Akşam olunca Arap halayık – ki ismi Taravet – kendisinin yattığı, mutfağın üstündeki odaya gayet ince bir şilte, sert bir yastık, kirli bir yorgan koydu. Sabahtan beri yürümekten yorgun düşen bu esir, yatağın içine girdi. Evin yukarı kattaki penceresinden bahçedeki nar ağacının dallarına vuran bir şamdanın hafif ışığına gözlerini dikerek, yaratılışın sırlarının anlaşılmaz bin hissine uyarak, “Gece!” dedi. Yorganı başına çekti. Sessiz, derin, masum bir uykuya daldı.
Sabahleyin erkenden gözlerini açtığı zaman, karşısındaki nar ağacında bir kuş ötüyordu. Bir kuşun ötüşüyle bir çocuğun ruhu arasında bir bağ vardır. Yatağından kalktı, başını pencereye dayayarak kuşu seyretmeye başladı. Bu kuş, doğmakta olan güneşin aydınlığına karşı kanatlarını sallayarak uçtukça göğsünde, şafaktan topladığı kırmızı, mavi birtakım renkleri dalgalandırıyor; ağaca konduğu zaman yeni açılmış bir çiçeğe benziyordu. Bu seyre o kadar dalmıştı ki içinde bulunduğu tutkulu hayranlıktan onu, Taravet’in, “Gel yatağını kaldır!” diye bağırarak azarlaması uyandırdı. Taravet, eline bir süpürge vererek süpüreceği odaları, yapacağı hizmetleri; yukarıya, mutfağa taşıyacağı suları gösterdi.
İsmini, Dilber koymuşlardı; çünkü hanım,onu bu isimle çağırmaya başlamıştı. Zavallı Dilber sabahları erken kalkar, incecik şiltesini bin belayla kaldırır; odaları süpürür, kovaların içine birer parça su koyarak yukarı çıkarırdı.
Bir sabah yukarıyı süpürürken Atiye Hanım’ın oynadığını görünce süpürgesini olduğu gibi yere bırakarak yanına gidip oturdu. Oyuncağa şaşkınlıkla bakarken hanımın o korkunç sesiyle “Dilber!” diye bağırdığını işiterek bulunduğu yerde kaldı. Hanım, içeriye girip bu halayık parçasının kızıyla oynamak istediğini görünce Dilber’in kulağından tutarak onu, süpürgeyi bıraktığı yere getirdi.
“Sen işini bırakıp ne oynuyorsun?” diye bir tokat vurdu. Zavallı çocuk! Ağlamaya bile cesaret edemeyerek hizmetini görmeye başladı.
Her sabah hizmetini bin zahmetle görür, küçük bir kusur etse hanımdan, Taravet’ten tokat yerdi. Evdeki görevlerini yerine getirdikten sonra Atiye Hanım’la mektebe gider, akşamları çantaları elinde,dönerdi.
Aradan haftalar, aylar geçmeye başlayınca dil öğrenmekte çocuklara özgü olağanüstü bir kolaylıkla Türkçeyi oldukça iyi konuşmaya ve anlamaya başladı; fakat sabahları gücünün yetmediği hizmetleri görmekten; bir parça eğlenecek, gülecek olsa yediği dayaklardan dolayı bu yaşta olanlara göre bir mutluluk dönemi olan hayatın ona pek zor, pek acı görünmeye başladığı; sarkmış yanaklarından, büsbütün kesilmiş gözlerinden anlaşılıyordu. Önceleri, Atiye Hanım kendisiyle oynamak istiyorduysa da annesinin, Taravet’in davranışlarını gördüğünden şimdi, ne zaman yanına gelse, “Pis halayık, hadi aşağıya!” diye onu kovuyordu.
Keder ve acıyla geçen bu hüzünlü hayatı içinde en büyük isteği mektebe gitmekti. Orada ihtiyacı olan özgürlük ve sevgiyle diğer çocuklarla konuşabiliyor; kimse,bu küçük varlığın insanlık onurunu “Pis halayık!” diye hor görerek ayaklar altına almıyor ve içinde bulunduğu ümitsizlik ve acıyla derslerine olağanüstü gayret ettiğinden hocasından ara sıra da aferin alıyordu.
Bütün bunlar kırık kalbine teselli verdiği gibi Latife Hanım adında bir de dost ve dert ortağı bulmuştu ki bu iki sırdaş ruh, birbiriyle olan gizli bağlantıdan faydalanarak büyük bir özlemle baş başa vererek konuşurlardı. Bir gün Latife, ona:
“Sen kimin halayığısın?” dedi.
“Hanımın.”
“Hangi hanımın?”
(Atiye Hanım’ı göstererek): “Bunun annesinin.”
“Senin oyuncakların var mı?”
“Hayır. Ben esirim…”
“Ben sana bir tane vereyim.”
