyor, titriyor ve ateş alacağım diye tehdit ediyordu. Yolu tıkayan benim, diye düşündü. Ona bakmıyorlar mıydı, parmaklarıyla kendisini göstermiyorlar mıydı; orada durması, kaldırıma çakılı kalması bir amaçla değil miydi? Ama hangi amaçla?

“Hadi gidelim Septimus!” dedi karısı, sivri, solgun suratlı, iri gözlü, ufak tefek bir kadın, bir İtalyan.

Ama Lucrezia otomobile ve panjurların üzerindeki ağaç desenine bakmaktan kendini alamıyordu. Acaba kraliçe miydi içerideki -kraliçe alışverişe mi çıkmıştı?

Bir şeyleri açan, çeviren, kapatan şoför, sonunda yerine geçti.

“Hadi!” dedi Lucrezia.

Fakat kocası -dört beş yıldır evliydiler- irkildi, yerinden sıçradı ve “Peki, peki!” dedi öfkeyle, karısı yaptığı işi bölmüşçesine.

İnsanlar fark ediyorlardır; insanlar görüyorlardır. İnsanlar, diye düşündü Lucrezia, gözlerini otomobile dikip kalabalığa bakarken; çocukları, atları ve giysileriyle İngilizler, ki bir bakıma hayrandı onlara, ama şimdi “insanlar” diyordu onlara çünkü Septimus “Kendimi öldüreceğim.” demişti; ne korkunç şey! Ya onu duydularsa? Kalabalığa baktı. “İmdat, imdat!” diye haykırmak istiyordu kasap çıraklarına ve kadınlara doğru. Yardım edin! Daha geçen sonbaharda Septimus’la birlikte aynı paltoya sarınmış hâlde Embankment’talardı; Septimus konuşmak yerine gazetesini okuyordu, Lucrezia gazeteyi elinden kapıp bunu gören ihtiyar adamın yüzüne bakarak gülmüştü! Ama insan başarısızlığını gizler. Septimus’ı alıp bir parka götürmeliydi, uzaklaştırmalıydı.

“Şimdi karşıya geçiyoruz.” dedi.

Onun kolu üstünde hâlâ hakkı vardı, her ne kadar duygusuz bir kolsa da… Daha yirmi dört yaşındaki bu kadına, İngiltere’de arkadaşsız bir başına kalan sıradan, içten ve uğruna İtalya’yı terk eden bu kadına bu kemik parçasını uzatıyordu şimdi Septimus.

Panjurları çekilmiş, esrarengiz bir ciddiyet havasına bürünmüş otomobil Piccadilly’ye doğru ilerledi; insanlar hâlâ bakıyor, caddenin her iki yanındaki bu yüzler kraliçeye mi, prense mi, başbakana mı, kime olduğunu bilmeden derin bir saygı ile bakarak duruyorlardı. Arabanın içindeki yüzü üç kişi, birkaç saniyeliğine, yalnızca bir defa görmüştü. Kişinin cinsiyeti bile tartışılıyordu şimdi. Ama arabadaki kişinin çok önemli biri olduğu kesindi; bu yüce şahıs, gizlice Bond Sokağı’ndan geçiyordu, sıradan insanlarla arasında yalnızca bir karış mesafe vardı ve kim bilir belki de ilk ve son defa İngiltere kraliçesiyle konuşulabilecek mesafede duruyorlardı; Londra ot bürümüş bir patika hâline geldiğinde ve bu çarşamba sabahı kaldırımın kenarında koşuşturanların külleri, sayısız çürük dişin altın dolgularına ve birkaç evlilik yüzüğüne karışıp yalnızca kemik yığınlarına dönüştüklerinde, ancak zamanın yıkıntılarını araştıran antika meraklılarının çözebileceği devletin bu kalıcı simgesinin sesini duyabilecek kadar yakınlardı. O zaman anlaşılacaktı otomobildeki yüzün kime ait olduğu.

Kraliçe herhâlde, diye düşündü Mrs. Dalloway, çiçeklerle Mulberry’den çıkarken, kraliçe. Çiçekçinin önünde, gün ışığında, panjurları çekili otomobiliyle usulca önünden geçerken, bir anlığına gurur dolu gözlerle öylece durdu. Kraliçe bir hastaneye gidiyor veya bir sergi açıyor olmalı diye düşündü.

