Sonraki işim nehre inmekti. Boyundan gördüğüm geçidin izini kaybetmiştim ama bulmamı mümkün kılacak bazı notlar almıştım. Yaralı ve gergindim. Ayrıca üç haftadan fazla süredir sert yüzeyde yürümüş olduğumdan botlarım çürümeye başlamıştı; ama sanki giyildiği günkü gibiymiş gibi ciddi tehlike atlatmadan nehre inebildim. Yolumu daha kolaylamıştım.
İki saat içinde çalıların az olduğu çam ormanına girdim ve başka bir uçurumun kıyısına gelinceye kadar hızla indim. Epey tehlikeli oldu ama nihayet bunu da atlattım. Saat üç ya da beş civarı kendimi nehir yatağında buldum.
Diğer taraftaki vadi sırtına bakarak yaptığım hesaplamaya göre üzerinde olduğum sırt dokuz bin fitten yüksek olamazdı ve şu an inmekte olduğum nehir yatağı da deniz seviyesinden üç bin fit yukarıdaydı.
Su inanılmaz bir şekilde akıyordu ve her milde bir 40-50 fitten alçak olmayan şelaleler vardı. Bu, kesinlikle ustamın sürüsünün otladığı yerden kuzeye doğru akan nehirdi ve bildik yerlere gelmek için aşılmaz boğazı geçmek gerekiyordu; tıpkı o ülkenin diğer nehirlerindeki gibi. Ovalardaki boğazdan çıktığı noktada deniz seviyesinden yaklaşık iki bin fit yüksekte olmalıydı.
Dere kenarına varır varmaz bu durum sandığımdan daha az hoşuma gitti. Nehir ana buzullara yakın ve çamurluydu. Akıntı çok geniş, sürekli ve sertti; hatta deniz kenarındaki gibi küçük taşların suyun altında birbirine çarpma seslerini duyabiliyordum.
Geçiş söz konusu bile değildi. Hem yüzüp hem de erzakımı taşıyamadım ve çıkınımı bırakmayı da göze alamadım. Tek şansım ufak bir sal yapmaktı ama onu da yapması zor olurdu ve yapılsa da pek de güvenli olmazdı; böyle bir akıntı yalnız bir kişiye göre değildi.
O akşam başka bir şey yapmak için geç olduğundan geri kalan vaktimi nehrin kenarında aşağı yukarı gezinerek ve en uygun geçiş yolunu nerede bulabileceğimi araştırarak geçirdim. Sonra erkenden kamp kurdum ve müziksiz, sessiz, rahat bir gece geçirdim. Benim hayal gücümden başka bir şey olmadığını bildiğim hâlde önceki akşamın heyecanıyla bana Chowbok’tan duymuş olduğum sesi hatırlatan müzik sesi bütün gün aklımdan çıkmadı.
Ertesi gün etrafta bolca bulunan ve yaprakları şeritlere ayrıldığında en güçlü ip kadar kuvvetli olan süsen ya da zambak görünüşlü bitkinin kuru saplarını toplayıp birleştirmeye başladım. Bunları su kenarına taşıdım ve kendime sert bir platform yapmaya koyuldum.
Sazlar on ya da on iki fit uzunluğunda ve çok güçlüydü ama hafif ve delikliydi. Salımı, yığınlarca sazı aynı bitkinin yapraklarından şeritlerle bağlayıp diğer filizleri karşılıklı düğümleyip doğru yönlerde düzgün ve kuvvetlice birbirine doğru bükerek yaptım. Bitirmemneredeyse saat dördü buldu ama hâlâ karşıya geçmek için yeterli gün ışığım vardı ve bunu bir an önce yapmaya karar verdim.
Nehrin daha geniş ve nispeten daha durgun olduğu, azgın akıntılı yerden yetmiş seksen metre yukarıda bir yer seçmiştim. Bu noktada salımı yaptım. Suya indirdim, çıkınımı ortaya koydum ve elime en uzun sazlardan birini alarak bindim; böylece nehrin sığ yerlerinde kendimi iterek ilerleyebilirdim.
Kıyıdan yirmi otuz metre kadar gayet iyi ilerledim ama bu kısacık mesafede bile bir yerden diğerine geçerken neredeyse salımı deviriyordum. Sonra su birden çok derinleşti, olduğum yerde kalmak amacıyla tahta çubuğu dibe bastırmak için sıkıca asıldım ve birkaç saniye bu şekilde kaldım. Çubuğu yerden çektiğimde kendimi şiddetli akıntıyla aşağılara doğru sürüklenirken buldum.
