James H. Burch’un çalışma arkadaşı veya emanetçisi, New Orleans’taki köle hücresinin bekçisi, samimi ve dindar Bay Theophilus Freeman, sabah erkenden hayvanlarının arasındaydı. Yaşlı adam ve kadınlar tekmelerle, daha genç yaştaki köleler ise kulak hizasına atılan sert kırbaç darbeleri ile uyandırıldı. Bay Theophilus Freeman o gün mallarını hazırlayıp satış yerinde görücüye çıkarmak ve büyük işler başarmak için gayretli gayretli koşuşturuyordu.
İlk olarak baştan aşağı yıkanmamız ve sakalı olanların tıraş olması gerekiyordu. Sonra her birimize ucuz ama temiz kıyafet verdiler. Erkeklerin şapka, ceket, gömlek, pantolon ve ayakkabıları; kadınlarınsa pamuklu elbiseleri, başlarını bağlamak için eşarpları olmuştu. Müşteriler kabul edilmeden önce doğru düzgün hazırlanalım diye bahçedeki binanın ön tarafında bulunan büyük odaya götürüldük. Odanın bir tarafına adamlar, diğer tarafına kadınlar dizildi. En uzun olan, sıranın başına, daha kısası yanına gelecek şekilde boy sırası yapıldı. Emily kadınlar sırasının en arkasındaydı. Freeman kim olduğumuzu bilmemiz gerektiğini söyledi, akıllı ve canlı görünmemizi tembihledi. Bazen tehdit etti, bazense öğütler verdi. Gün içerisinde bizi “akıllı görünme” sanatında ve gideceğimiz yere kesin tavırlarla gitmemiz konusunda eğitti.
Öğleden sonra karnımız doyunca tekrar bir tören yaptık ve dans etmeye zorlandık. Siyahi bir çocuk olan ve bir süredir Freeman’a ait olan Bob, keman çalıyordu. Yanında duruyordum ve ona “Virginia Reel”ı çalıp çalamadığını sordum. Çalamadığını söyleyip aynı soruyu bana yöneltti. Çaldığımı söyleyince kemanı bana uzattı. Bir melodi tıngırdatıp bitirdim. Freeman devam etmemi emretti. Çok hoşuna gitmişe benziyordu; Bob’a ondan çok daha iyi olduğumu söyledi. Böyle söylemesi müzisyen arkadaşımı oldukça üzmüştü.
Ertesi gün bir sürü müşteri Freeman’ın “yeni sürüsünü” incelemek üzere davet edildi. Freeman’ın çenesi çok düşüktü; meziyetlerimizi ve niteliklerimizi uzun uzadıysa anlatıyordu. Aynı at satacak veya alacak bir jokey gibi, müşteriler ellerimizi, kollarımızı, bedenlerimizi yoklayıp bizi kendi etrafımızda döndürürken ve ne yapabildiğimizi sorup ağzımızı açmamızı, dişlerimizi göstermemizi isterken Freeman da başımızı dik tutup buyurduğu hızda ileri geri yürümemizi söylüyordu. Bazen bir adamı veya kadını bahçedeki küçük eve götürüp soyar ve daha özenli bir şekilde incelerlerdi. Kölenin sırtındaki yara izleri, isyankar veya boyun eğmez bir ruhun göstergesi olarak kabul edilir, bu da onun fiyatını düşürürdü.
Faytoncu aradığını söyleyen bir beyefendi beni gözüne kestirmiş gibiydi. Burch’la konuşmasından şehirde yaşadığını öğrenmiştim. Onun beni satın almasını çok istemiştim, çünkü New Orleans’tan kuzeye giden bir gemiye atlayıp kaçmam çok da zor olmazdı. Freeman benim için ondan on beş bin dolar istedi. Yaşlı beyefendi çok fazla olduğu konusunda ısrar edip zor zamanlardan geçtiğimizi söyledi. Freeman ise benim sağlığı sıhhati yerinde, sağlam ve akıllı biri olduğumu söyledi. Müzikal yeteneklerime değinmeden de geçmedi. Ama yaşlı beyefendi bu zencinin herhangi sıra dışı bir yeteneği olmadığını ve nihayetinde tekrar arayacağını söyleyip gitti. Ama gün içerisinde birkaç satış yapılmıştı. Natchezli bir tarla sahibi David ve Caroline’ı birlikte satın aldı. Ayrılmıyor olmanın verdiği mutlulukla yüzlerinde kocaman bir gülümseme belirirken bizi bırakıp gittiler. Baton Rouge taraflarından gelen bir tarla sahibine satılan Lethe’nin ise giderken gözleri sinirden parlıyordu.