Günün bu saatinde bu kargaşa korkunçtu. Lord Ascot mı, Lord Hurlingham10 mı, neydi bu diye düşündü, zira yol tıkanmıştı. Paketleri ve şemsiyeleriyle, evet, böyle bir günde bile giydikleri kürkleriyle otobüslerin üst katlarında yanlamasına oturan İngiliz orta sınıfı çok gülünç duruyordu; insanın görüp görebileceği en gülünç şeyden bile daha fazla; kraliçenin de yolu tıkanmış, kraliçe bile geçemiyordu. Clarissa, Brook Sokağı’nın11 bir tarafında kalakalmıştı; yaşlı hâkim, Sör John Buckhurst de diğer tarafında duruyordu, aralarında bir otomobil vardı (Sör John senelerin hukukçusuydu, iyi giyimli kadınlardan hoşlanırdı.); tam o sırada şoför hafifçe öne eğilerek, polise bir şey söylemiş veya bir şey göstermiş olmalı ki polis selam verdi, kolunu kaldırdı, başını salladı ve otobüsü kenara çekti, otomobil de aradan geçti. Yavaşça ve sessizce yoluna koyuldu.

Clarissa tahmin etti, biliyordu da tabii, beyaz, büyülü, dairesel bir şey görmüştü uşağın elinde, üzerinde isim yazılı yuvarlak bir levha -kraliçenin mi, Galler prensinin mi veya başbakanın mı- ışıltısıyla kendini belli etmişti (Clarissa otomobilin giderek küçüldüğünü ve gözden kaybolduğunu gördü.); şamdanların, parlak yıldızların, meşe yapraklarıyla dimdik duran göğüslerin arasında ışıldayacaktı o gece ve Hugh Whitbread ve iş arkadaşları, İngiltere’nin bütün centilmenleri de o gece Buckingham Sarayı’nda olacaklardı. Clarissa da bir parti veriyordu. Hafifçe doğruldu; işte partide böyle duracaktı merdivenin başında.

Otomobil gitmişti ama eldivenci vitrinlerinden şapkacı vitrinlerine ve terzilere kadar uzanan küçük bir dalga bırakmıştı ardında. Otuz saniye kadar bütün başlar aynı yöne dönmüştü -pencereye. Bir çift eldiven seçen -dirseğe kadar mı yoksa daha mı uzun olmalı, limon küfü mü yoksa soluk gri mi- hanımlar duraladılar; cümleleri biterken bir şey olmuştu. Bir titreşim, o kadar ufak ve önemsiz bir şeydi ki Çin’deki sarsıntıları kaydedebilecek ölçüde gelişmiş bir aracın bile yakalayamayacağı kadar, yine de bütünlüğüyle ürkütücü, genel intibası itibarıyla duygusaldı, öyle ki bütün şapkacılardaki ve terzilerdeki yabancılar birbirlerine bakıp ölenleri düşündüler; bayrağı; imparatorluğu… Arka sokaklardaki bir barda, sömürgelerden gelen biri, Windsor’lara hakaret edince bir tartışma çıktı, bira bardakları kırıldı, ses tuhaf bir şekilde yolun karşı tarafına ulaştı ve düğünleri için beyaz kurdele geçirilmiş beyaz iç çamaşırı alan genç kızların kulaklarında yankılanan bir gürültü koptu. Zira geçen arabanın yarattığı gerginlik yatışırken, derindeki bir şeyleri de kazıyıp çıkartıyordu.

