Diğer odadan, sessizce, parmaklarının üzerine basarak üzerindeki yapraklı gömleğini aceleyle düğmeleyerek, yeğeninin kaldığı odaya Şaydat girdi.
– Hay Allah Medey, ne oldu sana, oğlum? Şaşırdın mı akıllım? Bismillah de, gözüm! İmanını topla. Çıplak ayakla yerde durma, soğuk geçer, diyerek yanıp kavrulup, bin söz söyleyip, çocuğun etrafında bin kere döndü.
Kim biliyor başından okşayıp, sandalyeye oturtarak, örtü ile sarmaladığından mı, ya da durmayıp acıma duygusu ile söylediği sözlerden mi, zavallı çocuk dayanamadan, kendi kendine hüngür hüngür ağlamaya başladı. Şaydat ise, çocuğu daha da bağrına bastırarak, içinden: “Ah, seni, keşke yaşasaydılar. Birlikte olsalar ne olurdu, çocuklarını kucaklarına bastırıp büyütmüş olsalardı, diyerek düşündü, hem o düşünceler onu boğup iki gözüne kan sıçratıp ağlattılar. Medey ise Şaydat’ı kucaklayarak, içini çekiyor ve rüyasına gelen yılanı aklından çıkaramadan duruyordu. Hem de kendini tutamadan ağladı.
Şaydat “Ağlama, akıllım, ağlama gözümün nuru. Sen artık büyüdün, sana ağlamak yakışmaz, gözüm,” dedi ve kendini tutamadan o da ağlamaya başladı.Ne yapayım? Nereye gidip ağlayayım, biricik kızkardeşimin yüzünü nasıl unutayım. Dünya gibi güzel kızkardeşimi nasıl dünyaya indireyim? Zamansız kara yere gideni, kara yerin, kabrin koynundan nasıl çıkarayım? Garip, kara yazılı, dünyadan zamansız göçtü, bizi talihsiz bıraktı yahu! diyerek ağıt yaktı.
Medey, Şaydat’ı sıkarak kucaklamaya devam etti. Burada işte o Şaydat’ı annesi Emis’e çok benzetti. Medey artık ağlamayı kesti. O, Şaydat’a acıyıp, susturmak istedi: “Ağlamasana, anne, ağlamasana,” diye yalvardı.
– Ben ağlamayayım da kim ağlasın, pişman Emis zavallıyı nerden unutayım, diyerek Şaydat’ı avutup sakinleştirmek istedi. Eğer Şaydat’ın kocası Mahmut gelmemiş olsaydı, bu halde, ikisi de ne kadar zaman oturacaklarını, bilmiyordu.
– Vay, sen ne acayip insansın? Çocuğun neden ödünü patlatmaya çabalıyorsun? Niye çocuğu üzüyorsun, diyorum sana? diyerek hanımına baktı.
Mahmut hanımını “Delirmişsin! Aa, derhal gidip yat. Senin yüreğin bir şeye de faydasız! Gidip yerini bul diyorum,” diye azarladı. Şaydat, aklını toplayıp, göz yaşlarını sildi ve çocuğu sevip, itina ile, iki yanağından yumuşak öpüp, çıkıp gitti.
Medey’in omuzuna ellerini koyarak, Mahmut biraz düşünceli durduktan sonra “Niye uyumuyorsun yiğit?” dedi.
Medey cevap vermedi. Rüyasında gördüğünü söylemeye utandı hem başını öne eğip ses çıkarmadı. Mahmut Medey’i kendince anladı. “Bu ne kadar içine kapanık bir çocuk ya? İçine kapanıp ağzından laf alınmayan can. Ses çıkarmıyor baksana. Yatılı okulda seni kimse de sevmiyordur!” diyerek içinden çocuğu kötüledi. Dışından: “Yatıp uyu, yiğit. Yaşam denen zorlu şey, hem açık yürekli insanları sever. Yiğit gibi ol! Yarın Musa’nın arabası ile yazlıklar tarafına, sonra Vodohraniliş’e gidip dinlenip geliriz,” diyerek çocuğun gönlünü alıp, çıkıp gitti.
Ne Mahmut ne Şaydat bilmiyordu çocuğun niçin ağladığını, bilmiyorlardı nasıl kötü, korkunç rüya gördüğünü. Şaydat Emis’i aklına getirip yine de ağlıyordu. Mahmut divana uzanıp sigara tüttürüyordu. Sesizlik evden gitmiş, sessizlik ile beraber uyku isteği de gitmişti.