Aynı adam Randall’ı da satın aldı. Küçük dostumuza hareketliliğini ve kondisyonunu göstermesi için zıplaması, etrafta koşması ve diğer şeyler yapması söylenmişti. Ticaret devam ederken Eliza sesli sesli ağlıyor, ellerini sıkıyordu. Adama, kendisini ve Emily’i de birlikte almazsa Randall’ı almaması için yalvardı. Öyle yaparsa gelmiş geçmiş en sadık köle olacağına söz verdi. Adam para yetiştiremeyeceğini söyledikten sonra Eliza ani bir kedere kapılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Freeman vahşet dolu yüzüyle kırbaç tuttuğu elini havaya kaldırdı ve kendisine dönüp gürültüyü kesmesini, yoksa onu kırbaçlayacağını söyledi. Böyle bir şeyin olmasına, bu şekilde ağlanıp sızlanılmasına izin veremezdi. Eliza’yı bahçeye götürüp ona yüz kırbaç vururdu. Evet, bu dünyayı anında Eliza’ya dar ederdi; yapmazsa ölürdü. Eliza adamın önünde büzülüp kaldı. Gözyaşlarını silmeye çalışıyordu ama boşunaydı. Ömrünün şu kalan zamanını çocuklarıyla birlikte geçirmek istediğini söyledi. Freeman’ın kaş çatmaları da, tehditleri de dertli anneyi susturamamıştı. Onlara üçünü ayırmamaları için yalvarıyor, adeta dileniyordu. Tekrar tekrar oğlunu ne kadar çok sevdiğini söylüyordu onlara. Birçok kez verdiği sözleri tekrarladı: Adam üçünü birlikte satın alırsa nasıl sadık ve itaatkar olacaktı, ömrünün son anına kadar gece gündüz ne kadar sıkı çalışacaktı. Ama tüm bunlar nafileydi; adamın üçünü birden alacak parası yoktu. Artık pazarlık yapılmıştı. Randall tek başına gitmeliydi. Sonra Eliza oğluna doğru koşup onu tutkuyla tekrar tekrar öptü. Anneciğini unutmamasını söyledi. Tüm bunlar, annesinin gözyaşları çocuğun yüzünden yağmur gibi akarken oluyordu.
Freeman, Eliza’ya söverek, ona zırıldayıp duran bir hizmetçi kız olduğunu söyledi ve yerine gidip uslu durmasını emretti. Biraz daha bu duruma katlanamayacağına yemin etti. Çok dikkatli olmazsa yakında onu ağlatacak bir şey bulacağını ve bundan emin olabileceğini söyledi.
Baton Rougelu tarla sahibi yeni aldıklarıyla yola çıkmaya hazırdı.
“Ağlama anneciğim. Uslu bir çocuk olacağım. Ağlama…” dedi Randall kapıdan çıkıp giderlerken arkasına bakıp.
Yavrucağa ne olduğunu Tanrı bilir. Gerçekten kahredici bir sahneydi. Cesaretim olsaydı ben de ağlardım.
Orleans Gemisi’yle gelen hemen hemen herkes o gece hastalanmıştı. Baş ve sırt bölgesinde şiddetli ağrıdan yakınıyorlardı. Küçük Emily, sürekli ağlıyordu ki normal şartlarda pek ağlamazdı. Sabahleyin bir doktor çağrıldı ama şikayetlerimizin nedenini tespit edemedi. Beni muayene edip belirtilerle ilgili sorular sorarken ona, Robert’ın ölümünden bahsederek, şahsen çiçek hastalığından şüphelendiğimi söyledim. Gerçekten durumun böyle olabileceğini ve başhekimi çağıracağını söyledi. Kısa süre içinde Dr. Carr dedikleri kısa boylu, açık renk saçlı başhekim geldi. Teşhisin çiçek hastalığı olduğunu söylediği gibi herkesi bir panik sardı. Dr. Carr gittikten kısa bir süre sonra Eliza, Emmy, Harry ve ben bir at arabasına bindirilip şehrin dışındaki büyük, beyaz mermerden yapılmış hastaneye getirildik. Harry ve ben yukarı katlardaki odalardan birine yerleştirildik. Çok hastaydım. Üç gün resmen kör olmuştum. Bir gün bu halde yatarken Bob içeri girdi ve Dr. Carr’a kendisini Freeman’ın yolladığını, nasıl olduğumuzu merak ettiğini söyledi. Doktor ona, Platt’ın çok kötü olduğunu ama saat dokuza kadar hayatta kalabilirse iyileşebileceğini belirtmesini söyledi.
Ölümü bekliyordum. Önümde yaşamak için çok da bir sebep yoktu ama ölümümün yaklaşması beni ürkütüyordu. Hayatımı aile içinde sürdürme umudum olmayabilirdi ama bu koşullarda, yabancıların arasında yok olup gidecek olmak da acı veriyordu.