İkinci akıntıyla salın üstünde kontrolümü tamamen kaybettim. Telaş, gürültü ve sonunda beni alabora eden sulardan başka hiçbir şey hatırlayamıyorum. Ama sonra her şey düzeldi ve kendimi kıyıya yakın, en fazla dizlerime kadar gelen suda salımı karaya çekerken ve -ne mutlu ki- ulaşmaya çalıştığım nehrin sol kıyısında buldum.
Karaya çıktığımda başladığım noktadan bir milden belki biraz daha az aşağıda olduğumu fark ettim. Çıkınım ıslaktı ve ben sırılsıklamdım; ama haklı çıkmıştım ve biliyordum ki zorluklar bir süreliğine bitmişti.
Sonra ateş yaktım ve kurulandım; aynı zamanda nehir yatağında ve yakınında çokça bulunan birkaç ördek ve martı yakaladım. Böylece Chowbok beni bıraktığından beri ilk kez sadece güzel değil hem de çok canımın çektiği bir yemeğim olmuştu, üstelik yarın sabaha da kahvaltım hazırdı. O gittiğinden beri yetersiz beslenmiştim.
Chowbok’u düşündüm. Benim için ne kadar işe yarar olduğunu ve yokluğuyla ne kadar çok kayba uğradığımı, benim için şimdiye kadar hiç yapmamış olduğu şeyleri yaptığını ve kesinlikle benim yapabileceğimden çok daha iyi yapabileceğini…
Dahası onu Hristiyan yapmayı gerçekten çok istemiştim. O da zaten görünüşte benimsemişti Hristiyanlığı; ama bu dinin onun o anlaşılmaz aptal doğasında derin kökler salabildiğini sanmıyorum. Onu kamp ateşinin başında sorguya çekerdim ve anne tarafından bir başrahip torunu biri olarak babamın İngiliz Kilisesi’nde papaz olduğu gerçeğini söylemeden kendisine üçlü birliğin6ve gerçek günahların gizemlerini anlatırdım.
Bu nedenle bu görev için oldukça uygundum. Ayrıca Aziz James’in, “Günahkâr birini (Chowbok kesinlikle öyleydi.) dine yönlendiren kişi aynı zamanda onun birçok günahını da saklamalıdır.” sözünü hatırlayarak mutsuz bir yaratığı ızdırabın sonsuzluğundan kurtarma çabamın ötesinde, çok da istekliydim.
Bu yüzden Chowbok’un din değiştirmesinin, son zamanlardaki tatsız deneyimlerimin ve önceki hayatımdaki hiç de memnun olmadığım engeller ve düzensizliklerin bedeli olduğunu düşündüm.
Aslında bir keresinde onu vaftiz edecek kadar ileri gitmiştim ama daha önce hiç vaftiz edilmediğini -bundan sonra adının misyoner olarak William olduğunu söylemesinden- anladım. Bu, büyük ihtimalle katıldığı ilk ayindi.
Misyonerlik açısından ikincisini ve daha da önemlisi hem bebekleri hem de din değiştiren yetişkinleri vaftiz ettikten sonra gereken töreni yapmamanın büyük bir cahillik olduğunu düşündüm; ikimizin de maruz kalacağı riskleri düşününce daha fazla erteleme olmaması gerektiğine karar verdim.
Şükür ki saat henüz on iki olmamıştı, böylece onu maşrapalardan biriyle (bulabildiğim tek kap) vaftiz ettim ve bunun yeterli olduğuna inandım. Sonra onu inancımızın en derin gizemleriyle ilgili bilgilendirmeye ve sadece görünüşte kalmayan yürekten bir Hristiyan yapmaya karar verdim.
Şu bir gerçek ki Chowbok zor öğrenen biri olduğundan başarılı olamayabilirdim. Gerçekten de onu vaftiz ettiğim gün yirmi kez konyak çalmaya çalıştı ki bu da onu doğru şekilde vaftiz edip etmediğim konusunda beni huzursuz etti.
Kendisine bir misyoner tarafından verilen -yirmi yıldan eski-bir dua kitabı vardı, ama ona göre içindeki tek önemli şey; – kendini isminden büyülendiği Mary Magdalene’in7kimliğinden tamamen alamasa da- her seferinde çok duygulandığını söylediği ve gerçekten de ona manevi açıdan önemliymiş gibi görünen “Adelaide the Queen Dowager”8başlığıydı.