– Fena, uğursuz çocuk, dedi Mahmut hafifçe sadece Şaydat’a duyurmak için. Meraklanıyorum nasıl yaşıyormuş bu yatılı okulda? Çocuklar onun öfkesini döküp dövüyorlar mı ki. Mahmut, Şaydat’ı söze çağırıp “Geziyordur yaramazlık yapanlara yakalanıp,” dedi.
Şaydat da, fısıltıyla, sadece Mahmut’a işittirmek için “Gel bırak, şunu sen! Gözün çıksın! Görüp kabul etmeden (sevemeden) gidiyorsun zavallıyı! Özlüyordur babasını! İsmi lazım değil!” dedi.
Mahmut ağzına geleni söyleyip kurtulmuş gibi oldu, hanımına yaklaşmadan da kalmayarak “Niye kötülüyorsun Amit’i? Onda ne suç var?” dedi
Şaydat yattığı yerden kalkıp “O değil mi Emis’i zamansız kara yere gömen? O değil mi bu çocuğu deli eden?” diyerek kocasına kızdı.
Kocası sözünü kesti.
Şaydat “Omurgası kopar, alkolik, yer yüzünden yok olur! Nerde olduğu belirsiz, çürüyüp leşi kalır!” diye beddua etmeye başladı.
Mahmut hanımının hâlini pek iyi biliyordu, hem o ses çıkarmadı, yatarak dinlemeye devam etti. O vakitte Mahmut kendi de bilmiyordu, neden o söz çıktı, Amit’i lanetlemek neden icap etti? Ama ses çıkarmadan sinip yatmaya devam etti. O, Şaydat’ı artık kolaylıkla durduramayacağını anladı. Mahmut Medey’i düşünüyordu. Ne edip edip bir gün yatılı okula gitmek, hem Medey’in kimler ile arkadaş olup yaşadığını bilmek gerektiğini düşünüyordu.
Birkaç ay oldu Medey yatılı okula gideli, ama Mahmut bir kere de gidip çocuğun hatırını soramadı, birkaç kere Şaydat ona, “Yürü çocuğu görüp gelelim dese, zamanım yok“ diyerek gitmedi. İşte o zamanlarda Şaydat Mahmut’a: “Çocuk sevmez, soyka!” derdi ve küserek şehre yalnız kendisi giderdi. Dönüp gelse, sevinçli, hem kısmetli olup ev içinde ileri geri yürüyerek övünürdü.
– Duyuyor musun? Bizim Medey bütün yatılı okulun ağzından düşmüyor. Öğretmenler çok övüyorlar. Ne okuması, ne düzeni, kızlardan da hamarat, böyle alamet genç diye ağızları ağızlarına değmiyor. Fotoğrafı da uzun koridorda öğretmenler ile beraber asılmış. Yeni gelen, gelse de, sağ olsunlar, çok güzel imrenerek bakıyorlar, diyerek övünüyordu.
Mahmut hanımını dinleyip tek bir güzel kelimesini tekrar eder dururdu. Sonra hanımından: “Sen bana tütün getirdin mi!” diye sorardı. Minat ise: “Unutmuşum,” deyip kocasını kızdırırdı. Böylece geçip gitti zamanlar. Artık Mahmut’un yatılı okulunu kendisini görmek istiyordu. O şeyleri kendisi bilmek istiyordu. O, olacak olsa, hemen kalkıp giderdi, öyle pek acele ediyordu.
Başka bir odada, Medey yalnız başına yatıyordu. Ev içinde lamba parlak yanıyor, pencereden nehir tarafından başka sesler de işitiliyordu. Onların gürültüsünü horoz sesleri bozuyordu.
Medey’de uyumaya güç yoktu. Nedeni ise onun Fatima’yı hatırlamasıydı. Yatılı okula geldiğinde, Medey’i götürüp bir kızın yanına oturttular.
– Bugünden sonra Medey sen burada oturacaksın!, diyerek ilk günden başlayarak Fatima ile onu sıra arkadaşı yaptılar.
Medey hiçbirsöz ağzından çıkarmadan varlığı yokluğu belirsiz oturdu, Fatima da başını yeni gelene çevirmeden, konuşmadan oturuyordu. Yalnız, öylece çok zaman geçmedi, üçüncü ders başladığında, “Senin soyismin, aileninki ile niye aynı değil?”diye Fatima aniden sordu. Me-dey şaşırdığından ne söyleyeceğini bilemeden, Fatima’nın gözlerine baktı.
– Konuşma! diyerek öğretmen Medey ile Fatima’nın dikkatlerini kendisine aldı. Tanışmaya acele mi ediyorsunuz? Acele etmeyiniz, hemen birbirinizi gagalamaya başlıyorsunuz! dedi ve derse devam etti.