Hastanede hem kadın hem erkek, her yaştan bir sürü hasta vardı. Binanın arkasında tabut üretiyorlardı. Biri öldüğünde cenazeciye gelip ölüyü kimsesizler mezarlığına götürmesi için çan çalıyorlardı. Her gün her gece çalan çan, acıyla bir başkasının daha öldüğünü haber veriyordu. Kriz geçip canlanmaya başladıktan sonraki iki hafta iki günü takiben, yüzümde hastalığın emareleri (ki bugün hâlâ yüzümde izleri var), Harry’le birlikte hücreye döndüm. Eliza ve Emily de ertesi gün bir at arabasıyla geri getirildi. Sonra tekrar alıcılar denetleyip incelesin diye satış yerine yürüdük. Faytoncu arayan yaşlı beyefendi söz verdiği gibi tekrar arar ve beni alır diye ümit ediyordum. Öyle olursa tekrar özgürlüğüme kavuşurum diye bir güven vardı içimde. Müşteri ardına müşteri geldi ama yaşlı beyefendi bir daha hiç görünmedi.
Sonra bir gün biz bahçedeyken Freeman gelip satış yerindeki yerlerimize geçmemizi emretti. Girdiğimizde bir beyefendi bizi bekliyordu. Hikayenin devamında sık sık bu adamdan bahsedeceğim için ilk görüşte fiziksel görünümünü anlatmam ve karakter değerlendirmesini yapmam uygunsuz kaçmaz diye düşünüyorum.
Boyu ortalamanın üstündeydi, biraz öne doğru eğilmişti. Orta yaşlı, yakışıklı bir adamdı. İnsanı iten bir tarafı yoktu; aksine güler yüzlü biriydi. Hem yüzü, hem de ses tonu çekici bir adamdı. Bu güzel niteliklerin hepsini bünyesinde toplamıştı. Neler yapabileceğimize, ne tür işlere alışkın olduğumuza, onunla yaşamayı isteyip istemeyeceğimize, bizi alsa uslu durup durmayacağımıza benzer sorular sorarak aramızda biraz dolaştı.
Biraz incelemeden ve fiyatlarla ilgili muhabbetten sonra Freeman’a benim için bin, Harry için dokuz yüz, Eliza için de yedi yüz dolar teklif etti. Çiçek hastalığı mı değerimizi düşürmüştü, yoksa başka bir şey mi Freeman’ın benim için uygun gördüğü ilk fiyattan beş yüz dolar aşağısına tav olmasını sağlamıştı bilemiyorum. Her neyse, biraz kurnaz kurnaz düşündükten sonra teklifi kabul ettiğini söyledi.
Bunu duyan Eliza, yine sancılandı. Zaten hastalık ve üzüntüden bitkin düşmüş, gözlerinin feri iyice sönmüştü. Takip eden sahneyi sessizce atlayıp geçsem ne güzel olurdu. Hiçbir dilin anlatmaya yetmeyeceği kadar acıklı ve etkileyici bir sahneydi bu. Ölmüş çocuklarının yüzünü son kez öpen anneler gördüm; mezarlarına toprak atılırken yavrularının sonsuza uğurlanışını izleyen anneler gördüm ama hiç Eliza’nın Emily’den ayrıldığı zamanki yoğunlukta, öylesine ölçüsüz, uçsuz bucaksız keder görmemiştim. Kadınlar kısmından ayrılıp Emily’nin olduğu yere koştu ve onu kollarına aldı. Çocuk bir tehlikenin geleceğini hissetmiş gibi, içgüdüsel olarak ellerini annesinin boynuna sardı ve küçük kafasını onun göğsüne bastırdı. Freeman sertçe sessiz olmasını söyledi ama o aldırış etmedi. Adam Eliza’yı kolundan tuttu ve vahşice onu kendisine doğru çekti ama kadın kızına daha sıkı sarıldı. Sonra ona küfürler yağdırıp öyle insafsızca vurdu ki kadın arkaya doğru sendeleyip düşecek gibi oldu. Ah! İşte o zaman ayrılmamaları için öyle yürek parçalarcasına yalvarıp dilendi ki! Neden birlikte satın alınamazlardı? Neden yavrularından biriyle beraber olmasına izin verilmiyordu? “Merhamet gösterin, merhamet gösterin efendim!” diye dizlerinin üstüne kapaklanıp ağladı. “Lütfen efendim, Emil’yi almayın!” Onu benden ayırırsanız tekrar çalışamam, ölürüm.”