Aslında görünüşte duygusuz biriydi ama onu eşeleyerek kendi dinine olan inancını yok ettim ki bu da onu Hristiyan yapmada yolu yarılamak demekti ve şimdi bütün bunlar benden alınmıştı. Artık ne ben ona ruhani olarak yardım edebilirdim ne de o bana fiziki açıdan kazanç sağlayabilirdi. Ayrıca yanımda birinin olması yalnızlıktan daha iyiydi.
Bu fikirler aklımdan geçtikçe hüzünlendim ama ördekleri haşlayıp yiyince kendimi daha iyi hissettim. Çok az çayım ve idareli kullanırsam on beş gün yetecek kadar bir tabaka tütünüm kalmıştı. Aynı zamanda sekiz çöreğim ve her şeyden önemlisi hava soğuk olduğu için şu an dörde indirdiğim yaklaşık altı ons konyağım vardı.
Şafakla beraber kalktım ve bir saat içinde yola koyuldum. Yalnızlığın yükünden zayıf denmese de tuhaf hissediyordum kendimi. Yine de ne kadar çok tehlikenin üstesinden geldiğimi ve bugün yüksek dağın zirvesine çıkacağımı düşündükçe umutlanıyordum.
Üç dört saat süren, yavaş, sürekli ve ciddi bir tehlikeyle karşılaşmadığım bir tırmanıştan sonra kendimi bir yaylada, geçidin zirvesi olarak işaret edebileceğimiz buzula yakın bir yerde buldum. Onun üstünde bir dizi sarp uçurum yükseliyordu.
Yalnızlık dayanabileceğimden daha büyüktü; ustamın otlağının tepesindeki dağ bile bu kasvetli, can sıkıcı yere kıyasla daha hareketli bir alandı. Üstelik hava ağır ve karanlıktı ki bu da yalnızlığımı daha dayanılmaz hâle getiriyordu. Her yer öylesine kar ve buz kaplıydı ki bunlarla kaplanmamış tek şey kapkara bir kasvetti.
Her an kendi kimliğime dair içimde, çalılarda kaybolan kişilerin hissettiği umutsuzluk belirtisine benzer korkunç bir şüphe büyüdüğünü hissediyordum; geçmiş ve şimdiki varlığımın devamlılığına dair bir şüphe. Bu duyguya karşı şimdiye kadar savaştım ve onu yendim; ama bu gergin sessizlik ve bu vahşi doğanın kasveti artık fazlaydı; kendimi toplamak için gücümün azaldığını hissediyordum.
Kısa bir süre dinlendim ve sonra buzulun alçak ucuna ulaşıncaya kadar sert zeminde ilerledim. Derken doğudan küçük bir göle inen başka bir buzul gördüm. Zeminin daha elverişli olduğu gölün batı kıyısı boyunca geçtim ve yarı yola geldiğimde karşı dağlardan görmüş olduğum ovaları görebilmeyi umdum; fakat sadece dağın o yanı zirveye kadar bulutlarla kaplandığı için bir şey göremedim.
Derken kendimi birkaç metre önümü bile görmemi engelleyen soğuk, ince bir buharla örtülmüş olarak buldum. Sonra da içinde yarı yarıya kaybolmuş keçi izlerini -ve görünüşe göre bir yerde de onları bir köpek izlemişti- net olarak görebildiğim geniş bir kar birikintisine geldim. Çobanlar diyarına mı gelmiştim? Karla kaplı olmayan yerler zayıf ve taşlıydı. Öyle az yeşillik vardı ki ne bir patika ne de koyun izi göremedim. Yerlilerle karşılaşırsam bana nasıl davranacaklarını düşündükçe tedirgin olmaktan kendimi alamadım.
Önümde beliren bulutlardan daha koyu objeler gördüğümü düşlemeye başladığımda bunu düşünüyordum ve siste dikkatli bir şekilde ilerliyordum. Birkaç adım ilerledim ve önümdeki bulut sisinin içinde gri, benden metrelerce yüksek olan, dikili hâlde korkunç büyük şekillerden oluşan daireyi gördüğümde beni tarifsiz bir korku aldı ve titremeye başladım.