Ama Fatima Medey’in tarafına eğilip ağırdan fısıldadı.
– Sen şiir de yazıyorsun değil mi? Biz senin şiirlerini gazetede okuduk.
Medey de öğretmenden çekinip hem de Fatima’nın söylediklerini sınadı; ancak bir şey anlamadı: “Dalga mı geçiyor, ya da içtenlikle mi söylüyor bu kız,” düşünceleri onu kapladı.
Fatima bir defasında, bir cumartesi günü Medey’i evlerine misafirliğe çağırdı.
– Medey, babam seni çağırıyor, dedi. Bize, köye misafirliğe gidelim.
Sonra gülümseyerek elinden tuttu. Medey ses çıkarmadı, hem kendisi fazla dikkat etmeden arkadaşının dediğini dinleyerek arkasından takip ederek çıktı. Medey, Fatima’yı çok beğeniyordu. Başka şekilde söyleyecek olursak onu seviyordu. Ama onun hakkında sınıfta hiç kimseye bir şey söylemiyor, Fatima’nın kendisine de hissetirmemeye çalışıyordu. Fatima da Medey’i seviyordu. Böyle, ikisi çok iyi dost oldular. İşte bugün Fatima’nın babası jiguli5 marka arabasıyla kızını evine götürmeye geldi. O, her cuma gelip Fatima’yı götürüyordu. Hem o vakitlerde Medey kendisini çok yalnız görüyordu. O, Fatima’nın gelmesini dört gözle, özlemle beliyordu.
– Yürü, babam ile tanıştırayım, diyerek kız genci yatılı okulun bahçesinden çıkardı.
Ateş gibi yanan kırmızı Lada6 marka araba dünyanın altını üstünü getirip “Boni M” şarkılarını çalıyordu. Uzun boylu, şirket kotu ile mavi gömlek giymiş şahıs arabayı bez ile siliyordu. Göz kararı ile onu Fatima’nın babası diyerek söylemek de olmuyor. Niçin denilse, Fatima Medey’e “Benim babam işçi” diye söylüyordu. Hem onun çok büyük kütüphanesinin var olduğunu duymuştu. Bundan dolayı ki, Medey Fatima’ya yavaşça:
– Oradaki senin baban mı? diye sordu.
– Tabii ki! dedi Fatima şaşırıp kalan suratı ile Medey’e bakıp. Benzemiyor muyuz?
– Kim bilir, dedi Medey. Sonra aklını toplayan insana benzeyerek. Ne genç insan o? Ben onu senin erkek kardeşin gibi gördüm, dedi.
Fatima gülmeye başladı. O hiçbir zaman böyle şeyler hakkında düşünmemişti. Böylece Fatima Medey’e başka göz ile bakarak:
– Sen tam da bizim annemiz gibi konuşuyormuşsun. O, ben sizin gibi, gençlik günlerimde şöyle idim, ihtiyarlayınca öyle böyle, diyerek konuşuyor.
Fatima sözlerini bitirir bitirmez koşarak gidip babasını kucakladı.
Fatima babasına gülümseyerek “İşte, bu benim arkadaşım, bizim şairimiz Medey,” dedi
Fatima’nın babası elini uzatıp Medey’e uzattı.
– Ben Fatima’nın babasıyım, adım Zelimhan! diyerek gerçekten bir büyük insanla tanışmış gibi elini sıktı.
Fatima, babasını arkadaşı ile tanıştırarak “Medey’in babası jeolog yani yer bilimci, şimdi uzakta, bir iki aya kadar dönüp gelecek,” dedi
– Medey’in kulakları, sonra, iki yanağı kızarıp gitti. O ilk defa kendisinin yalan söyleyip oturduğunu anladı. Hem kendi kendinden utanıp, yer yarılıp içine girecek gibi oldu.
Fatima’nın babası çocukları arabaya oturtup, iki gün için şehirden alıp gitti.
Araba içinde Medey kendisine doğru yer bulamadan sıkıldı. Fatima ise babasının yanına oturup, gayet neşeli geçen haftanın haberlerini söyledi. Medey ise: “Yalanım çıkmasaydı,” diye üzülüyordu.
O, Fatima ile yeni tanıştığı günlerde, bir keresinde Fatima “Medey, senin baban da şair mi?” diye sordu.
– Yok.
Fatima, Medey’e söz vermeden “Eee, bildim,” dedi Senin baban öğretmen ya da bilim adamı?
– Yok. Benim babam, dedi genç.