Bu kısacık konuşmanın ardından çantasından bir bebek çıkararak Dilber’e verince, hayatını kucaklayan bahtiyarlar gibi büyük bir sevinçle bebeği alıp, yattığı odadaki dolaba saklamış ve merhametsiz Sudanlı görüp de bütün ümit ve isteklerinin toplandığı bu geleceğinin sembolünü kırmasın diye birisi odaya girdikçe: “Benim dolapta bir şeyim yok ki!” demeyi alışkanlık edinmişti.
Latife, ara sıra kendisine şeker, meyve gibi çocukların hoşuna giden şeyleri verdikçe bu hediyeleri nereye koyacağını şaşırır, sonra kimse görmesin diye cüzünü13 koyduğu bohçasına şekerleri gizlerdi; fakat bir defasında, şeker alırken Atiye Hanım gördü ve eve döndüklerinde annesine söyledi. Bir zamandan beri kocasının işlerinde görülen başarısızlık ve ev idaresindeki zorluklar, zaten sinirli olan mizacına günlerce devam eden bir neşesizlik getirdiğinden, o kadar sevdiği kızının terbiye eksikliğinden kaynaklanan çocukça bir gururla ettiği şikâyet üzerine: “Buraya gel pis Çerkes, buraya gel murdar dilenci!” diye Dilber’i odasına çağırdı.
Çocuk, odaya girdiği zaman o rastıklı kaşlarının altındaki sönük; beyazı, siyahından büyük gözlerini açarak, “Yanıma gel!” dedikçe Dilber, çocuklardan başka kimsenin anlayamayacağı bir korku ve dehşetle titreyerek olduğu yerde kaldı; hanım, ayağa kalktı. Dilber’i kolundan çekip taş yüreklilikle ona bir iki vurarak, “Şimdi dilenciliği öğrendin mi?” diye sorarak, bohçanın içinde ne kadar şeker, meyve varsa pencereden aşağıya attı. Yok edici kadın! Dilber’in bütün varlığını, çocuğun bütün hazinesini, acımadan böyle yok etti.
Bu davranış, geçirdiği üzüntülü hayatın etkisindeki durgun tavrını, zaten kolaylıkla yaralanmayan masum yaradılışını derin bir şekilde bozduysa da yaşına göre şaşkınlık verici bir dayanıklılıkla ağlamamak için sürekli bir gayret göstererek, kapıdan çıkmak üzereyken düşünceli gözlerinde elinde olmadan bir iki damla gözyaşı belirdi. Taravet de aşağıdan bu zavallı Kafkasyalıya: “Pis Çerkes, dilenci kız. Gel, mutfağa su getir!” diye bağırdı.
Gayet etkili bir şekilde esen kuzey rüzgârının ufuklardan getirdiği yoğun siyah buluttan damlayan soğuk bir yağmurun altında, bahçedeki kuyudan su taşır, kovaların sarsıntısından dolayı su damlaları üzerine döküldükçe soğuğu ta yüreğinde, içinde hissederdi. Kovaları koyduktan sonra mutfaktan artık dışarı çıkmaya cesareti, su taşımaya gücü kalmamıştı. Taravet, bir taraftan yemek pişirir, diğer taraftan, “Hadi su getir tembel. Sonra akşam yemek pişmez”, derdi. Çocuk, olduğu yerden kımıldamayarak, “Artık su getiremem,” dedi. Taravet, ağacın aşağısından bakıp da yukarıdaki kuşları düşüren yılan gibi, beyazları kan içinde ve yalnız o gözlere özgü vahşi bir bakışla, yanan bir odunu ocaktan alıp, Dilber’e doğru yürüyünce çocuk, üzerine bir yanardağ geldiğini veya elindeki topuzuyla yanında bir zebani dolaştığını görünce merhameti en çok coşturan korkudan ve ürkmekten ortaya çıkan boyun eğen bir teslimiyetle hemen dışarı çıktı. Yanıp yakılarak tahammülünün üzerinde olan hizmetini yerine getirdi.
O akşam herkes, derin bir uykudayken asılı bir saat, mezarlıkta öten baykuş gibi gece yarısını haber verirken Dilber, yatağından kalktı. Dolabı yavaş yavaş açarak bir şey çıkardı. Sonra elini başına tutarak, bir ordu kumandanına özgü dayanıklılıkla düşünmeye başladı…
Korkunç şey! O soğuk, o karanlık gece yarılarında bu çocuk ne yapıyor?Artık kaçacak… Artık firar edecek. Çektiği acılara, dayaklara vücudu dayanamıyor. Gördüğü davranışlar, hakaretler ruhunu yaralamış. Firar edecek; fakat gecenin, devlere özgü korkunç ve yüce bir şekilde gökyüzüne yayılan siyah kanatlarının altı böyle küçük bir varlığa sığınak olamaz. Firar edecek… Kendisi tarafından da bilinmeyen bir kuvvetin yönlendirmesiyle bir şey arayacak… Kendisinin haberi olmadan ayaklarının rehberliği ve kılavuzluğuyla bir yere gidecek… Hissettiği büyük bir eksikliği tamamlamaya muhtaç olduğu bir sığınağı bulmaya gidecek… Rahat etmek, teselli bulmak, bir unutma ve terk edilme halinden kurtulmak, kısacası; şefkatli kucağında istediği gibi ağlamak için annesini bulacak…
Zavallı esir! Gururlu bir tavırla hanımın verdiği elbiseyi üstünden çıkararak dolabı yavaş yavaş açtı. Dolabın toz içindeki bir köşesine atılmış Çerkes paltosuyla kalpağını çıkardı. Giyinirken yatağın içinde uyuyan kara talihine korkulu gözlerle ikide bir bakıyordu. Odanın içindeki kandilin ümit yıldızı gibi hafif ve zayıf olan ışığı çocuğa, minderin üzerine atılmış eski bir hırkayı, yırtık bir entariyi, ağır bir uykuya dalmış Taravet’i korkunç bir şekilde gösteriyordu. Böyle bir firar için yolculuk hazırlığı gerekirdi. Mektebe giderken cüzünü koyduğu bohçasını önüne açarak içine ilk önce, Latife’den aldığı bebeğini koydu. Sonra bir elma, daha sonra yüzük olarak iki demir halkasını yerleştirdi.