Bir süre sonra kendimi hasta ve çok üşümüş hâlde yerde otururken buldum. Sanırım bayılmıştım. Karanlığın arasında belli belirsiz duran ama tartışmasız insan şeklinde olan figürler vardı.
Aklıma aniden bir şey geldi. Buraları ilk gördüğümde aklım bulanmasaydı ya da bulut onları benden saklamasaydı bu şey kesinlikle aklıma gelirdi; yani demek istediğim bunlar yaşayan şeyler değillerdi, sadece heykellerdi. İçimden elliye kadar sayamaya ve o zamana kadar hiç hareket görmezsem onların heykel olduklarına inanmaya karar verdim. Saymayı bitirip hiç hareket göremediğimde çok mutlu olmuştum. Bir daha saydım; yine hiçkıpırtı yoktu.
Ürkekçe ileri doğru ilerledim ve bir an tahminimin doğru olduğunu gördüm. Chowbok’un benim onu yün ambarında sorguladığım günkü gibi oturan ve yüzlerinde aynı hain ifade olan kaba ve barbar figürlerin olduğu bir tür taş çembere gelmiştim.
Hepsi oturuyordu. İki tanesi de düşmüştü. Barbardılar. Mısırlı, Asurlu, Japon barbarlardan farklıydılar ama bir yandan hepsine de benziyorlardı. İlk çağlardaki normal insan boyutlarından altı yedi kat büyük, yıpranmış ve yosun kaplıydılar. On taneydiler. Başları ve diğer yerleri karla kaplanmıştı.
Her heykel dört ya da beş devasa bloktan yapılmıştı ama bunların nasıl dikildiğini ve bir araya getirildiğini ancak bunu yapan söyleyebilirdi. Herpsi birbirinden korkunçtu. Biri büyük acı ve umutsuzluktaymış gibi öfkeliydi; diğeri açlıktan zayıf ve bitap düşmüşe benziyordu; bir diğeri hem vahşi hem aptal görünüyordu ve yüzündeki o aptal gülümseme görülebiliyordu. Düşenlerden biri buydu ve bu düşüş çok gülünçtü. Hepsinin de ağzı az ya da çok açıktı, onlara arkadan baktığımda kafalarının oyulmuş olduğunu gördüm.
Hastaydım ve soğuktan titriyordum. Yalnızlık zaten sinirimi bozmuştu ve böylesi korkunç bir vahşi doğada ve hazırlıksız olarak böyle zalim bir topluluğa gelmiş olmaya hiç hazır değildim. Ustamın merkezine dönmek için dünyada sahip olduğum her şeyi verebilirdim ama bu imkânsızdı. Kafam bozuluyordu ve geriye asla canlı dönemeyeceğimden emindim.
Derken şiddetli ve uğultulu bir rüzgâr esti ve aynı anda heykellerden biri inledi. Korkuyla yumruklarımı sıktım. Kendimi kapana kısılmış bir sıçan gibi hissettim. Rüzgârın şiddeti arttı ve birkaç heykelden gelen ve koroya dönüşen inlemeler de keskinleşmeye başladı.
O anda ne olduğunu anladım; ses o kadar dünya dışıydı ki beni hiç rahatlatmadı diyebilirim. Şeytanın insan dışı varlıkların kalplerine heykelleri tasarlamak için koyduğu şey, kafalarını bir çeşit org borusuna dönüştürmüştü, böylece ağızları rüzgârı yakalıyor ve rüzgâr eserken korkunç bir ses çıkarıyordu.
İnsan ne kadar cesur olursa olsun bu yerde, o ağızlardan çıkan böylesi bir konsere tahammül edemezdi. Sise doğru kaçarken onları gözden kaybedinceye ve kafamı döndürdüğümde arkamdan gelen rüzgâr hayaletleri dışında bir şey görmeyinceye kadar ağzıma gelen her türlü hakareti sıraladım. Hayalet şarkılarını duydum ve sanki biri arkamdan gelip beni yakalayıp boğacakmış gibi hissettim.
Şimdi, İngiltere’ye döndüğümde arkadaşlarımdan birinin orgla bana Erewhon’lu heykelleri hatırlatan, bu heykellerden bazı notalar çaldığını duydum. (Şu an girmekte olduğum ülkenin adı Erewhon’du.) Arkadaşım, Handel’in Litolf tarafından yayınlanan klavsen derlemelerini çalmaya başladığında o anlar net bir şekilde aklıma geldi.
О проекте
О подписке
Другие проекты
