Читать книгу «Raffaello» онлайн полностью📖 — Стефани Стори — MyBook.
cover




Bir rahibe beni itekleyerek odaya soktu. Haşhaş, kulak kiri ve kan kokuyordu; iyileştirilemeyecek şeyleri iyileştirmeye çalışan adamların kokuları… Pencereler kırmızı kadife perdelerle örtülüydü – aşıboyası gibi bir kırmızıdan bahsediyorum, ateş kırmızısı gibi turuncuya kaçan bir renk değil. Merak ettim, bir insan güneşin içeri girmesini engelleyip de bu kadar çok mumu neden yakardı? Oda sadece hekimler ve rahibelerle değil, mobilyalarla da doluydu. Annem eve çok fazla masa, sandalye ve sandık tıkıştırmıştı ve babam bunların tek bir parçasını bile çıkarmamıştı; annem öldükten sonra bile…

Üç yıl önce annem ve kız kardeşim hastalandığında “ölüm döşeği”nin ne anlama geldiğini bilmiyordum ama on bir yaşıma geldiğimde artık anlayacak kadar büyümüştüm.

Boya fırçasını tuttuğu eliyle parmaklarımı da tutarken “Boşuna Kutsal Cuma günü doğmadın,” dedi babam. Tahta sap etime battı. “Kaderinde yükselmek olmasaydı, Tanrı sana böyle bir cazibe ve yetenek bahşetmezdi.”

Ayakkabılarıma baktım. Derisi yıpranmış, üzerine mavi boya sıçramıştı. Sol ayakkabımın burun kısmında bir delik vardı. Yeni bir çift giymediğime pişman oldum.

Babam fısıldadı. “Promettimi…10

Annem de aynısını söylemişti. “Babanla ilgileneceğine söz ver.”

Babama da anneme verdiğim cevabın aynısını verdim. “Ne istersen yaparım.”

“Resimden asla vazgeçmeyeceğine söz ver.”

“Ama ben seninle gelmek istiyorum.” Sesimin, bir çocuğun sesi gibi çatallı çıkmasına üzüldüm.

“Kalmalısın Rafa, burada kalmalı ve dünyanın en büyük ressamı olmalısın. Tarihin en büyük ressamı.”

Yatağın karşı tarafından Evangelista da Pian di Meleto “Giovanni,” dedi; babamın en güvendiği yardımcısı, bir çan kulesi kadar uzun ve sağlam bir adamdı. “Çocuğun şu an buna ihtiyacı yok.”

“Daha azı, Tanrı’yı hayal kırıklığına uğratır oğlum. Beni de.”

Bir rahip, “Baban sayıklıyor,” diye fısıldadı.

“Çocukluk günlerin sona erdi.” Gözlerini kırpıştırdı. “Promettimi.”

Anneme verdiğim sözü tutmayı başaramamıştım: Babama yeterince iyi bakmamıştım. Bu seferkinde de başarısız olamazdım. “Söz veriyorum,” diye cevapladım.

“Gördün mü?” dedi Evangelista’ya. “Sana bunun, onu mahvetmeyeceğini söylemiştim.” Bana döndü. “Diyeceğim o ki oğlum, yapacak çok işin var. Çünkü sana bir meslek verdim, bunu yapmalısın. Kederlenmeye zaman yok. Çok çalışman gerek, ama asla üzüntü veya öfkeyle değil. Tanrı sana bir hayat verdi, ona sarılmalısın. Güzellik neşeden doğar. Bunu unutmazsan, bana verdiğin sözü tutarsın. Ve tutman gereken bu sözü tutacaksın.”

Keşke ölüm, tek bir sahneyi içeren bir altar panosu11 olsaydı, siz de öyle düşünmüyor musunuz? Ama bunun yerine pek çok panele yayılmış halde. Ölüm ânını yeniden resmedebilseydim, seçeceğim görüntü şu olurdu: Yatakta güçsüz düşmüş bir baba, eli açık ve boş; dua etmek için kollarını kaldıran rahibeler ve – yan tarafta – uzun saplı, uzun kıllı bir boya fırçasını yerden almak için eski bir dolabın dibine çömelmiş bir erkek çocuk… Ölüm böyle gelmeli. Değil mi?

Babamın nihayet büyük denize açıldığı o gece, onun atölyesine – artık benim olan atölyeye – döndüm. Asistanları eşyalarını toplayıp gittiler. Maestro ölmüştü, bakmaları gereken aileleri vardı ve on bir yaşındaki bir çocuktan onlara hayır gelmezdi. Her şeyi almışlardı. Boya kavanozları, panel yığınları, ipler, muşambalar, atölyenin iki tavuğu, hepsi gitmişti. Geride bıraktıkları tek şey karmaşaydı. Devrilmiş boş şişeler, yere saçılmış kılsız boya fırçaları, eski bir ahşap masaya yaslanmış üç ayaklı bir sandalye… Bir kova su aradım ama o bile gitmişti. Kapı eşiğinde diz çöküp cebimden babamın uzun saplı boya fırçasını çıkardım (o fırçayı babamın sertleşmiş parmaklarından çekip aldığımda ağlıyordum, bir rahipse beni sürüklemeye çalışıyordu, hiç de mükemmel bir manzara değildi). O fırçayı çamurlu yağmur suyu birikintisine daldırdım ve kıllarını ovaladım. Ovaladım, ovaladım ama yine de o yeşil tonundan kurtulamadım.