Freeman tekrar araya girdi ama Eliza onu umursamayıp ısrarla yalvarmaya devam ediyordu: Randall zaten onun elinden alınmıştı, onu bir daha göremeyecekti, bu korkunç bir şeydi. Tanrım! Onu; gururu, tek sevgilisi, annesi olmadan yaşayamayacak kadar küçük olan Emily’sinden ayırmak çok acı, çok zalimce bir şeydi!
Bu kadar yalvarıp yakarmadan sonra Eliza’nın alıcısı, etkilenmiş olacaktı ki, bir adım öne çıkıp Freeman’a, Emily’i alacağını söyleyip fiyatını sordu.
“Fiyatı ne mi? Onu satın almak mı?” diye karşılık verdi Theophilus Freeman. Sonra kendi sorusunu yanıtlarcasına ekledi: “Onu satmıyorum. Satılık değil.”
Adam o kadar küçük yaşta birine ihtiyacı olmadığını, onun kendisine kâr sağlamayacağını ama annesi onu çok sevdiğinden, ayrıldıklarını görmektense kız için iyi bir ücret ödeyebileceğini söyledi. Ama onun bu insani teklifine Freeman’ın kulakları tamamen kapalıydı. Onu şu anda hiçbir şekilde satmaya yanaşmıyor, birkaç yıl sonra ondan kazanacağı öbek öbek para olduğunu söylüyordu. New Orleans’ta Emily gibi özel, güzel, süslü bir parçaya beş bin dolar verecek yeterince adam olduğunu dile getiriyordu. Hayır, hayır, onu şu anda satamazdı. O bir güzellik, bir resim, bir bibloydu. O normal ırktan bir insandı; kalın dudaklı, aptal, pamuk toplayan zencilerden değildi. Öyle olsaydı Freeman ölü sayılırdı.
Eliza, Freeman’ın Emily’den ayrılmama konusundaki kararlılığını duyunca çılgına dönmüştü.
“Onsuz bir yere gitmem. Onu benden alamazlar!” diye feryat etti. Yakınmaları, Freeman’ın ona sessiz olmasını söyleyen yüksek ve öfkeli sesine karışıyordu.
Bu esnada Harry ile ben bahçeye gidip battaniyelerimizle döndük ve ayrılmak üzere ön kapıda beklemeye koyulduk. Alıcımız, Eliza’ya o kadar üzülmesine karşın onu satın aldığı için pişman olmuş gibi bir hali vardı. Bize yakın duruyordu. Nihayetinde sabrı tükenen Freeman, sımsıkı sarılan Emily ve annesini var gücüyle birbirlerinden ayırana kadar bekledik.
Annesi öne doğru hunharca itilirken çocuk, “Beni bırakma anne, beni bırakma!” diye çığlık atıyordu. “Beni bırakma, geri gel anneciğim!” diye ağlamaya devam ederken küçük kollarını yalvarırcasına ona doğru uzatıyordu. Ama ağlaması boşunaydı. Kapıdan dışarı, sokağa doğru iteklendik. Hâlâ annesine seslenişini duyuyorduk: “Geri gel anne, beni bırakma, geri gel anneciğim!” Bebek sesi azaldı, azaldı ve en nihayetinde araya mesafe girince tamamen duyulmaz oldu.
Eliza bundan sonra Emil’yi de, Randall’ı da ne gördü, ne de duydu. Ama ikisi de gece gündüz aklındaydı. Pamuk tarlarında, kulübede, her yerde ama her yerde onlardan bahsediyor, sanki beraberlermiş gibi onlarla konuşuyordu. Sadece o hayaller alemine gittiğinde ya da uyuduğunda rahatlayabiliyordu.
Daha önce söylediğim gibi, o sıradan bir köle değildi. Sahip olduğu zekaya, birçok konuya ilişkin genel kültürü eklemişti. Onun baskılanmış sınıfına nadiren tanınan ayrıcalıklara nail olabilmişti. Daha üst insanların hayat standardına yükseltilmişti. Uzun yıllar kendisine ve çocuklarına tanınan özgürlük, gece ve gündüz yolunu aydınlatmıştı. Esaret çölündeki yolculuğunda, Pisgah eyaletinin zirvesine çıkıp “vaat edilmiş ülkeyi” görmüştü. Hiç beklenmeyen bir anda hayal kırıklığı ve umutsuzlukla dolup taşmıştı. Özgürlüğün görkemli görüntüsü, onu esarete sürdüklerinde görüş alanından yavaş yavaş uçup gitmişti. Ama şimdi “geceleyin acı acı ağlıyor, yanaklarında gözyaşı; dostları ona hainlik etti, düşman oldu.4”
Eliza’nın son yavrusundan ayrılışı
О проекте
О подписке
Другие проекты