Piccadilly’den süzülerek St. James Sokağı’na12 doğru saptı otomobil. Uzun boylu, iri yarı adamlar, kuyruklu ceketleri, beyaz gömlekleri ve geriye taranmış saçlarıyla iyi giyimli adamlar; elleri ceketlerinin arkasında toplanmış, nedenini ayırt etmenin güç olduğu bir sebepten, White dükkânının cumbasında dikiliyor ve dışarıya bakıyorlardı, yüce birilerinin geçtiğini âdeta hissetmişlerdi ve o ölümsüz varlığın soluk ışığı Clarissa Dalloway’in üzerine vurduğu gibi onların da üzerine vurdu. Bir anlığına hükümdarlarına eşlik etmeye hazırmışçasına, duruşlarını daha da dikleştirdiler, ellerini arkalarından çektiler; gerekirse tıpkı ataları gibi topların ağzına sürülebilirlerdi. Arka plandaki beyaz büstler, üzerlerinde “Tatler”in13 kopyaları ve soda şişeleri bulunan küçük masalar da onaylar gibiydiler âdeta; bereketli ekinleri ve İngiltere’nin malikânelerini simgeliyorlardı sanki; yalnızca tek bir sesin bile fısıldayan geçitlerden bütün katedrale kadar yankılandığı duvarlar gibi, otomobil tekerleklerinin zayıf homurtusu yankılanıyordu. Üstünde şalı, kaldırımın kenarında durup, çiçekleriyle “sevgili oğlan”a esenlikler diledi (kesinlikle Galler prensiydi geçen); muhafızın, yaşlı bir İrlandalı kadının bağlılığını hiçe sayan küçümser bakışını üzerinde hissetmeseydi eğer, bir bardak biranın veya bir demet gülün ederi kadar parayı sırf gamsızlıktan ve fakirliği küçümseyişinden fırlatıverecekti St. James Sokağı’na. St. James Sokağı’ndaki muhafızlar selama durdular, Kraliçe Alexandra’nın14 korumaları da onlara katıldılar.

Bu arada, Buckingham Sarayı’nın kapılarında küçük bir kalabalık toplanmıştı. İlgisizce, yine de kendilerine güvenerek, fakirdi hepsi, bekliyorlardı; bayrağı dalgalanan Saray’a bakıyorlardı; tepesinde dalgalanan Victoria’yı, üzerinden sular akan kayalarını ve sardunyalarını hayranlıkla seyrediyorlardı; Mall’daki15 otomobillerin arasından seçiyorlardı, önce bu, sonra şu; gezintiye çıkmış Avam Kamarası üyelerini beyhude bir duygu seliyle karşılıyorlar şu ve bu araba geçerken takdirlerini boşa harcamadıklarını düşünüyorlardı; bütün bu zaman boyunca damarlarına dedikodular nüfuz ediyor ve soyluların onlara baktıkları düşüncesi baldırlarındaki sinirlerinin canlanmasına sebep oluyordu; kraliçenin eğilişinin; prensin selam verişinin; krallara bahşedilmiş cennetsi yaşamın düşüncesi, hizmetkârlar ve reveranslar; kraliçenin eski bebek evi; Prenses Mary’nin bir İngiliz’le evlendiğinin ve prensin -Ah prens! Yaşlı Kral Edward’a çektiği söyleniyordu ama çok daha inceymiş. Prens St. James’te yaşıyordu; ama bu sabah annesini ziyarete gelmiş olabilirdi.

Öyle dedi Sarah Bletchley kucağında bebeği, Pimlico’da kendi çamurlu sokağındaymış gibi ayağını bir aşağı bir yukarı sallarken ve gözlerini Mall’dan ayırmadan; o sırada Emily Coates, Saray’ın pencerelerini tarıyor ve hizmetkârları düşünüyordu, sayısız hizmetkârı, yatak odalarını, sayısız yatak odalarını. Aberdeen teriyeri olan yaşlıca bir beyefendinin de aralarında bulunduğu aylak kalabalık çoğaldı. Albany’de oturan ufak tefek Mr. Bowley hayatın derin kaynakları karşısında bal mumuyla kaplanmıştı resmen, ama böyle şeyleri görünce aniden bu bal mumu dağılıverirdi, yerli yersiz bir şekilde -zavallı kadınların kraliçenin geçmesini beklemeleri, zavallı kadınlar, şirin, küçük çocuklar, yetimler, dullar, savaş ah savaş- gözleri yaşarırdı… Mall’dan aşağı doğru, cılız ağaçların arasından, bronz anıta, kahramanlara doğru ilerleyen esinti Mr. Bowley’nin İngiliz göğsündeki bayrağı dalgalandırdı, otomobil Mall’a doğru dönerken şapkasını kaldırdı ve zavallı Pimlico’lu kadınların onu sıkıştırmasına ses çıkarmadan şapkası havada, dimdik durdu. Otomobil yaklaştı.

Aniden göğe doğru baktı Mrs. Coates. Bir uçağın sesi kalabalığın kulaklarını uğursuzca delip geçti. Ağaçların üstüne doğru, arkasında beyaz bir duman bırakıyordu, duman kıvrılıp, dönüyordu, sahiden bir şey yazıyordu! Göğe harfler çiziyordu! Herkes yukarı baktı.