Cenazede Urbino Dükü Guidobaldo da Montefeltro’ya babamın güzelce çerçevelenmiş en iyi tablolarından birini – Bakire ve Çocuk – bana hediye ettiği için teşekkür ettim (eğer hayatta olsalardı dük ve düşese bu zarif olay için hâlâ borçlu olurdum). Ertesi sabah Dük beni bölgemizin en büyük ressamı Pietro Perugino’nun yanına çırak olarak gönderdi. Babam panel resimlerinde ağırlıklı olarak tempera12 boyaları kullanmıştı ama Perugino bana pigmentleri yumurtayla karıştırmayı bırakıp ketentohumu yağıyla karıştırmayı öğretti. Perugino, büyük Kuzeylilerin, Leonardo da Vinci’nin ve geleceğin boyası olan yağlıboyada ustalaşmama yardım etti. Tempera zayıftır, yağlıboya zengindir. Tempera hızlı kurur, yağlıboya yavaş. Tempera düz renk bloklarına dayanırken yağlıboya gölgelerde yaşar. Geç yattım, erken kalktım ve o kadar çok renk karıştırdım ki havanım ve tokmağım incelmeye başladı.

On dört yaşına geldiğim zaman Perugino, ustaları incelemem için beni Floransa’ya götürmeyi kabul etti. O altı günlük yavaş yolculukta dağları aşarken çok önemli olduğumu düşünmüştüm. Floransa’nın kötü günler geçirdiğine dair söylentiler duymuştum. Medici ailesi ne zamandır Floransa’nın fiili hükümdarıydı? Yüz yıldan fazla mı olmuştu? Aile sürgün edildikten sonra, birinin yetki boşluğunu doldurması gerekiyordu, bu yüzden de o deli rahip sahneye girdi. Medici açgözlülük öğretisini vaaz ederken, o keşiş yoksulluk ve Tanrı’nın gazabını konu edinen menkıbeler anlatıyordu. Ama uyarıları ciddiye almadım. Hiçbir vaiz, ne kadar iyi olursa olsun, Floransa gibi bir şehri sanat sevgisinden uzaklaştıramazdı.

Yanılmışım, certo.

Kanıt, Botticelli portresinin etrafını alevler sararken eskiz defterimi ellerimden almaya çalışan o kadındı. Onu kurtarmak için zamanım daralıyordu, bu yüzden kadına baktım ve en iyi gülümsememi takındım – sadece gamzelerimden birinin göründüğü çarpık gülümsememden bahsediyorum – ve “Bunlar ibadet için yapılmış resimler, hanımım. Esasen Meryem Ana’nın resimleri,” dedim.

“Meryem Ana mı?” Etrafımızda birkaç adam toplandı. Kendimi o deli rahibin garip müritlerinden oluşan duvarlarla dolu bir kuyunun dibinde duruyormuş gibi hissettim.

“Bir çocuk başka ne çizebilir?” Eskiz defterimi çıkardım ve sayfaları karıştırdım. Gerçeği söylüyordum – büyük ölçüde yani. Çoğunlukla Meryem çizimlerinin olduğu bir defterdi. Arka arkaya birkaç güzel Meryem çizimi olduğunu bildiğim yerde durdum. “Dünyadaki en mükemmel kadının çizimlerinden başka bir şey yok.”

Arkadan bir sayfa çekerken “Ve çıplaklar!” diye bağırdı o kadın.

Çizim, pagan Yunan tanrıçası Afrodit’i gösteriyordu, bu tür bir dini toplantı için tam olarak uygun bir konu değildi. Kaçmama engel olan şişman bir adama doğru gerilerken “Meryem böyle çizilir,” dedim. “Önce doğal vücudu çizersin, sonra da kıyafet eklersin.”

“Ne olursa olsun o çizimler ateşe atılacak.” Kadın boynumdan tuttu ve beni ateşe doğru itti.

Bana eskiz defterimi yaktırırsa içindeki çizimleri yeniden yapabilir miydim? Hayır. Bir eskiz, yalnızca bir sahneyi değil, bir sanatçının kariyerindeki belirli bir ânı da kâğıda yansıtır ve o an her zaman değişir. Leonardo’nun dediği gibi eskiz yapmak, hızla akan bir nehre adım atmak gibidir; asla aynı nehre iki kez giremezsin. (Tamam, evet; Leonardo, Herakleitos’un sözünü başka şekilde ifade ediyordu sadece, ama ben, kötü şöhretli, hoşnutsuz bir Yunan yerine bu sözü büyük usta Vinci’den alıntılamayı tercih ediyorsam ne olmuş?)