İşte dünyada sahip olduğu bütün varını yoğunu bohçasına yerleştirirken sessiz sessiz sürekli ağlıyordu. Bir taraftan gözyaşı döküyor, bir taraftan bohçasını düzenlemekle uğraşıyordu. Aferin! Bu küçük Kafkasyalının acı dolu yüce kalbine ki kendi varlığından başka bir şey kabul etmeyerek ve bohçasını koltuğunun altına alarak odanın kapısından dışarı çıktı. Karanlıkta elleriyle merdivenleri yoklayarak aşağıya indi. Sokak kapısına yaklaşıp da kapının demirli olduğunu görünce yoluna çıkan bu demirden engelin, bu tahammülü aşan engelin karşısında tam bir ümitsizlikle donakaldı. Istırap ve ümitsizliğin tahrik ettiği sinirleri yüzünden iki misli artan kuvvetiyle bir iskemlenin üzerine çıkarak demiri yukarı doğru itti. Mümkün değil! Kızgınlık ve ümitsizlikle titremeye başlayan elleriyle bir kere daha denedi. Mümkün değil! Demir, hanımıyla Taravet’in kalbi gibi hissiz duruyordu. Ümitsizliğin verdiği olanca kuvvetiyle bir kere daha itince demir, yerinden kımıldadı. İskemlenin üzerine ara sıra oturup, nefes alarak işine devam etti. Yarım saatlik bir çalışma sonrasında engelleri kaldıran kapı açıldı. Kapıyı tekrar kapatmayı düşünmeden kendini sokağın ortasında buldu.
Gece, bütün sessizlik ve karanlığıyla ortalığı sarmıştı. Ne gökte bir yıldızın ne yerde bir kandilin ışığının göründüğü bu koca gecenin içinde hiçbir ses işitilmiyor; sadece uzaktan uzağa havlayan köpeklerin sesleriyle, ara sıra şiddetli bir şekilde esen soğuk, etkili bir rüzgârın eski Bizans harabelerinden çıkardığı korkunç yankılar, korkan kulaklarına ulaşıyordu. Korkusundan önüne bakarak ve adımlarını sık sık atarak mahalleyi geçti. Bir tarafında yangın harabesine rastlayınca oradaki bir evin kapısının önünde birdenbire durdu. Yaşamak için yumuşak huyluluğa, okşanmaya ve korumaya muhtaç olan bu varlığın küçücük kalbi, o büyük gecenin korkunç sessizliğiyle harabelerden çıkan müthiş seslerden ve kuzeyin buzlu dağlarından dökülüp gelen o etkili rüzgâr, en ince sinirlerine kadar yayılarak bütün vücudunu titretmeye başladığı zaman, Taravet’in zulüm ve eziyetinin hatırası canlandı. Soğuğun etkisi ve korkunun şiddetiyle özgürlüğünü ve rahatlığını kaybettiği, kalbine ve zihnine hücum ederek hayalindeki dehşet ve korkunun da kuvvetiyle özgürlük ve baskı bütün gücüyle etkisini göstermeye başlayınca da bulunduğu yere birdenbire oturdu.
Yorgun olan gözleri varlıkları rüya gibi gördüğü zaman ta karşıda, siyah bir kadifeyle örtülü gibi görünen karanlık gökyüzünün ufuklara yakın bir köşesinde, sise benzer bir ışık ortaya çıktı. Bu ışığın ortaya çıktığı gökyüzüne daha dikkatli bakınca o ışığın içinde anneciğinin gülümseyen yüzünü gördü. İşte orada… Kendisine gülüyor! Sözlerini işitecek. Ah, üzerine doğru geliyor. Gücünün erişemediği şeyleri taşımaktan iskelete dönmüş kollarını anneciğini kucaklamak için gökyüzünün o tarafına doğru uzatarak, “Aman, imdadıma yetiş!” dedi, sonra şiddetli bir feryatla arka üstü düştü, bayıldı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