İnişe geçen uçak, birden yukarı doğru kıvrıldı, bir daire çizdi, hızlandı, yükseldi ve ne yaptıysa, nereye gittiyse, ardında o kalın, fırfırlı beyaz dumanı bıraktı, kıvrılarak gökte harfler şeklinde çöreklenen o dumanı. Ama hangi harfler bunlar? Bir C mi? Sonra E, sonra L? Sadece bir anlığına orada öylece duruyorlar; ardından kıpırdıyor, eriyor, göğün yükseklerinde siliniyorlar ve uçak gittikçe daha uzağa, gökyüzünün temiz bir kısmına doğru ilerliyor, bir K yazmaya başlıyor, bir E, yoksa bir de Y mi?

“Glaxo!” dedi Mrs. Coates gergin fakat hayranlık dolu bir sesle, yukarı doğru bakarken, kucağında bebeği kımıldamadan yatıyor ve o da yukarı bakıyordu.

“Kreemo!” diye mırıldandı Mrs. Bletchley, bir uyurgezer gibi. Şapkasını hâlâ elinde kımıldamadan tutan Mr. Bowley gözlerini havaya dikti. Mall boyunca herkes durmuş ve gözlerini göğe dikmişti. Onlar baktıkça bütün dünyayı tam bir sessizlik kapladı, bir martı sürüsü geçti gökyüzünden, önce bir martının liderliğinde, sonra bir başkasının ve bu olağan dışı sessizlik ve huzur içinde, bu solgunlukta, çanlar on bir kez çaldılar, sesleri martıların arasında usulca kayboldu.

Uçak dönüyor, hızlanıyor ve gönlünce saldırıya geçiyordu; süratle, özgürce, bir patenci gibi -“Bu bir E!” dedi Mrs. Bletchley- veya bir dansçı gibi -“Şekerleme reklamı bu!” diye mırıldandı Mr. Bowley- (ve araba kapılardan içeri girerken kimse dönüp bakmadı) ve dumanını keserek uzaklara doğru hızlandı uçak, duman soldu ve geniş beyaz bulutların çevrelerinde toplandı.

Gitmişti; bulutların arkasında kalmıştı. Hiçbir ses yoktu. E, G ve L harflerinin iliştiği bulutlar serbestçe kıpırdıyorlardı, sanki çok önemli bir göreve tabiymişçesine Batı’dan Doğu’ya geçmek kaderlerinde vardı, asla açıklanamayacak ancak çok önemli -çok çok önemli olan bir görev. Sonra ansızın uçak, Mall’daki, Green Park’taki, Piccadilly’deki, Regent Sokağı’ndaki16 herkesin kulaklarını çınlatarak tünelden çıkan bir tren gibi bulutların arasından tekrar belirdi ve arkasındaki duman kıvrıldı, aşağı doğru indi, art arda harfler yazarak hızla yükseldi -fakat hangi kelimeyi yazıyordu ki?

Lucrezia Warren Smith, Broad Walk’taki Regent Park’ta bulunan bir bankta kocasının yanında oturuyordu, yukarı doğru baktı.

“Bak, bak, Septimus!” diye haykırdı. Zira Dr. Holmes, kocasının (ki ciddi hiçbir şeyi yoktu, sadece biraz keyifsizdi) kendi iç dünyası dışında bir şeylerle ilgilenmesini istiyordu.

Yani, diye düşündü Septimus, yukarı bakarken, bana bir işaret gönderiyorlar. Açıkça kelimelere dökerek değil; henüz dilini anlayamıyordu ama yeterince ortadaydı bu güzellik, bu eşsiz güzellik, tükenmez merhametiyle ve tebessüm eden iyiliğiyle ona sunulan bu mahzun, gökte eriyen dumandan kelimelere baktıkça gözleri yaşarıyordu; birbiri ardına sıralanan bu akılalmaz güzellikler, karşılık beklemeden, sonsuza kadar, sadece bakması için her seferinde daha da güzel olma niyetinde olduklarını gösteriyorlardı! Gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Şekerleme bu; şekerleme reklamı yapıyorlar.” dedi bir dadı, Rezia’ya.17 Birlikte hecelemeye başladılar ş… e… k…

...
5