Botticelli’ye baktım – neredeydi? İşte orada. Tablodaki kadının solgun yüzünde bir parıltı vardı. Hâlâ kurtarabilirdim ama o sırada önümde kaç kişi eşyalarını ateşe atmak için bekliyordu? On beş mi, yirmi mi? Sıra neden bu kadar yavaş ilerliyordu? Ve ateş neden bu kadar sıcaktı? Duman burnuma ve ağzıma sızdı. Gözlerim yanmaya başladı.

Bir çocuğun yanağında yaşlar görmek kadını yumuşattı. “Annenle baban nerede?”

Büyük, yuvarlak gözlerimi yukarı çevirdim – yangını hayli dramatik bir şekilde yansıtacaklarını biliyordum – ve içimi çektim. “İkisi de büyük denize gitti, sinyora.”

“Neden…” Gözleri yaşlarla doldu. “Sana örnek olacak kimsen yok mu yani?”

Başımı iki yana salladım.

Yüzümü ellerinin arasına aldı ve “Günahkâr eşyalarınızı Tanrı’ya verin. Böylece sizi – hepimizi – kurtarıp bir mucizeler denizine alacak,” dedi. Yüzü inançla parladı. Gözlerindeki yaşlar, umut gözyaşlarıydı. Onun için üzüldüm.

Babamın karnındaki şişkinliği ilk gördüğümde, Tanrı’nın bir mucize bahşettiğine ve babamı hamile kalan ilk erkek kıldığına inanmıştım. Babam, hiç şüphesiz bir kız olacak ve büyüyünce kendi kızlarını doğurup anne olacak o bebeği dünyaya getirecekti. Evimiz yine anneler ve kız kardeşlerle dolacaktı. Ama bu, Tanrı’nın mucizeler bahşetmediğini ve bir adamın karnında büyüyen bir şişkinliğin asla yeni bir yaşamın emaresi olmadığını, yalnızca bir hastalığı gösterdiğini keşfetmemden önceydi.

Bu yüzden o hanımefendi – o deli rahibin müridi – için üzüldüm çünkü Tanrı’nın mucizeler bahşetmediği gerçeğini henüz öğrenmemişti ve bunu öğrenmek acı vericiydi, öyle değil mi?

“Evet, evet!” Ağladım, bir kolumu havaya kaldırdım ve İncil’de bahsi geçen, iblislerden kurtulan şu çocuk gibi gözlerimi tekrar yukarı çevirdim. “Tanrı’yı hissediyorum!” Kadın beni kurtuluşa götürdüğü için Tanrı’ya şükretmek üzere dizlerinin üzerine çökerken yüzümü bıraktı. Geriye doğru tökezledim, ayaklar ve bacaklardan oluşan bir ormanın arasına düştüm.

Kadın, “Çocuk!” diye haykırdı. “O çocuğa yardım edin, bayıldı!”

Eskiz defterimi göğsüme sıkıca bastırarak bacak ormanının arasından fırladım. Ateşin kıyısına doğru ilerledim. Tablo neredeydi? Bir ayna, bir yığın kitap, bir klavsenin kapağı… İşte! Neredeyse kül olmuştu ama yüzü hâlâ sağlamdı. Sol elimle – çünkü sol elim olmadan da resim yapabilirdim – alevlere uzandım ama ateş kıvrıldı ve bir tarafı çöktü. Küller beni örttü. Öksürdüm ve Botticelli’ye, daha doğrusu bir zamanlar olduğu yere baktım. Artık geriye külden başka bir şey kalmamıştı.

Meydanın bir kenarında bekleyen Perugino’yu bulmam uzun sürmedi. “Botticelli nerede?” diye sordu.

Başımı iki yana salladım.

Kolunu omzuma attı ve bizi aceleyle meydandan çıkardı. Yapmamam gerektiğini biliyordum – Lut’un karısı, Sodom, tuz falan-13 ama geriye dönüp baktım. O gece kaç sanat eseri alevler içinde kalmıştı?

Annem öldükten sonra, babamı atölyesinde Kutsal Aile’nin bir resmine altın varak eklerken bulmuştum. Saray eşrafının geri kalanı sarayda yas tutuyordu, bu yüzden “Burada ne yapıyorsun?” diye sordum.

O da, “Dünyayı olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi resmediyorum,” diye yanıtladı.

O geceki ateşe dönüp baktığımda, ben de öyle yapmaya karar verdim. Endişe, sefalet veya şiddet sahneleri çizmeyecektim; dünya bunlardan çoktan bıkmıştı. Hayır. Güzelliğin resmini öyle çok çizecektim ki hiçbir ateş hepsini birden yok edemeyecekti. Ve belki, sadece belki, yeterince resim yaparsam, dünya benim resimlerime benzer ve olması gerektiği kadar mükemmel olurdu. Ve dünyayı – biraz da olsa – güzelliğe yöneltecek kadar iyi resim yapabilirsem, o zaman babama verdiğim sözü de tutmuş olurdum ve ben, Raffaello Sanzio, gerçekten de tarihin en büyük ressamı olurdum.