Fatima “Jeolog. Bildim mi?” dedi ve Medey’in gözlerine bir acayip sevgi ile baktı.
İşte o gün, işte öyle gözler, işte öyle ses Medey’e yalan söyletti. O, kendi babasının kim olduğunu söylemeden, Fatima’nın hoşuna gitmek isteyip cevap vermedi. Bir şey demedi.
Fatima gururlandığından, kendisi övünmeye devam etti:
– Nereden bildim söyleyeyim mi? diye sordu.
– Nereden?
Fatima “Nereden biliyorum, birinci olarak, senin baban şimdiye kadar, bir kere de velilerin toplantısına da gelmedi. Bu demek ki memur. Doğru mu söylediğim? Yalnız kim olduğunu bilmiyorduk biz,” dedi.
“Biz dediklerin kim onlar?” diye Medey, Fatima’ya dikilip baktı.
– Bizim sınıfın kızları. Senin babanın ne iş yaptığını öğrenmek için meraktan başımız şişti. Olmadığında gidip öğretmenden sorduk. Öğretmen bilmiyorum, gizli deyip, daha da başımızı döndürdü. Fatima habere çok kızmıştı.
Medey ise, çok büyük şaşkınlığa düştü. “Onlara benim babamın kim olduğunu bilmek neden gerekiyordu? Ben onların babalarını sormuyorum ya… Sağ olsun öğretmenimin babamın nerede olduğunu söylemediğine,” diyerek ağır düşüncelere daldı.
Fatima “Benim babam, işçi,” dedi. Olduğu için herhangi bir müdür onunla dost olmayı seviyor. Bizim kütüphanemizde nice kitaplar var, öyle kitaplar yatılı okulun kütüphanesinde de yok, dedi gururlandı Fatima.
Bundan sonra Medey, Fatima ile babası hakkında konuşmadı.
Medey uyuyamadı. O yatakta sağa sola dönerek daha düşüncelere daldı. Fatimalara ilk geldiği gün, onların güzel inşa edilmiş iki katlı evi, üzüm ağaçlarının yaprakları ile güneşten korunmuş, düp düz beton avlu Medey’e, masal evleri gibi göründü.
– Medey gel, ben sana bütün odalarımızı göstereyim, dedi Fatima, ninesi ve annesi ile kucaklaştıktan sonra.
– İşte bu mutfak odası. Burada ninem ile annemin tencereleri ve hem kendilerine gerekli kap kacakları duruyor.
Fatima gururlanarak “Buradaki silahları görüyor musun, bunları babam bütün Kafkasya’yı arayıp araştırıp bulup getirmiş,” dedi.
Medey’in gözleri patlayacak kadar büyüdü. Böyle ilginç şeyleri o ilk defa görüyordu. Duvarda her türlü alet edevat vardı. Burada geçmiş zamanlara ait gümüş kamalar, altın kaplanmış bel kemerleri, çok çeşitli eski tabancalar, tüfekler ve kerohlar7 asılmıştı. Birisi birisinden güzel yapılmış kamçılar duvarın çeşit çeşit yerlerine asılmışlar. Köşede ak koç gibi kamçı ve türlü türlü boynuzlar duruyordu.
– Bunları baban mı toplamış? diye şaşırdığını gizlemeden Medey Fatima’dan sordu.
– Tabii, daha da toplanacak şeyler çok, işte orada duran tüfeği görüyor musun? İşte o tüfek, iki yüz yıl önce yapılmış. Babam onu iki bin manete8 satın almış, dedi Fatima, muhteşem tabancayı göstererek.
– İki bin mi? İki yüz yıl önce yapıldığı için mi?, dedi Medey.
Fatima daha da gururlanarak “Bizdeki şeyler hiçbir müzede de yok, onlar onda hazine,” dedi.
Medey, “Fakat size neden gerekli bu şeyler?” diye sordu.
Fatima, göz kapağını, kaşını gererek “Onları babam bana topluyor, ben onun tek kızıyım,” dedi
– Sana mı? Sana neden gerekli, sen erkek değilsin de.
Fatima, Medey’i başka odaya çağırarak “Ben nereden bileyim? Babam söylemedi,” dedi.
Girdikleri odalarda olmayan her türlü şey vardı. Me-dey çok şeylere meraklanıp bakıp, bir odadan diğerine geçmeyi istemiyordu. En sonunda, onlar, Fatima’nın babasının oluşturduğu kütüphaneye girdiler. Büyük oda, uzunlamasına da ve enlemesinede duvar boylu boyunca raflar ile dizilip yapılmışlar ve onlar kitaplarla doldurulmuşlardı. Medey o kadar kitabı, kitapçıda da görmemişti. Hepsi de yepyeni.
– Bunların hepsi de sizin mi?
Fatima, övündüğünü gizlemeden “Tabii, bu evde olan şeyler bizimki,” dedi. Neden ise Medey raflardaki kitapları eli ile sıvazlayıp gitmeyi istedi. O arada eve Zelimhan girdi. O, çocuğun elini yayıp, avuç içleri ile kitapları tuttuğunu görerek “Oğlum, kitaplara dokunma, onları kirletirsin,” dedi ve Fatima kızım gidin, ninen size yemek yiyiniz diyor,” diye ekledi. Çocukları evden çıkardı.
– O günden başlayarak Medey neden gerekli kitapları raflara dizmeye, eğer onları okumayacaksak diye düşündü ve o şeyin anlamını çıkaramadı. Orada Medey’in aklına baba yurdu geldi. O geçen günleri, yazdığı şiirlerini aklına getirdi.
Medey kendi de nasıl şiir yazmaya başladığını bilmiyordu, o sadece ilk önce annesi Emis’e şarkı yazdığını biliyordu. Şarkıyı bir bilinen melodi eşliğinde söyleyip, sözlerini kendisi yazıp, onları da geliştirerek kâğıda dökmüştü. İşte ondan sonra çocuğun gönlü şiire birdenbire açılıp gitti. O zamanlarda Medey’in annesi Emis sağ idi. Çocuk evde yalnız bir odaya girer kapanırdı. Öyle yapa yapa, o oda Medey’in odası olmuştu.
Medey okuldan geldiğinde, âdeti üzere Emis’i kucaklar da, sonra yemeğini yer, kendi kendine her zamanki sandalyesine otururdu. Fakat Emis, oğlunun sandalyeye çöküp, elindeki kalemi çiğneyip durduğunu görür, ödevini yapan çocuğa, zararım dokunmasın diyerek evden çıkardı. Ev içinde kalıp otursa da, varlığı ile yokluğu belirsizdi, oturmayı severdi.
Bir gün, öğretmen kız Emis’lerin evinde bir hayli zaman oturup gitti. O Emis ile Medey hakkında söyleşti. Medey’de yorulup okuldan geldi.
Emis, sözünü yumuşatmaya çalışarak “Medey, tabakta kavrulmuş yer elması ile omlet var! Bugün senin sevdiğin yemekleri yaptım,” dedi.
O titreyerek gidip kadife divana yaslandı.
– Yüreğin mi sızlıyor? Yine ağır bir iş mi yaptın?
– Yok oğlum, ağır bir iş de yapmadım, yüreğim değil, dizlerim sızlıyor, hava bozulacak herhalde, diyerek annesi derin derin iç çekti.
Öğle vakti sonrası olsa da yere hâlâ serinlik düşmemişti. Güneş çoktan beri, dünyayı kurutuyor, yakıp kavuruyordu. Emis zavallı da kuruyup solup gitmekte olan yeşil otlara benziyordu. Çok alçak gönüllüydü. Eli ayağı sızlayıp hastalansa, ya da daralıp yüreği sıkılıp başlasa da, Emis, “Havalar değişecek herhalde” deyip, yağmuru özlediğini saklamıyordu. Medey annesine yaklaşarak, sonra onun ellerini okşayıp, dudaklarına değdirerek yumuşak, acımaklı öptü. Annesinin elleri ona yeni sağılmış sütün tadını aklına getirtti.
“O halde dinlensene, anne!” dedi Medey ve babası gezmede giydiği paltoyu askıdan alarak annesine örttü. Bir nice zaman Medey düşünceliydi; kafası karışıktı. Bir annesinin yanında oturmak istedi, bir de öteki odaya gidip yazıp çizip çalışarak şiir kurgusu geldi. Emis’te oğlunun başka odaya geçmek istediğini sezdiği için ki:
“Medey, sizin sınıfın sorumlusu– öğretmen kız gelip gitti. Seni övüyor,” dedi.
O sözleri duyan Medey’in sadece çenesi sarkıp düşmedi. “Nasıl beni övecek, daha geçenlerde boş gezen deyip duruyordu ya?” diyerek şaşırdı.
O arada Emis sözünü sürdürdü.
– Övdüğünde de öyle çok övüyor. Sadece diyor Medey üşengeç, ödev yapmadan geliyor. Eğer dersini evde bitirse, o nasıl güzel okuyacaktı, dedi.
Medey sinirlenerek, “Şikayet edip gitti desene!” dedi.
О проекте
О подписке
Другие проекты